Aysel Tuğluk’un Yasemin Çongar’a Açık Mektubu

Ne zamana kadar sürer, yasal prosedürü nedir bilmiyorum ama, Taraf yazarlari, tweet atip, 'bugunkü yazimi okuyun' dedikce herkesin tikladigi bir yerel haber sitesi var ki, öyle böyle degil, neredeyse Taraf'in ünlü yazarlarinin hepsinin arsivi var.

duzceyerelhaber.com dan bahsediyorum.

Ben de zaman zaman Murat Belge, Alper Görmüs, Ayse Hür, E. Uslu ve M. Baransu'nun yazilarina bakmak icin ugruyorum da,  nedense Taraf bedava ikenden beri okumaya alismadigim Yasemin Congar yazilarina hic bakmamistim.

Abdullah Öcalan'in avukati ve BDP Bagimsiz Milletvekili Aysel Tugluk,  kendisine hitaben(Taraf'in yöneticisi de oldugu icin) bir mektup yazinca, dönüp birkacini okudum.(Asagida linkledim)

Okumak isteyenler icin Aysel Tugluk'un mektubu ve Yasemin Congar cevabi:
(Bazi paragraflari renklendirdim ve kalinlastirdim)

***

‘Savaş zamanı, hakikât o kadar kıymetlidir ki, yalanlardan bir duvarla korunur.” Winston Churchill.

Yasemin Hanım;

“Savaşı kim başlattıysa o durdursun” kolaycılığı etrafında devam edegelen “Çözüm”tartışmaları, kısa yoldan “elbette Kandil (Kürtler) başlattı” ezberi ve hemfikirliğine vardırılıyor. Haliyle Kürt siyasetiyle ilgili herkes ve her kurum hem zan hem sorumluluk altına alınıyor. Hatta“bedel ödeyecekler” düsturuyla demokratik Kürt siyasetine dönük tehdit ve dayatma karışımı bir tutumla çağrı bile yapılıyor: “Tarafınızı seçin!”

Siyaset ve medyanın iktidarcı işbirliğiyle çok tehlikeli, çok riskli bir gündem kurgulanıyor: “Bizimle birlikte yaşamak istiyor musunuz, istemiyor musunuz?..”

Yazık ki “az daha barışıyorduk ama Kürtler yine oyun bozanlık yaptı” mottosuna dramatik biçimde kendini inandırmaya çalışan basın ehli az değil. Bu propagandif söyleme dünden razı bazı iktidar sevicileri de “evet ama yetmez” hevesiyle Kürtlerin artık “mağdur ve mazlum” olmadığını dillendiriyorlar. Daha geçenlerde Kürtçe şarkı söylemek tahrik indirimi sayılmışken…
İktidar aşkı, her gün biraz daha vicdanı öldürür. Sağ-muhafazakâr basını (yandaş diyorlar) artık okumuyorum. Onurunu koruma çabası içinde olan Kürtlere de okumamalarını salık veriyorum. Birkaç istisna dışında büyük çoğunluğu ‘yeni konsept’in bir parçasına dönüşmüşler. Geçmişte askerî vesayet baskısı altında böyle davranılırdı. Şimdilerde o vesayetle çarpışmış ve hegemonlaşmış iktidar gücüne gönüllüce kalemşorluk yapılıyor! Onlar tarafını seçmiş bizi de çağırıyorlar!..

Yasemin Hanım;

Gazetenizi her gün okuyorum. Özellikle de köşe yazılarınızı. Emre Uslu ve hatta Melih Altınok’u da!

Söyleyecek sözüm çok kendilerine ama bu mektubun konusu ve kapsamı buna müsait değil. Zaten yazılarımda Diyarbakırlıların deyişiyle “çaxtırmadan” göndermelerde bulunuyorum.

Hem siz hem diğer arkadaşlar son dönemde Kürt siyaseti ve hareketine dönük yoğunca eleştiriler yapıyorsunuz. “Niye?” diye sormayacağım elbette. Tümüyle haksızlık yapıyorsunuz da diyemem. Ancak şunu sorabilirim: Sizler de mi “barışı Kürtler istemedi” savına inanıyorsunuz? Zira tüm eleştirilerinizin odağında (önceliğinde) sürekli olarak Kürt siyaseti ve Kürt hareketi var. Bizler de olan-biteni anlamaya çalışıyoruz ama bir önyargı üzerinden değil. Propagandif değeri hayli yüksek ve etkili“tam barışıyorduk ki Kürtler yine savaşa başladı” iddiası aslında “yeni strateji”nin giriş cümlesidir. Kutsal metinlerin ilk sözlerine ne kadar da benziyor değil mi?

“… Ve her şey böyle başladı!”
Şimdilerde yeni dogmamız bu maalesef.

Eleştirilerinize yanıt vermeyeceğim. Bunun için yazmıyorum zaten. Lakin eleştiri yapma tarzınıza ilişkin birkaç söz söyleme zorunda hissediyorum kendimi. Böylece sizlerin de Kürt siyasetini daha iyi anlamaya yardımcı olmuş sayılırım belki. Nabi Hocam’ı, Roni Margulies ve Alper Görmüş’ü bahsedeceğim tarzın dışında tuttuğumu da ifade etmeliyim.

Özellikle seçimden sonra dozajını biraz daha yükselttiniz eleştirilerin yukarıda bahsettiğim “savaşı Kürtler başlattı” ön kabulüne dayandırmanız hem aydın hem gazeteci kimliğinizle çelişir. Sizin esas sorumluluğunuz sorgulamak olmalı. Gücü, iktidarı, devleti, devletlileri “olağan şüpheli” olmaktan çıkarırsanız adaletin, özgürlüğün, demokrasinin ve de barışın itham edilmesine yol açarsınız. Bir önyargıdan kurtulup başka bir önyargı edinin demiyorum asla. Ancak Kürt meselesi olanca çözümsüzlüğüyle ortada duruyorken, çözüm imkânına rağmen, buna meyletmeyen devleti ve iktidarı-ki birincil derecede sorumludur görmezden gelemezsiniz.

“Çok şımardılar (aslında azdılar), hak ediyorlar, samimi değiller, mazlum değiller, mağdur hiç değiller” gibi kıyıcı bir dil ile muktedirlerin şu an kullandıkları dil arasında nasıl bir fark vardır? Fazladan ne talep ettik? 3500 tutuklamayı hak edecek ne yaptık? (ki yazıyı yazdığım şu sıralarda bile operasyonların devam ettiğini hatırlatayım.) Hangi hak ve hukuka kavuştukta mazlum-mağdur olmaktan çıktık?

Kürt meselesinde olup- bitenler, şu son yaşananlar-tartışmalar sizlerin anlattığı, kurgulandığı kadar siyah beyaz değil inanın. Gerçeğin bir yüzü, bir yönü olabilir sadece. “Görüştüler, konuştular, anlaştılar ama kandilin şahinleri süreci sabote etti” demek meseleye ciddi bir hakimiyetsizliği ifade eder.Bu anlatım hiçbir şey ifade etmez. “Resmî görüş” dışında bir anlam taşımaz.

Keşke her şey bu kadar basit ve düz olsaydı. Hakeza refleksleriniz -niyetten bağımsız olarak- devleti (ya da siyasi iktidarı- ben ayırmıyorum) koruma kollamaya dönük gelişiyor. Her olayda, her durumda olağan şüpheli Kürt siyaseti! Hani sizleri okurken adaletin gölgelendiği hissine kapılıyorum. “Devleti ha akladılar ha aklayacaklar” algısı yaratıyorsunuz. Bırakınız niyeti varsa devlet kendini aklasın. Geçmişini yargılasın ve gelecek tasarımını açıklayarak huzura çıksın.
90 yıldır halkların nefesini kesen bir devletten söz ediyoruz Yasemin Hanım!

Yazılarınızın barındırdığı imalar, anlamalar, yargılar ve tespitler “gerçek” denen olgunun karşısında sahiden çok spekülatif duruyorlar. Özerkliği silah zoruyla ilan etmemizden, silahla koruyacağımıza; hava operasyonlarında katledilen yedi sivilin aslında bombardımanda katledilmediğine; Öcalan’ın ev hapsi konusunda bir anlaşmaya varıldığından tutalım da ayrılık-karşıtlık teorilerine kadar geniş bir skalada uzayıp giden tartışmaların “gerçek” olanla, gerçekleşenle alakası nedir sahiden ?

Uzatmayayım, değerlendirmelerinizde (analiz ve kurgularınızda) ciddi boşluklar var ve bu boşluklar ortaya başka bir “gerçek” çıkarıyor. Bu boşluklar doldurulmayınca sonuç “Kürt hareketi barışı istemedi, savaşı başlattı ve AKP düşmanlığı üzerinden bunu sürdürüyor”a dönüşüyor. Basit ve net! Tabii ortaya çıkan ses kaydı da (MİT-PKK) tüm bunları teyit eden bir materyal oluyor, birçok veri sunuyor!

Keşke süreç bu denli mekanik, kesintisiz, birbirini tamamlayan biçimde gelişseydi ve bir anlayışauzlaşıya varılabilseydi. Karmaşık, zorlayıcı, dalgalı ve gel-gitlerle dolu bir karakter her zaman baskındı. Bütün topluma sunulduğu gibi “müzakere” kapsamı ve uzlaşı havasında gerçekleşmedi. Dolayısıyla hiç olmayan uzlaşıyı-anlaşmayı bozan da yok!

Yasemin Hanım;

Barış ve çözüm çabalarına saygı duyarak, görüşmelerin de mahremiyetine sadık kalarak kendi yaklaşımlarımı ve argümanlarımı izah etmeye çalışacağım.

2006’dan bu yana başlatılan ve birkaç kez kesintiye uğramasına rağmen 2011 Temmuz’una kadar devam eden görüşme süreci hem aktörleriyle hem de niteliğiyle kimi değişimlere de uğramıştır. Bazı dostların aracılık etmesiyle, Türkiye’de DTP üzerinden başlayan bu süreç zamanla Kürt hareketinin temsilcileriyle ve en nihayetinde İmralı ile muhatap olunmasıyla doğru bir seyir izlemiştir. Türkiye, Avrupa,Güney alanı ve İmralı ile sürdürülen bu görüşmeleri bilinen ekip ve genelde aynı perspektifle gerçekleştiriliştir. Burada önemli dönemeç 2010 Temmuz tarihiyle birlikte görüşme heyetine, siyasi iradenin temsilcisinin de katılımıdır. Eğer nitelikli görüşmeden bahsedilecekse bunun miladı söz konusu tarihtir. Diğer görüşmeler (Türkiye, Avrupa, Güney) ya tamamlayan ya da paralel ve yan görüşmeler biçiminde ele alınmıştır.

Bunlar az-çok ilgili olanların bildiği hususlardır. Görüntü herkesi yanıltabilir. Sistematik -kapsamlı- çok yönlü bir görüşme manzarası hâkim çünkü. Oysa arka planda, işin derinliğinde olup-bitenler bu tablodan farklıdır. Hem eş başkanlık sıfatım hem de İmralı’ya gidip-gelme imkânı vesilesiyle son beş yıllık sürecin özü hakkında bilgi sahibiyim.

Çokça tartışılan “Oslo görüşmesi”ni de biliyorduk.

Arada gidip-gelen mektupları da okuma şansına sahip olmuştuk. Taraflarca gerektiği kadar bilgilendiriliyorduk ayrıca! 

Ki, tüm bu süreçlerin kimi tutanak ve raporları da halen mevcuttur.

Görüntü itibarıyla görüşmeler her alanda sürüyor, ilerleme kaydediliyor, mesafeler alınıyor ve hatta uzlaşmaya varılıyor!.. Yanıltıcı olan da bu zaten. Dışarıdan böyle göründüğü kesin. Tabanımız-kadrolarımız bile bu yanılgıyı yaşadılar. Ama içeriden böyle görünmediği de kesindir.

Bizlerin temel-esas argümanlarından biri şu: Son beş yıllık görüşmelerin tümü tartışma, birbirini tanıma, anlama, ölçme-biçme şeklinde gelişti. Bu yanlış da değil. Ancak, ne zaman ki bu süreç tamamlandı ve iş pratik adım atma, çözüm zeminini güçlendirecek düzenlemelere geçme safhasına geldi, işte kriz ve tıkanma tam da bu safhada baş gösterdi. Aşılamayınca da süreç koptu, çatışmalar başladı. Bu süreç içinde bırakınız çözüm zemini adına adım atmayı, aksine ortamı ve görüşmeleri zorlayan uygulamalara da girişildi. Takvimi göz önünde bulundurarak hatırlatmakta fayda var. Ateşkesten bir gün sonra başlatılan KCK operasyonları, Habur dönüşü sonrası kapatılan parti, bitirilemeyen askerî operasyonlar, Başbakan’ın DTP ve sonrasında BDP’ye yönelik tutumu, üslubu, dayatmaları vs. vs. Tüm bunlar devletin görüşme amacına bağlı olarak strateji dahilinde geliştirilen taktik hamlelerdi.

Heyetin iyi niyetini, çabasını, hakkını teslim ederek söylemeliyim. Ne her şey “çözüm” adına yapıldı ne de süreç ortaklaştırılabildi. Usulden esasa, yöntemden amaca, biçimden içeriğe, taktikten stratejiye varıncaya kadar ortada ciddi ve giderilemeyen farklartutumlar mevcuttu. Rezervler, ön şartlar, barajlar başından sonuna kadar muhafaza edildi. Heyetin inisiyatifi sınırlıydı. Verilen görev kapsamında kaldılar ve “eylemsizlik ile geri çekilmeyi” hiçbir şart kabul etmeden ısrarla talep ettiler. Esas gündem buydu. Kırılma nedeni de yine bu dayatma oldu. Devam ediyorum…

2006 yılından 2011 ortalarına kadar beş yılı aşkın bir süreden bahsediyorum

Yasemin Hanım!

Bu sürecin muhasebesi-analizi doğru yapılmalıdır. Yüzeysel ve teknik bakılarak hemencecik özveriyi gerçekten göstermiş olan Kürt siyaseti mahkûm edilemez, edilmemelidir. Sormak ve öğrenmek gerekiyor: Süreçler neden kesintiye uğradı? Bu kesinti dönemlerinde kaç insanımız öldü-öldürüldü? KCK operasyonlarının amacı neydi, neden yapıldı, neden sürece dayatıldı? Öcalan’ın yol haritasıyla bir bağlantısı var mı? Hangi adım atıldı, hangi sözler verildi de yerine getirilmedi? Öcalan’ın koşullarında ne gibi iyileştirmeler yapılacağı söylendi, niye yapılmadı? Habur süreciyle ilgisi nedir? Bu süreç nasıl geliştirildi? Çökmekte olan aynı süreci birlikte kurtarmak için hangi canhıraş çabalar gösterildi? Bu çabalara rağmen fatura kimlere kesildi,kimler cezalandırıldı?..
Ve esas soru: Tüm bunlar neden yapıldı? Hangi dayatma için?

Ha, birde yol haritası var. “Müzakere edelim” yol haritasının neredeyse iki yıllık bir gecikmeyle 2011 Mart ayında verildiğini de söylemeliyim. “Açılım” siyasetinin geliştirildiği zamanlardır! Önemlidir, zira iki tarafında katılım gösterdiği bu süre, aslında yol haritasının gizlenmesiyle ayrı ayrı, hatta tek taraflı işletilmek istendi. Ama bizler bilmesek de yol haritasını bilen, hazırlayan Öcalan ile görüşülüyordu!

Tüm bunların atlanarak, boşluklar bırakılarak sürecin basit ve şeklen değerlendirilmesi hepimizi yanıltır. Ortaya sadece bir görüntü çıkarır ama gerçeği gizler!

Heyetin yeteneğini, meseleye hâkimiyetini, çabasını yeniden vurgulayarak belirtmeliyim ki, görüşmeler oluyordu, doğru. Tartışmalar yapılıyordu, doğru. Genel perspektif-anlayış düzeyinde (inkârasimilasyon- demokratik çözüm) mutabık da kalınıyordu, bu da doğru. Ancak esas olarak işleyen/işletilen iki ayrı süreç vardı.

Öcalan ve Kürt siyaseti, yol haritasını (daha sonra revize edilerek hazırlanan protokolleri) esas alarak sürece katılıyordu. Devlet ve iktidar ise “açılım” denen alternatif muammayla kendi sürecini işletiyor ve MGK’da kararlaştırılan yaklaşımını da bu eksende dayatıyordu. 2010 yılının Temmuz ayına kadar böylesine ayrı, farklı, çatışmalı ve karşılıklı taktik hamlelerle yıpratıcı bir süreç yaşandı. Bu tarihten sonra hem görüşmelerin niteliği yükseltildi hem de taraflar mevcut pozisyonlarını gözden geçirdiler. Söz konusu protokoller bu süreçten sonra hazırlandı ve tartışmaya açıldı. Bilinen klişe ifadeyle, taraflar bir adım geri attılar denilebilir (en azından teknik olarak böyle.) İlkesel-stratejik tutumlar muhafaza edildi. Kolaylaştırıcı pozisyona geçtiler de diyebiliriz.

Dikkat edin, Öcalan’ın “Devlet- Hükümet” ayırımını en çok kullandığı söylemler bu dönemdedir. Zira, görüşmelerde heyetin makul bulduğu, ortaklaşılan kimi hususları siyasi irade devreye girerek reddediyordu. Ne farklı bir öneri, ne farklı bir düşünce geliştiriliyordu. Ön şart “eylemsizlik ve hemen geri çekilme” olarak Öcalan’a ısrarla dayatılıyordu. Bundan bir milim dahi sapılmadı. Ne inşa edilmiş bir güven ne de bir güvence söz konusuydu. Başbakan “hükümet olarak biz pazarlık yapmayız” cümlesini bu sebeple sık sık kullanıyor. Bizlerin de sürekli olarak “iyi niyet anlamına gelecek pratik adımları atın, bu süreci ilerletir” dememizin sebebi de buydu. Bazı pratik adımlar atılsaydı, şahsi iddiama odur ki, geri çekilme gündeme gelebilecekti. Öcalan bunu sağlayabilirdi. Ama yapılmadı. Öcalan’ın “bana boş havuzda yüz diyorlar” isyanını burada yeniden okumakta fayda vardır.
Her fırsat bulduğumuzda her platformda söylüyoruz: “Bu kadar muktedir olan, devlet ile özdeşleşmiş, devlet kurumlarını siyasi çözüme ikna ettiğini söyleyen bir hükümet neden tek bir iyi niyet göstermez, tek bir pratik adım dahi atmaz?”

Yanıtı yine devlet paradigmasında aramak gerekiyor. “Pazarlık yok! Silahı bırakıp geleceksiniz,devlet sonra gereğini yapar.”

Kürtler bu kadar badireden sonra bunu yaparlar mı sizce? Yapmıyorlar zaten. Onurlu barış, adil çözüm, demokratik uzlaşı kavramalarını bu kadar sıklıkla kullanmamızın hikmet-i sebebi budur.

Kanımca basının, aydınların, sivil toplumun yapması gereken tarafları protokolleri açıklamaya zorlamaktır. Öcalan, defalarca “protokollerin eksiği varsa giderelim, fazlası varsa birlikte çıkaralım” dedi. Ama devlet “pazarlık yok” kibri ve kompleksinden bir türlü kurtulamadı. Siyasi iktidarın yönetmeilişkilenme tarzı “gücümü kabul edin, verdiğimle yetinin” tarzıdır ne yazık ki…

Bu tarzın cumhuriyet tarihi boyunca yapılanlardan ayırt edici bir yönü vardır: “AKP, Kürtleri öldürüp intihar süsü vermeye çalışıyor!” İttihat ve Terakki zihniyeti bile bunu düşünemedi Yasemin Hanım!

Geride otuz bin ölü bırakmış Kürtler, halen anayasada yer bulamamış, anadilinde şarkılar söylüyor diye yuhalanan, özgür iradesiyle siyaset yapıyor diye tutuklanan bir halktır. Önder diye kabul ettikleri şahsiyet o koşullarda iken ve daha pek çok haklımeşru talep ve sebep dolayısıyla Kürtler bu dayatmayı kabul etmezler. Ölürler de yine kabul etmezler… Çünkü bilirler ki “kötü bir barış, savaştan daha berbattır.”*

Uzattım galiba. Söylenecek – tartışılacak çok şey var aslında. Görüşmeleri, arayışları, çabaları tümden yadsımak doğru değil. Ama yeni bir yaklaşım ve yöntemle ele alınmaları muhakkak.
Buna çok ihtiyaç var. Çocuklar daha fazla ölmeden harekete geçmek gerekiyor.
Birbirimizi eleştirelim elbet. Ama anlamaya da çalışalım.
“Anlamak yaşamın başlangıcıdır.” Yaşamın başladığı yerden, yeni bir hayat kurabiliriz hep birlikte.

Unutmayın “savaşın ilk şehidi hakikattır.”**
Sitemlerimi, eleştirilerimi, üslubumu anlamanız dileğiyle… Hoşçakalın.

bknz:
Yasemin Congar yazilari:

Bilim, Aile Mahkemesine zor ödevler veriyor

Bilim ve teknolojinin gelisimine bagli olarak, aile kurumunu ilgilendiren hukuksal davalarin cesitliligi de artiyor, yani sira bir o kadar da karmasiklasiyor.


Az önce rastladigim su haberde, cevap bekleyen, bosanacak ebeveynlerinin ardindan, hastanede dondurulmus haldeki embriyolarinin akibetinin ne olacagi sorusu var ortada mesela.

Bu haberdeki ebeveynlerden ayri olarak, benzer vakalarda ne tur sorunlar yasanabilecegi ve hukuki prosedurun nasil isleyecegine dair pek cok soru daha akiyor insanin zihninden.

Ilk aklima gelenler;

*Bundan sonra, tüp bebek yapmaya karar veren ciftlerden, bebek dogana kadar bosanmayacaklarina dair noter tasdikli bir belge mi istenir?

*Baba adayi izin vermedigi takdirde, anne olmak icin israr eden kadina,  'anne olmak' hakki taninir ve embriyo rahmine yerlestirilir mi?

*Kadin istemezse, erkege, tasiyici anne bulmak kosuluyla,  'baba olmak' hakki taninir ve embriyo babaya verilir mi?

*Her ikisi de istemezse, o embriyo cöpe mi gider? Bu etik midir?

*Embriyo baska bir ciftin evlat sahibi olmasi icin, 'evlat edinme' prosedurune uygun olarak yeni bir cifte verilebilir mi?

*Hic biseyden habersiz embriyonun ve (yazili hukuktansa vicdana yüklenen) bu tür davalara bakacak hakimlerin günahi ne?

*Bilim ve teknolojideki gelismelerin, bundan sonra bize sunacagi, ne tür ilginc davalar var daha sirada acaba?

Izliyoruz bakalim..

Hoca Magazin (Son 2 gün)

Mehdimiz, muhterem Adnan Oktar hocamiz, aftan yararlanip, Mimar Sinan Universitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde kayit yenilemis ve tekrar ögrenci olmus efenim. Kendisine, ülkemizin kültür, sanat, mimari vs vs vs hayatina yapacagi muthis katkilarindan dolayi simdiden tebriklerimizi sunar, basarilar dileriz.



***

Aydin, entelektüel, pek bi yakisikli 61'lik hocamiz, Yasar Nuri ÖZTÜRK, muradina ermis ve o cok heves ettigi 25 yasindaki citir sevgiliyi nihayet bulmus (23.09.11)

Sevgilisi kumralmis, hocamiz bu kez alyans da takacakmis!
Mutluluklar dileriz! 

Bu video Adobe Flash Player'ın son sürümünü gerektirmektedir.

Adobe Flash Player'ın son sürümünü indirin.



***

Sahsina münhasir, seker mi seker hocamiz Cübbeli Ahmet hocafendi hazretleri, sagolsun, yine cennete dair bilgiler vermeye devam etmis ve biz dünyali kadinlarin, o pek bi kiskandigimiz huri kizlarini yenecegimizi mujdelemis. Mesela ben kac tanesini pataklarim diye az düsünmezdim öteden beri. Sagolsun hocam da teyid etmis, beni de vicdan azabindan kurtarivermis. Hem, basimizda komutanimiz Ayse anamiz da olacakmis. Zaten o da bizim gibi az kiskanc diilmis malum:) (23 Eylül 2011 Cuma)


Dünyadaki kadınların cennetteki hurilerden daha güzel olduğunu belirten Cübbeli: "Dünya hanımları ile cennet hurileri arasında atışmalar olacak. Dünya kadınlarının başında Ayşe Anamız bulunacak. Dünya hanımları daha üstün ve bu mücadeleden galip gelecekler."

***

Fetvalariyla meshur, Hayreddin KARAMAN hocamiz ise, yine, 'söyle söyle olabilir, söylesi olamazlarina' devam edip,  yeni bir yazi dizisine baslamis.

İslam laiklikle bağdaşmaz, laik islamî devlet olmaz, ama islâmî demokratik devlet olabilir.
demis.

Peki, bunu niye söyleme ihtiyaci hissetmis? Tabii ki, Basbakanimizin, Araplara rol model olarak sundugu, önerdigi ve kimilerince 'kúfre girdi' denilen, Laiklik tarifi yüzünden. Yazilari devam edecekmis, okumaya devam..

***

Veee, hocalarin efendisi, Muhterem Fethullah Gülen hocaefendi cephesindeki son haberlerde, kendisi tarafindan TGB'ye acilmis, 10 bin TL'lik bir tazminat davasi var.

Hocamiz, Türkiye Genclik Birligi adindaki gruba, YGS protestolarinda, kendisine hakaret ettikleri gerekcesiyle dava acmis ve o dava bu hafta baslamis.

Kazanacagin kesin ve 10 bin TL cok be hocam! Senin paraya ihtiyacin mi var? 1TL' lik manevi tazminat davasi neyine yetmiyordu!

Neyse, vardir agbilerin bi bildigi..

***

Son olarak, ünü sinirlari coktan asmis, dünyaca meshur cinci hocamiz Medyum Memis, tütsü olan eve Cin gelir demis.

Memlekette manyak cok!  Ister misiniz, bu aciklamasindan sonra, tütsü satislarinda patlama olsun!

Ben de bi ara almistim ama bundan sonra yakar miyim bilmiyorum dogrusu;)

Brrrrrr!

Demem o ki, coook renkli bir hoca yelpazemiz var masallah! Allah kendilerini basimizdan eksik etmesin (amin!)

Altın günü ve Kına geceleri desem;)


Anadolu'da, yasadigim üc sehirdeki gözlemlerimden sonra, nacizâne diyorum ki, kadinlar kesinlikle diger kadinlar icin giyinip, süsleniyorlar.

Elbette bunu kendimize bile itiraf etmek cok zor ve 'hayir efenim, iyi hissetmek icin süsleniyorum' filan da diyoruz  ama, surasi kesin ki, kadinlar kadinlari erkeklerden daha cok inceliyor ve bilincaltimizda sürüp giden amansiz bi rekabet de var, iki kere iki dört!

Tarihi Maçtan Tarihi Kareler

Dönen onca seksist geyige de alinmadim;  Kadiköy'e, Kadinköy denilmesine de..

Istisnalarimiz elbette var ama,  bizim futboldan erkekler kadar anlamadigimiz, daha dogrusu ilgilenmedigimiz gercegini 2011 yili itibariyle kabul etmek niye zorumuza gidiyor ki!

Erkeklerin futbol bilgisi cok matah bir sey ya da  idrar yaristirilacak üstün bi vasif filan da olmadigindan, bu konuda komplekse kapilacak, 'Hayir biz de variz, ofsayti da şıp diye farkederiz' kavgasina girmeye degecek bir durum da göremiyorum..

O yüzden, malum geyiklere gülüp geciyorum ve 'Hay, sizin o seksist dilinizi esek arilari soksun! tarzi tepki de vermiyorum bu kez! 

Dogrusu, ben, cok renkli, durumdan keyif alan, eglenen, epeyce mutlu kadinlar toplulugu olan  bir manzara görüyorum ve imrenerek, 'keske Besiktas da ceza alsa da, ben de maca gitsem' bile diyorum.

Evet,  koskoca Sükrü Saracoglu stadini dolduran kadinlar, kirlenen Türk futbolunun imajini temizlemek, yugmak icin oradaydilar ve terörle, dis politikayla gerilmis sinirlerimizi gevsetip, yüzlerimize minik tebessümler oturttular..

Örtülü acik tüm stadi doldurdular ve '41 bin Cumhuriyet kadini mactaydi' basligi atan mallara da, Cumhuriyet Kadini prototipinin cesitliligi hakkinda da guzel bir mesaj vermis oldular.. 

Söyleydiler ve cok güzeldiler..




Fotograflarin tamami surada(link)

Alternatif 'Andımız'

Bence, münasip;)

Latif Demirci karikatürü

bknz: 

Van ve Hakkari'de andımız kaldırılsın eylemi
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18770998.asp

Öğrenciler için harika saç modelleri

Youtube sayesinde iki siteye rastladim ve cogu 2-3 dk'da yapilabilecek sac modellerini videolarla cok guzel anlattiklarini gorunce, hazir okullar da acilmisken birilerine faydasi olabilir belki diye paylasayim istedim.

Sitelerin adresleri sunlar:

http://www.cutegirlshairstyles.com/

92 video yuklemis, surada:

http://www.youtube.com/user/CuteGirlsHairstyles#p/u/87/VkUo6JQud_o

http://www.princesshairstyles.com/

77 video yuklemis,  surada:

http://www.youtube.com/user/hair4myprincess

Hepsini izleyemedim ama hosuma giden birkac tanesi sunlar:





'Paçoz' ve Alev ALATLI röportaji

Alev Alatli'nin, Aksam gazetesinden Senay Yildiz'a verdigi röportajlar devam ediyor ve bilenler bilir, söylesilerini (kendim icin) arsivlemeye calisirim.

Röportajin yayinlanan ilk bölümünde, tebessümle okudugum ve acikcasi ilk anda kendi üzerime de alindigim, o, sikca kullandigi 'paçoz' lafi icin, hemen TDK ve Nisanyan sözlük sayfalarina tikladim ve 'AAAA!' filan  diyerek kikirdadim;)

Efenim,  Alatli'nin saydigi onca kelimeden herhangi birine göre 'pacoz' sayilabilme ihtimalimiz olsa da,  her iki sözlüge göre, pek de 'pacoz' sayilmiyoruz sükür!

Pacoz(patsos) baligi gibi, orasi burasi oynayan tiplere takilan bir lakap miydi baslarda emin degilim ama, giderek epeyi argolasmis olan bu Rumca kökenli kelime, esasen 'fahise' manasina geliyormus cünkü..

Halbuki, kendi adima konusacak olursam, bu mânâsinin cok disinda, genelde 3. sirada verilen anlamini tercih eder; nadir de olsa, kiligi kiyafeti darmadagin biri icin kullanir, hatta kendim icin de kolayca 'Cok pacozum bugün!' filan deyiverirdim dogrusu;)


Neyse, etimoloji sevdamdan olsa gerek, pacoz lafina takilip kaldim ama yayinlanan iki bölüm de okunmaya deger seyler var aslinda..

Ben bir yandan bu laf uzerinde dusunmeye devam ederken diger yandan da hem okumak isteyenler, hem de kendim icin, söylesileri bloguma arsivlemis de olayim.

Buyrunuz:

Beyaz Türkler'i paçozluk küstürdü


Yazar Alev Alatlı ile çarşamba günü Beykoz'daki evinde hayat, siyaset ve Türkiye üzerine yaptığımız sohbetten geriye aşağıdaki sarsıcı söyleşi kaldı.

- Yeni çıkaracağınız kitabınızdan biraz bahseder misiniz?
Beyaz Türkler Küstüler adında ve paçozluğun hikayesini anlatıyor.

- Paçozluk kavramını açar mısınız?
Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mübah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş. 

Dostoyevski 'Puşlost' (Poshlost) der. Topluma musallat olan, iblis ayarlı, paçozluktur, Puşlost. İşte kitap paçozluğun hikayesi. Puşlost tüm bu kavramları içinde toplayan tanımlama. Bizde de Ömer Seyfettin'in Efruz Bey tiplemesi, Nesin'in Zübük'ü kısmen buna yakındır. Ama benim ele aldığım paçozluk süreci Puşlost'a daha yakın ve korkum o ki, bu iblis Türkiye'ye yerleşmektedir.  Paçozluğun dini, ırkı, sınıfı, cinsiyeti, ırkı yoktur ve giderek Türkiye'ye yerleşiyor.

ETNİSİTESİ, DİLİ, DİNİ YOK

- Siz Beyaz Türk kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?
Beyaz Türk, asıl rahatsızlığının -bilinçli veya bilinçsiz olarak- paçozluk olduğunu görendir. Böyle içinde kavramlaştıramasa, daha eklektik anlatsa da görebilen; gelecek kaygısı olan ama nedenlerini oturtamayan; bütünü göremeyen ama paçozluk rahatsızlığını hisseden. Kürt de olabilir, başka etnisite de. Beyaz Türk'ün hiçbir etnik ayrımı, dinle imanla ilgisi yoktur. 

- Beyaz Türkler'in küstüğü nedir?
Yarınların hep ihanet ettiği insanlar bunlar. Umutla bakıyorlar paçozluktan kurtulmak için ve bir ömür ihanet görüyorlar. Hayatın ihaneti gibi bir şey bu, kişisel değil. Küsülen o.

CÜPPELİ'NİN KONUŞMASI
- Tanıdığımız figürlere yönelik eleştiriler de var mı kitapta?
Tabii var. Biliyorsun, ben insanları bireyler olarak değil de, belli bir akımın iyi örnekleri olarak ele alırım. O insanın bütünü öyle olmasa da, o hareket paçozluktur demek için. Mesela Cüppeli Ahmet'in konuşmaları paçozluktur.

- Neden böyle görüyorsunuz?
Bu, röportaja sığmaz, ayrıntıları kitapta olacak. Ama, eğer İslamiyet diye bir din varsa, bu adamın dini sohbetleri paçozluktur!  Paçozluğu az veya çok hayatın değişik alanlarında görüyorsun. Üniversitede, basında...

ÖZKÖK VE TURGUT

- Basında en paçoz diyebileceğiniz modeller kimler?
Hangi birini söyleyeyim ki? Mesela Serdar Turgut'un yazılarının kısmı azamı paçozluktur.  Ne arka planını, ne bilgisini yansıtan, nekes paçozluktur.  Aklımda karısı Rana'dan başka bir şey kalmaz! 'Bermuda Müsellesi' diye Bermuda Şeytan Üçgeni hakkında Fethullah Gülen imzasıyla yayınlanan o kocaman yazı paçozluktur. Hocanın anlatacağı başka şeyler olmalıydı. Ertuğrul Özkök'ün gazetecilik yapacağı yerde kişisel yaşamını sergiliyor olması paçozluktur. Keza Ayşe Arman'ın teşhirciliğe varan gazeteciliği paçozluk örneğidir. Sütun yazarlığına yeni terfi eden Rahşan Gülşen'in yerli yersiz ahkamı çoğu kez paçozluktur.

Ülkenin her tarafına yayılıyor
- İnsanlar sarsılsın mı istediniz bunları yazarak?
Hayır, ben sadece Beyaz Türkler'in derdini anlatmak istedim. Dostoyevski'nin Puşlost'u gibi, paçozluk iblisi tüm kurumları sardığı zaman
sıkıntı başlıyor. Bunlar Başbakan'dan tutun, herkese akıl verirler. Böyle de küstahtırlar. Herkesin herkesle yer değiştirebildiği, birisi gittiğinde hiçbir şeyin değişmediği bir durum paçozluktur. Muhafazakar görünen ve 90 tane örtünün arkasına sığınan da paçozluk sergileyebilir, bikinin içindeki İvana Sert de, Eda Taşpınar da.  Paçozluk süreci değişik biçimlerde ülkemizin her tarafına yayılıyor ve revaç buluyor.

CEO'lar dünyanın yeni aristokrasisi
- Nasıl başladı bu anlattığınız paçoz tipolojisinin Türkiye'ye yayılması?
Eblehleşme süreciyle başladı, Türkiye'ye özgü de değil, uluslararası bir mesele. Bu hal 80'lerin başından beri dünyaya yapışmış ve yayılıyor. Berlusconi veya Sarkozy'nin paçozluklarının prim yapıyor olması boşuna değil. Sarkozy ve Carla'sı Fransız medeniyetinin temsilcisi olabilir mi? Ama paçozluk dünyaya hükümran da olmaz.

- Bu bahsettiğiniz paçozlaşma süreci nasıl açıklanıyor?
Öncelikle bütün dünyada dinlere ne oluyor, onu görmek lazım. Hiyerarşik örgütlü dinlerin hepsinde sallanma, yıkılma var. Peki bu hiyerarşik yapılanmalar ortadan kalkınca ne olacak? Onun yerine demokrasi diye yücelttikçe yücelttiğiniz, sıradan insanların iktidarı gelecek. Furedi'nin (Frank) 'Nereye Gitti Bu Entelektüeller?' kitabında anlattığı sıradan insanların entelektüelleri kaçırması 1980'lere denk düşüyor ve biz de oradan devraldık. Sistematik bilginin reddi, akademisyenlerin dünyanın her yerinde çaptan düşmesi, bunun yerini pazar ekonomisinin alması, öğrencilerin müşteri haline gelmesi... Bu değişimle yeni bir aristokrasi sınıfı çıkıyor ortaya:
CEO'lar. Hızlandırılmış kapitalizm ve CEO'ların ortaya çıkması ile devlet başkanlarının kalitesizleşmesi aynı döneme rastlar. Bu CEO'lar, CFO'lar kendi aristokrasilerini oluşturdular. Türkiye'de de mesela Koçlar gibi uzantıları var ve kendi aristokrasilerini yaratıyorlar. Bu sınıf dışarıdaki uzantıları ile birlikte başka bir şeye hizmet ediyor.

- Neye hizmet ediyor?
Hızlandırılmış kapitalizmin karşısında İki kurum var: gümrük, vergi gibi düzenlemelerle ulus- devlet yapısı ve aşırı tüketimin karşısında durma özelliğiyle din. Şimdi, yıkılması gereken bu kurumun ikisi de yıkılıyor. Peki, yerine ne geliyor? Dünya vatandaşı.

- Kimdir dünya vatandaşı?
Dünya vatandaşı tercih ve beğenilerinde tek tiptir. Mesela bir Barbie bebek üretirsiniz, Endonezya'daki çocuk da onunla oynar, Ümraniye'deki de. Budur işte. Benzeş tüketici yaratıp, pazarı büyütmek. Bu, her zaman markette karşılığı olan, satılabilir ortak değerler yaratarak yapılır. Geçmişini satışa sürebilecek şekilde yeniden yoğurmadan CEO'ların pazarına uygun hale getiremezsin. Mesela Muhteşem Yüzyıl'ı yaparsan olur. Bu, benim paçozlaşma dediğim süreci getirir markete. 'Nesi var bunun?' diye düşünülebilir. Unutmayın ki, bugün Türkiye'de ortalama eğitim süresi 3.5 yıldır. Son SBS'de matematik başarısında Türkiye çapında en iyi il Eskişehir'dir ve başarı oranı sadece yüzde 35'tir. Fen bilimlerinde yüzde 37. Yani, Türkiye'nin markete verebilecek özgün üretimi kalmaz.

En büyüğü eblehliğin baskısı
- Neden?
Çünkü matematiksiz teknoloji, biyolojisiz çevre, notasız müzik... olmaz. Bunları yerine oturtamadığınız sürece sadece tüketicisiniz. Dünya hiçbir şekilde tersine dönmeyecek, matematik, fen, biyoloji orada olacak. Böyle giderse, Türkiye sadece tüketici kulvarında kalmaya mahkumdur. Bu eblehleşme sadece tüketiciliğe iter. Yazık, Halide Edip'e boşu boşuna mandacı, vatan haini denmiş. Bugün manda zaten gerçekleşti. ABD'ye eğitim için giden paraları görün, sizin Sulukule'den çıkan Sibel Can'ınızın evi Miami'de! Bu nasıl bir gidişattır, kaçıştır? Askeri otoritenin baskısı falan derler ya, eblehliğin, paçozluğun baskısı kadar büyük bir baskı yoktur. Çünkü paçoz, paçoz olmayanı göremez. Bir sürü asker intihar etti. Niye, hepsi mi delirdi yahu? Tüm bunlara bu kadar duyarsız kalabilen paçozluk nasıl yerleşti bize? Kitapta bunları anlatıyorum.

***

Alev Alatlı ile çarşamba günü Beykoz'daki evinde gerçekleştirdiğimiz söyleşinin güncel siyasete ilişkin bölümleri de en az paçozlaşma tartışmaları kadar ilgi çekici. Yazarın hızlandırılmış kapitalizm, muhafazakarlık ve kadim değerlerin korunması, dünya tarihi sarkacının muhafazakar solda duracağı gibi pek çok değerlendirmesi aynı pencereden bakıp, farklı şeyler düşünmemize yol açabilir.

PKK başından beri uluslararası mafyadır

- Siz açılım sürecinin başında Başbakan Erdoğan'la kahvaltıda buluşan aydınlar arasındaydınız. Kürt meselesinde nasıl bir bumerang bizi bugünlere sürükledi ve 90'lara dönmeyi bile tartışır hale geldik?
Ben teşhislerle hiçbir zaman hemfikir olmadım. Yani, ideoloji yoktur, psikoloji vardır kanısındayım ve bu psikoloji hiçbir zaman Kürtlere ilişkin olarak ortaya konulmadı. Kürtler hiçbir zaman tanınmadı ama Türkler de tanınmadı! Entelektüel altyapısı olmayan bir projeydi. Çünkü karşıda açılıp kapanan musluk yok. '90'lara dönüyoruz' diye bir şey de yok. 90'lardan ne zaman çıkıldı ki, dönülsün?

APO'NUN ABLASI PROTOKOLDE

- Bir yanılsama içinde miyiz?
Kesinlikle, ben baştan beri yanılsama görüyorum. Başbakan bir siyasetçi olarak atılması gereken adımları atmaya çalıştı. Bana sorarsan, zevahiri kurtarmaktan çok öteye gidemeyen girişimlerdi ama 'Bir politikacının bunu yapması gerekir' diye düşünüyorum. Başbakan Erdoğan'ın dediği söze katılıyorum. Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır. Kürt sorunu bitmez, ancak yönetilir. PKK ne kadarı Kürt, ne kadarı Alman, ne kadarı Amerikan belli olmayan bir mafyadır. Mafya nerede bitmiş de bizde bitecek? PKK ile Kürt sorununu ayırmak lazım. PKK başından beri mafya meselesiydi, özgürlükçü Kürt hareketi falan değil. Özgürlükçü Kürt hareketi, Kürt soluyla birlikte gitti. Apo'nun ablasının bile kendisini özgürlük savaşçısı zannettiği bir topluma dönüştük. Ne işi var protokolde? Bunlar paçozluk değil de nedir Allah aşkına? İş etnisiteye girerse, farklı konuşacağız.

- Nasıl farklı konuşacağız?
Türkiye bir imparatorluktan bir ulus devlet kotarmak zorunda kaldığı bir dönemden geçti ve biz onlarca farklı yerden bir küçük yarım adacığa sıkıştık. Ama Türkiye Cumhuriyeti etnik olarak kimsenin üstüne gitmedi. Türkiye'de etnisiteden dolayı hak alınamadı gibi bir durum yok. Genelde baskıcı bir dönem yaşandı, bundan ne çektiysek, hepimiz çektik. Benim ailem muhacir, bizimle de herkes alay ediyordu muhacir diye. Ama bu olur. Düne kadar ekonomik kalkınmamızın, eğitim sistemimizin ne olduğu bellidir. Bazılarımız daha yoksul kalmış olabilir ama bu da geçecek olan bir süreçtir. Tüm bunların üstüne, bu durumdan yararlanmak isteyen ve hızla uluslararası mafyaya dönüşen bir örgüt oluştu.

TARİH HATASI

- Uluslararası mafyalaşan bir PKK ne olacak peki?
Mafyayı bertaraf etme yolları denenecek. Halleşebilirsek, bununla halleşeceğiz. Geri kalanı kendi kendini yok edecektir, etmek zorundadır. Ulus devletlerin yok olduğu bir zamanda, ulus devlet çıkmaz. Tarih hatası çıkar ortaya. BDP liderliği de bunu görüyor ama Netanyahu gibi tribüne oynuyor.

- AKP'nin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok başarılı buluyorum, çünkü evin içinden konuşuyor. Bir Semra Özal'ı düşünün, bir Emine Hanım'ı düşünün. Hangisi evden konuşuyor? Emine Hanım. Ben bu nedenle AKP'ye oy verdim, veririm de.

Sol muhafazakarlık gelecek
- Nereye doğru gidiyor Türkiye size göre?
Arsız bir dünyanın parçası olmaya doğru giden bir Türkiye görüyorum önümüzdeki 25-30 sene. Ama dünya tarihi böyle sarkaç gibidir. Bir böyle azar, arsız tüketimle savrulur. Sonra bir geriye dönüşü olur, muhafazakarlaşır, sola döner. Şu anda sarkaç halen sağa doğru gidiyor. Türkiye onunla beraber sol muhafazakarlığa doğru dönecektir.

- Sağ muhafazakarlık döneminde miyiz şu an?
Hayır canım, şimdi muhafazakarlık yok ki, şu anda paçozluk var! Muhafazakar olabilmek için de eğitim ister. Eğitimli olacaksın ki neyi muhafaza ettiğini, değerlerini bileceksin. 3.5 yıllık eğitimle neyi muhafaza edeceksin? Sakın başörtüsünü muhafazakarlıkla karıştırmayın. Tersine, İslamiyet arsız tüketime direnebiliyor mu, bunu sormak lazım. Bence, hayır! Türkiye'de şu an Panteizm'in tüm işaretleri var. Reiki'lerden, plates'lere hepsinde bunun izleri var. Bugün uygulamalarını gördüğümüz İslam ne kadar İslam'a uygun ki? Bu iktidarın evden konuştuğu doğru, ama muhafazakarlar iktidarda değil.

KOZMİK ODA MÜSLÜMANLARI
- İslami hayat tarzını seçenlerle seçmeyenlerin ilişkileri çok tartışılıyor. Ertuğrul Özkök gettolaşmaya gider miyiz diye bir yazı kaleme aldı. Sizce gider miyiz?
Evin içinden konuşulduğu sürece hiçbir yere gitmez. Ama sen expat olmakta ısrar edersen kendini gettoya mahkum edeceksin demektir.  O zaman expat'lar kendilerine başka yer bulacaklar. Ben expat değilim, hiç olmadım. Örtülü müyüm? Hayır. Örtünecek miyim? Asla. Ama bunlar ayrı. Tabii şu da var: İslamiyet'in bu kadar şartı varken, örtünün başrole çıkartılması hem çıkaran, hem çıkartan açısından kolaycılıktan ibarettir.

- Sarkacının öbür tarafı neden sol muhafazakarlık?
Çünkü emeği ortaya koyacak tek şey o gibi görünüyor. İslamiyet direnemeyecek, emeğe saygıyı beceremeyecek gibi görünüyor kapitalizmle çok iç içe geçtiği için. Mesela Suudi Arabistan Kralı, Katar Emiresi, Ürdün Kraliçesi'nin hallerine bakın. Hızlandırılmış kapitalizmin alternatifini kim getirecek? Mekke'de 5 yıldızlı otel yapan, 5 yıldızlı otellerde devre mülk alan kozmik oda Müslümanları mı? Panteizm zaten kapitalizmin dinidir. Spinoza ile Adam Smith aynı şeyi söyler. Bu nedenle, Türkiye'nin çekiç olması lazım ama bu arada kendi paçasını toplaması lazım. Gerçi o çamur, ille de sana sıçrar. O nedenle kadim değerleri kavramlaştırmak ve orada seçim yapmak gerek.
Türkiye çivi değil, çekiç  olmalı
- Murat Belge gibi güven sorunu yaşamadınız yani?
Hayır. Çünkü iki şey görüyorum. Birincisi, daha iyi bir alternatif yok. İkincisi, ne olursa olsun, evden konuşulması gerektiği kanısındayım. Bir sürü hata var ama evden konuşan daha hızlı çözecektir. Siyasilere bakınca Tansu Çiller, Mesut Yılmaz... Türk vatandaşı ama buradan değil. Yaşadığı ülkenin kültürünü taşımayan, dışarıdan gelmiş kişiler için kullanılan 'expatriate' terimi vardır, kısaca expat denir. Başbakan expat değil, bence başarısı oradan geliyor. Evin içinden konuşuyor ve has. Ben köprünün geçilmesi aşamasında hiçbir şekilde sarsılmasını istemedim. Çünkü, yeni dünya düzeninde ya çekiç olacağız, ya çivi. Türkiye çekiç olmayı seçiyor gibi görünüyor. Bir çivi olmaktansa, ben de doğrusu çekiç olmayı tercih ederim.

- Röportajın başından beri sorguladığınız sürecin bir kısmı AKP iktidarını kapsıyor. Dolayısıyla onlar da bu sürecin bir parçası, değil mi?
Tüm bu sürecin bir parçası tabii ki. Ama zaten korkutucu olan tek bir iktidarın çözebileceği şeyler değil bunlar. Olmayan muhalefet, yalaka entelektüeller, yalaka basın... Nasıl çıkacak bu adamlar bu işin içinden? İktidarlar da tedib edilmek zorundadır. Ama görüyor muyuz bunu?

- Gerçekten yapabilecek konumda mıyız peki?
Tabii ki yapabilecek konumdayız. Ama kaybedeceklerimizden korktuğumuz için konuşmuyoruz.


Senay YILDIZ/AKSAM

http://www.aksam.com.tr/beyaz-turkleri-pacozluk-kusturdu--66691h.html
http://www.aksam.com.tr/pkk-basindan-beri-uluslararasi-mafyadir--66871h.html

1981 Doğumlu, Kenan'lar ve Evren'ler

ic mihrak'tan alinti
Evet, sayilari o zamanki nüfusa oranla öyle az buz degil gibi.

Isimleri 'Kenan' ya da 'Evren'...

Yasiyorlarsa, simdilerde 30'lu yaslarinin basindalar..

Kenan'lar icin kesin bir yargiya varmak zor olabilir ama, 81 dogumlu Evren'lerin isim babasinin kim oldugu neredeyse kesin gibi!

Zira, TUIK sayfasindaki verilere bakarsaniz siz de goreceksiniz ki;  simdilerde yerden yere vurdugumuz ve kimilerimizin firsat bulsa bir kasik suda bogulmasini zevkle izleyecegi, Marmaris ressami darbeci pasamiza, halkimiz bir zamanlar bayagi bir minnet duymus olmali ki; 12 Eylul darbesinden hemen sonraki dönemde dogan erkek cocuklarina, kendi babasi dedesi dururken,  onun adini ve soyadini 'isim' vererek tesekkurunu sunmus bir nevi..!

Bu pasayi ve orduyu, yurdu, anarsiklerden ve gomunislerden kurtardigi ve asayisi sagladigi icin,

Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz. (bknz: Ekim 1980, Sizinti dergisi)
diye öven hocamizin cemaatinin, simdilerde (ve referandum oncesi), sahip oldugu gaste ve televizyonlarindan yaptiklari '12 Eylul darbecileri yargilanmalidir' kampanyalarini, ya da, o zamanlar yazdiklari övgü dolu yazilarinin hesabini vermekte zorlanan bazi 'demokrat' köse yazarlarinin düstügü tuhaf durumlari hic tartismayacagim bile..

Yalniz su bir gercek ki, o yillari anlamak,  neler oldugunu ögrenmek icin, benim gibi yazili ve gorsel döküman kovalamak zorunda olan nesle, birileri kesinlikle dogruyu söylemiyor..!

Hatta, dogrularin ne oldugunu kesin olarak hic bir zaman ogrenemeyecegiz belki de.. Ama, en azindan bu caba dogrultusunda arsiv tarayanlara katkisi olur dusuncesiyle, sizinle, TUIK verilerinden aldigim sayfa fotograflarini ve bunlardan  ne anladigimi paylasmak istiyorum...

Benim anladigim, kim ne derse desin, o donemde yasayan siradan halk,  hem beceriksiz siyasilerden hem de anarsiden öylesine bezmis ki, bizim darbe diye lanetledigimiz asker mudahalesini alkislamis, TSK'yi da bagrina basmis.

Bunu, Kenan Evren'in, devlet baskani olduktan sonra ciktigi yurt gezilerindeki meydan kalabaliklarinin verdigi reaksiyonlardan gozlemek de mumkun.

Mesela surada:



Kimse o halki oraya silah zoruyla toplamis degil, bilakis, kurtarici rolu bicilmis kendisine ve Mamak'ta olan bitenler, idam edilen Erdal Eren'ler filan, kimsenin umrunda da degil!

Erdal Eren

Nitekim, 1982 Anayasası, 1.626.431 "red" (yüzde 8.63) oyuna karşılık, 17.215.559 "kabul" (yüzde 91.37) oyuyla kabul edilmis.(Wikipedia.org)

Bu oran nicin tam tersi olmadi ve nicin halkimiz darbe anayasasina bu kadar yuksek bir oranla onay verdi, muamma!

Neyse; artik, TUIK sayfasindan,  Nüfus, Demografi, Konut, Toplumsal Yapi/ Nufus Istatistikleri ve Projeksiyonlar/ Veri/ Istatistiksel Tablolar/ En cok kullanimda olan Erkek isimleri yolunu izleyerek elde ettigim verileri paylasayim..

Tabloda, yillara gore en cok tercih edilen erkek isimleri ve bunlarin ilk 100 arasindaki sirasi belirtiliyor.
1981 yilina ait veriler,  F sütununda.

Alttaki tabloyu dikkatle incelerseniz, 1981 yilina kadar ilk 100 arasinda esamesi bile görünmeyen EVREN ismi, 1981 yilinda birden bire  78. sirada listeye giriveriyor!

Daha sonraki yillarda, yani 2010 yilina kadar hazirlanmis olan tum tabloda, bir daha ilk 100 listesinde yok bu isim.


Yine KENAN ismi konulan erkek bebek sayisi da artiyor ve daha once 50. ve 46. sirada olan isim, 1980 ve 1981 yilinda, 26. ve 17. siraya firliyor!



Katilirsiniz ya da katilmazsiniz, tesadufen kesfettigim bu isim listelerine, ciddi birer sosyolojik veri gozuyle bakiyorum ve halkimizin psikolojisinin, tercihlerinin aynasi olarak goruyorum.

Sonuc olarak sunu da soylemeden edemiyorum; kesinlikle elitist degilim ama, 'halk' dedigimiz seyin,  önünü nereye yönlendirirsen oraya akacak bir sudan farksiz oldugunu dusunuyorum artik..

Film Ekimi 2011

İKSV’nin düzenlediği Filmekimi’nin programı ve 10. yıl sürprizi, sali akşami Cezayir Restaurant’da yapılan bir basın toplantısıyla duyuruldu.
İstanbul Film Festivali Direktörü Azize Tan;

“İlk yıllarında tek sinemada 20 filmle yola çıkan Filmekimi, seyirciler tarafından sabırsızlıkla beklenen, dört sinemada yaklaşık 40 filmin gösterildiği bir festivale dönüştü. 10. yılımızda Avrupa Birliği programı MEDIA’nın da desteğiyle gösterimlerin İzmir, Bursa, Konya, Trabzon ve Diyarbakır’da yapılacağı, Türkiye’yi kapsayan bir etkinliğe imza atmanın mutluluğunu yaşıyoruz.” dedi.

Filmekimi, 8–15 Ekim tarihlerinde izleyicilerle bulusacak. 10. yaşını kutlayan Filmekimi’nin sürprizi, Azize Tan'in da belirttigi gibi bu yıl ilk kez İstanbul sınırlarını aşıp, Türkiye’de beş kentte daha sinemaseverlerle buluşuyor olmasi..

İZMİR 13–16 Ekim, BURSA VE KONYA 20–23 Ekim ,TRABZON VE DİYARBAKIR 27–30 Ekim

Filmekimi’nde, dünyanın belli başlı festivallerinde ödüller kazanmış, Berlin, Cannes, Venedik ve Toronto’da dünya prömiyerlerini yapan filmlerle usta yönetmenlerin son yapıtlarının da aralarında bulunduğu 40’a yakın film izleyicilerin karşısına çıkacak.

Zengin programıyla Filmekimi, 8–15 Ekim tarihlerinde, 8 gün boyunca Beyoğlu’nda Atlas ve Beyoğlu sinemalarının yanı sıra Nişantaşı City’s ve Cinebonus Maçka G-Mall olmak üzere 4 sinemada izleyicilerle buluşacak.

FİLMEKİMİ PROGRAMINDA NELER VAR?

BİSİKLETLİ ÇOCUK / LE GAMIN AU VELO / Jean-Pierre Dardenne & Luc Dardenne

Rosetta, L’enfant / Çocuk, Le fils / Oğul, Le Silence de Lorna / Lorna’nın Sessizliği gibi filmleriyle birçok festivalden ödüllerle dönen Dardenne Kardeşler, son filmleri Bisikletli Çocuk ile Filmekimi izleyicisiyle buluşuyor. Screen dergisine göre “çocukluk hakkında yapılmış en iyi filmlerden biri” olan Bisikletli Çocuk, Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmiyle paylaştı. Film, babasının artık onu istemediğini söyleyen ve yetimhanede bir başına kalan 11 yaşındaki Cyril’in iyimser, bir o kadar da masalsı hikâyesini anlatıyor. Başroldeki küçük Thomas Doret oyunculuğu ile büyük beğeni topladı.

MELANKOLİA / MELANCHOLIA / Lars von Trier

Çektiği her filmiyle olay yaratan Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in son filmi Melankolia Filmekimi’nin en çok ses getirecek filmlerinden. Cannes Film Festivali’nde gerek konusu gerekse yönetmeni Lars von Trier’in demeçleriyle oldukça konuşulan Melankolia, yönetmeninin kendi sözleriyle “dünyanın sonu hakkında güzel bir film”. Kirsten Dunst ile Charlotte Gainsbourg’un iki kız kardeşi canlandırdığı filmin kadrosunda Kiefer Sutherland, Charlotte Rampling gibi deneyimli isimler de yer alıyor. Kirsten Dunst, bu rolüyle Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün de sahibi oldu.

ELENA / Andrey Zvyagintsev

Dönüş ve Sürgün filmleriyle İstanbul Film Festivali takipçilerinin yakından tanıdığı
Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi Elena, Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünün kapanış filmi olarak gösterildi. Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü‘nü de kazanan film, başroldeki karakter Elena’nın oğlunun geleceği uğruna verdiği zor kararla hüzünlü bir dönüşüme uğrayan hayatını beyazperdeye taşırken, günümüz Rusya’sında ahlak ve fedakârlık kavramlarını sorguluyor.

SNOWTOWN / Justin Kurzel

Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel’in 2005 yılında çektiği Blue Tongue’dan sonraki ikinci filmi Snowtown, Cannes’da bu yıl FIPRESCI Ödülü’nü kazandı. Film, Avustralya’nın Adelaide kentinin kenar mahallelerinde iki erkek kardeşi ve annesiyle birlikte yaşayan 16 yaşındaki Jamie’nin etrafındaki şiddetten kurtulmak için farkında olmadan azılı seri katil John Bunting’le yakınlaşmasının öyküsünü anlatıyor.

LA GUERRE EST DECLARÉE / Valérie Donzelli

Cannes Eleştirmenler Haftası’nın açılış filmi olan La Guerre Est Declarée, senaryosunu da yazan başrol oyuncuları Valérie Donzelli ve Jérémie Elkaïm’in kendi yaşadıklarından yola çıkarak çektikleri bir yapım. Film, oğullarının hastalığı yüzünden yaşamın acımasız, beklenmedik karmaşıklığına atılıveren genç bir çiftin aşkını canlı ve dinamik bir tarzda anlatıyor.

ARTİST / THE ARTIST / Michel Hazanavicius

Michel Hazanavicius’un son filmi Artist’te başrolü üstlenen Jean Dujardin, muhteşem performansı ve Cannes’da kazandığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünün rüzgarıyla şimdiden Oscar’larda adı geçen oyunculardan. Konuşmasız, siyah-beyaz ve eski filmler gibi saniyede 22 kare çekilen Artist, sessiz film çağına bir saygı duruşu niteliğinde… Film, 1927 yılında sesli filmlerin piyasaya çıkmasıyla kariyeri dibe vuran bir aktörün, George Valentin’in hikâyesini anlatıyor. Jean Dujardin, bu yıl 30. İstanbul Film Festivali’nde beğeni toplayan Küçük Beyaz Yalanlar ve Buz Sesi filmlerinde de rol almıştı.

BU BİR FİLM DEĞİL / THIS IS NOT A FILM / Mojtaba Mirtahmasb & Cafer Panahi

Cafer Panahi’nin son filmi Bu Bir Film Değil, Cannes’daki prömiyerinde gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran’dan Fransa’ya kaçırıldı. Ayna, Daire ve Ofsayt gibi başyapıtların yönetmeni Panahi’nin film yapması, “ulusal güvenliğe karşı işlenen suçlara” istinaden 20 yıl boyunca yasaklanmıştı. Panahi bu yüzden, yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb ile bir gün geçirerek bir şeyler içip bir şeyler atıştırırken üzerinde çalıştığı bir senaryoyu sahne sahne anlattı. Panahi filmde şu yakıcı soruyu da sordu: “Madem anlatılabiliyor, film yapmaya ne gerek var?”

OLMAK İSTEDİĞİM YER / THIS MUST BE THE PLACE / Paolo Sorrentino

The Cure’un solisti Robert Smith’in biraz hırpalanmış halini andıran Sean Penn, “kariyerinin en eksantrik, en tuhaf ama harika performanslarından biriyle” Filmekimi’nde olacak. Oscar için şimdiden adı geçmeye başlayan Penn, Paolo Sorrentino’nın İngilizce çektiği ilk filmi Olmak İstediğim Yer’de emekli olmaya karar vermiş, ellili yaşlarındaki bezgin bir rock yıldızını canlandırıyor. Otuz yıldan uzun süredir görüşmediği babasının ölümü üzerine 2. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz toplama kampında babasına işkence eden Nazi subayı bulmayı kendine misyon edinerek uzun bir yolculuğa çıkan Penn’e filmde Frances McDormand, Judd Hirsch ve Eve Hewson gibi isimler eşlik ediyor. Bu yıl Cannes’da Kiliseler Birliği Ödülü’nü kazanan filmin müzikleri David Byrne ve Will Oldham’a ait.

PEKİ ŞİMDİ NEREYE? / WHERE DO WE GO NOW? / Nadine Labaki

İstanbul Film Festivali’nde açılış filmi olarak gösterilen ve büyük beğeni toplayan Karamel’in ardından Nadine Labaki senaryosunu yazdığı, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenip başrolünde de oynadığı son filmi Peki Şimdi Nereye? ile dinsel çatışmaları ve savaşın anlamsızlığını kadınların kıvrak zekâsı üzerinden eleştiriyor. Cannes’daki dünya prömiyerinde dakikalarca ayakta alkışlanan Labaki’nin mizah ve içtenlikle dolu son filmi, memleketi Lübnan’da hiçliğin ortasında güneşten kavrulmuş, savaşın ardından yaralarını sarmaya çabalayan küçük bir köyde geçiyor.

SENİN İÇİN / RESTLESS / Gus Van Sant

Amerikan bağımsız sinemasının usta isimlerinden, İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü sahibi yönetmen, senaryo yazarı, müzisyen Gus Van Sant’ın Milk’ten sonra çektiği son filmi Senin İçin ölümcül bir hastalığa yakalanan genç bir kız ile kendi kendinden kaçan genç bir adamın aşk öyküsünü konu ediyor. Alice in Wonderland ve The Kids Are All Right gibi yapımlardan seyircilerin yakından tanıdığı Mia Wasikowska ile usta oyuncu Dennis Hopper’ın oğlu Henry Hopper’ın başrolleri paylaştığı film dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı.

SALGIN / CONTAGION / Steven Soderbergh

2000 yılında Traffic filmiyle En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanan Steven Soderbergh türler arasında gezinmeyi seven bir yönetmen. Soderbergh bu kez de bir virüs salgınını konu edinen, oyuncu kadrosu yıldızlarla dolu bir aksiyon-gerilim filmiyle Filmekimi izleyicilerinin karşısına çıkıyor. Marion Cotillard, Matt Damon, Laurence Fishburne, Jude Law, Gwyneth Paltrow ve Kate Winslet gibi isimleri kadrosunda barındıran Salgın, küresel bir felaketi engellemek amacıyla zamana karşı koşan, ölümcül bir virüsün peşinde farklı ülkelerden bir grup doktorun mücadelesini anlatıyor. Film, halen devam etmekte olan Venedik Film Festivali’nde de gösteriliyor.

A DANGEROUS METHOD / David Cronenberg

David Cronenberg’in merakla beklenen son filmi A Dangerous Method, senaryoyu da yazan Christopher Hampton’ın The Talking Cure adlı oyunundan beyazperdeye uyarlandı. Viggo Mortensen Keira Knightley ve Michael Fassbender gibi yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, 1904 yılında geçiyor ve psikolojinin iki büyük öncüsü Sigmund Freud ile öğrencisi Carl Jung’un ilişkisini ve bu iki büyük ismin aralarındaki dostluğun nasıl bozulduğunu anlatıyor. Cronenberg, bu yılki Venedik Film Festivali’nde ana yarışmada.

KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ / WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN / Lynne Ramsay

Tanınmış İskoç yönetmen Lynne Ramsay, müziklerini Radiohead’den Johnny Greenwood’un yaptığı psikolojik gerilim Kevin Hakkında Konuşmalıyız ile Morvern Callar’dan dokuz yıl sonra sinemaya dönüyor. Filmin başrolündeki, kötü yürekli oğlunun yaptıklarıyla dünyası kararan bahtsız anne rolündeki Tilda Swinton, muhteşem performansıyla adını şimdiden Oscar adayları arasında geçirtmeye başladı. Tilda Swinton’a başrollerde John C. Reilly, genç yıldız Ezra Miller ve Ashley Gerasimovich eşlik ediyor. Lionel Shriver’ın Türkiye’de de aynı adla yayınlanan Kevin Hakkında Konuşmalıyız adlı ödüllü romanından uyarlanan film, bu yıl Cannes Film Festivali’nin en ses getiren filmleri arasındaydı.


Filmekimi’nde Bu Yönetmenlere Dikkat!

TİRANOZOR / TYRANNOSAUR / Paddy Considine

Tanınmış İskoç oyuncu Paddy Considine, hem senaristliğini hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filmi Tiranozor ile bu yıl Sundance’den hem En İyi Yönetmen, hem Jüri Özel Ödülü, Münih’ten ise En İyi İlk Film Ödülleri ile döndü. Film, karısının ölümünün ardından şiddet, acı ve öfke duyan Joseph’in dini bir yardım kuruluşunda çalışan Hannah ile yaşadığı dokunaklı aşk öyküsünü anlatıyor. Peter Mullan’ın başrolünde oynadığı bu sarsıcı film Considine’ın, tıpkı Mullan gibi, oyunculukta olduğu kadar yönetmenlikte de başarılı olduğunu kanıtladı.

ÖLÜM DENİZİ / HWANGHAE / Na Hong-Jin

Kuzey Kore, Güney Kore ve Çin arasına sıkışmış Yanji kentinde geçen Ölüm Denizi, araba kovalamacaları, cinayetler ve bıçaklı kavgalarla dolu bir aksiyon-gerilim filmi.
“Bu yılın en zekice çekilmiş en yaratıcı aksiyon filmlerinden biri” olan Ölüm Denizi’nin yönetmeni Na Hong-Jin 2009’da aksiyon-gerilim filmi The Chaser / Takipçi ile büyük beğeni toplamıştı. Filmin başrol oyuncularından Ha Jung-Woo performansıyla 2011 Asya Film Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülüne de layık görüldü. Film bu yıl, Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış Bölümü’nde gösterildi ve büyük beğeni topladı.

ERKEK FATMA / TOMBOY / Céline Sciamma

1980 doğumlu genç Fransız yönetmen Céline Sciamma’nın son filmi Erkek Fatma, oyunlar, çocuk dünyası ve mutlu güzel yaz günlerini fon alarak cinsiyetle ilgili kalıpları inceliyor. Erkek Fatma, Berlin’den Jüri Ödülü ile dönerken, Philadelphia’da Gay – Lezbiyen Jüri Özel Ödülü, San Francisco’da Gay – Lezbiyen İzleyici Ödülü ve Torino’da Gay – Lezbiyen En İyi Film ödüllerini kazandı. 10 yaşındaki kız çocuğu Laure’un yeni taşındıkları kasabada kendisini erkek olarak tanıtmasını konu eden ve amatör çocuk oyuncuların olağanüstü performanslarıyla dikkat çeken Erkek Fatma, Berlin Film Festivali’nin Panorama ve Nesiller bölümlerinin açılışlarında gösterildi.

THE FUTURE / Miranda July

Me And You And Everyone We Know / Ben, Sen ve Diğerleri ile büyük bir çıkış yapan ve kendine büyük bir hayran kitlesi edinen Miranda July, “kozmik bir aşk öyküsü” olan
The Future ile iki yıl aradan sonra beyazperdeye dönüyor. Dünya prömiyerini Sundance’te yapan ve eleştirmenlerden övgü toplayan The Future, yaşamlarına yeni bir bakış açısı kazandırmaya çalışan bir çiftin öyküsünü anlatıyor. Filmde, Miranda July’nin kendini canlandırdığı otuzlu yaşlarındaki Sophie’ye Hamish Linklater eşlik ediyor.

RUH EŞİM / CAFÉ DE FLORE / Jean-Marc Vallée

2005 yılında ilk filmi C.R.A.Z.Y. ile dünya çapında müthiş ilgi toplayan ve İstanbul Film Festivali’ne de konuk olarak gelen Kanadalı genç yönetmen Jean-Marc Vallée, halen sürmekte olan Venedik Film Festivali’nde prömiyeri yapılan üçüncü filmi Ruh Eşim ile izleyici karşısına çıkıyor. Film, biri 1960’ta, diğeri günümüzde geçen ama birbirine paralel ilerleyen iki farklı olay örgüsünü bir şarkı ve bir mekânı birleştirerek izliyor. Eleştirmenlere göre film sevgiye dair fantastik bir macera, “aşk hakkında mistik ve doğaüstü bir yolculuk”.

ALMANYA’YA HOŞ GELDİNİZ / WILLKOMMEN IN DEUTSCHLAND / Yasemin Şamdereli

2002 yılında çektiği Her Şey Türkleştirildi / Alles getürk! filmiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen Yasemin Şamdereli, Almanya’ya Hoş Geldiniz filmiyle 2011 yılında Alman Film Ödülleri’nden En İyi Senaryo Ödülü ile döndü. Film, 1964 yılında Almanya’ya giden bir milyon birinci “misafir işçi” olan Hüseyin Yılmaz’ın öyküsünü anlatıyor. Almanya’ya Hoş Geldiniz, Avrupa ve Almanya’da çok kültürlülük ve göçmenlerle ilgili tartışmaların sürdüğü bir dönemde 50 yıldır Almanya’da yerleşik Türklerin macerasını iyimser bir yaklaşımla ele alıyor. Film, bu yıl gösterildiği Berlin Film Festivali’nde de büyük ilgi topladı ve çok iyi eleştiriler aldı.

BEGINNERS / Mike Mills

Mike Mills, otobiyografik öğeler taşıyan filminde, babasıyla sürprizli ilişkisini gayet içten bir şekilde anlatıyor. Beginners, yıllar süren evliliğinden sonra, karısının ölümü üzerine eşcinsel olduğunu açıklayan 75 yaşında bir baba ve oğlu arasındaki ilişkiyi ve içten sevgiyi anlatan “harikulade yaratıcı bir komedi”. Mike Mills’in 2005 yapımı ilk filmi Başparmak İstanbul Film Festivali’nde gösterildiğinde büyük ilgi toplamıştı.

ŞEYTANIN İKİZİ / THE DEVIL’S DOUBLE / Lee Tamahori

Lee Tamahori’nin son filmi Şeytanın İkizi, dünya prömiyerini Sundance’te yaptı.
Film, Saddam Hüseyin’in oğlu Kara Prens Uday Huseyin ile kendisine benzerliğinden dolayı görevlendirdiği subay Latif Yahya’nın ilişkisini ele alıyor. Kadınları dövmesiyle, insanları olur olmaz işkence edip öldürmesiyle meşhur, ahlaksız, hukuk tanımaz Uday Hüseyin ve Latif Yahya’nın para, güç, yalan, kan ve şiddetle örülü bu gerçek gangster öyküsünde Dominic Cooper hem Uday’ı hem de Latif’i canlandırıyor. Bu rolde harikalar yaratan Cooper’a Ludivine Sagnier eşlik ediyor.

TATİLDE KATİL / HOLIDAY / Guillaume Nicloux

Tanınmış oyuncu ve yönetmen Guillaume Nicloux’nun son filmi Tatilde Katil, tek bir mekânda geçiyor. Agatha Christie romanlarının kurallarını izleyen bu hareketli cinayet komedisi, cinsel hayatlarını canlandırmak ve evliliklerini kurtarmak amacıyla bir otele giden bir çifti, daha doğrusu komik bir suç sarmalında dibe vuran acayip karakterleri izliyor. Çaresiz çift, meşhur opera sanatçısı Eva Lopez’in ölümü üzerine baş şüpheli olarak görülüyor ve olaylar sarpa sarıyor.

JANE EYRE / Cary Joji Fukunaga

Yönetmen Cary Joji Fukunaga ve senarist Moira Buffini, Charlotte Brontë’nin klasik başyapıtı Jane Eyre’yi beyazperdeye yeniden uyarladı. 19. yüzyılda geçen öykü, göz alıcı, zengin, romantik bir dönem filmine; ürpertici, gotik bir gerilime dönüştü. Buffini, aynı zamanda 30. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Tamara Drewe filminin de senaristiydi. Film, bir yetim olarak geldiği malikaneyi yıllar sonra terk eden Jane Eyre’in bu kararının ardından olanları anlatıyor.

OYUNUN SONU / MARGIN CALL / J.C. Chandor

Yönetmen J.C. Chandor’un ilk filmi Oyunun Sonu, 2008’de ABD’de patlayan finans krizinin Wall Street’te Lehmann Brothers benzeri bir yatırım bankasındaki etkilerini 24 saat boyunca izliyor. Sundance'te ilk kez izleyici karşısına çıkan, ardından Berlin’de Altın Ayı için yarışan bu finansal gerilim filmi, Zachary Quinto, Stanley Tucci, Jeremy Irons, Demi Moore ve Kevin Spacey’li müthiş oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bağımsız bir yapım.

MY PIECE OF THE PIE / Cédric Klapisch

En üretken Fransız yönetmenlerden Cédric Klapisch’in İspanyol Pansiyonu (2002),
Rus Bebekler (2005) ve Paris’in (2008) ardından çektiği hareketli filmi My Piece of the Pie, Dunkirk’te bir sanayi şirketinde çalışan, üç çocuk annesi France’ı izliyor. Başrollerini Karin Viard ve Gilles Lellouche’un oynadığı sosyal içerikli bu komedide, işinden yeni atılmış bir fabrika işçisi ile bir borsa simsarının birlikte yaşadığı olaylar mizahi bir şekilde aktarılıyor.

DÜNYADA BİR GÜN / LIFE IN A DAY / Kevin Macdonald

Beşinci yıldönümünü kutlayan YouTube, Ridley ve Tony Scott’la işbirliği yaparak internet üzerinden, herkesten 24 Temmuz 2010 günlerini anlatan bir video günlüğü çekmelerini istedi. 192 ülkeden toplam 4.500 saatlik başvuru arasından işte bu film kotarıldı. İskoçya’nın Son Kralı filmiyle adını duyuran yönetmen Kevin Macdonald, Scott kardeşlerin yapımcılığında, “antropolojik bir çalışma” olarak tanımladığı son filmi Dünyada Bir Gün’de insana dair küçük anları, her tür âlemden sessiz, komik, iç burkucu anları bir araya getirdi. Sonuç, günlük hayatın evrenselliğini anlatan, tuhaf olduğu kadar göz alıcı bir kolaj, 21. yüzyıl yaşamının nasıl olduğunu gösteren, uzun metrajlı, müthiş “röntgenci” bir film.

AŞKIN FORMÜLÜ YOK / SIMPLE SIMON / Andreas Öhman

İsveç’in Oscar adayı olan Aşkın Formülü Yok, genç yetenek Andreas Öhman’ın yönetmenliğini yaptığı üçüncü filmi. Filmin kahramanı, abisi Sam kız arkadaşı tarafından terk edilince dünyası altüst olan, Asperger sendromundan muzdarip Simon adında 18 yaşındaki bir genç. Hastalığı nedeniyle aşk ve duygu hakkında bir şey bilmeyen Simon, parlak zekâsını kullanarak tamamen bilimsel yöntemlerle abisi Sam’e yeni bir sevgili bulmayı kendine görev ediniyor.

GÖKTEN BİR UYDU DÜŞTÜ / LE SKYLAB / Julie Delpy

Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen ve şarkıcı Julie Delpy, 2007 yılında büyük ilgi gören
Two Days in Paris / Paris’te İki Gün ve The Countess / Kontes’in ardından son filmi
Gökten Bir Uydu Düştü ile Filmekimi’ne konuk oluyor. Delpy, filmin başrolünü de üstleniyor. Filmin öyküsü 1979’da, babaannelerinin doğumgününü kutlamak için Fransa’nın Brittanny bölgesindeki bir evde, yaz tatili sırasında bir araya gelen geniş bir ailenin iki gününe odaklanıyor. Gökten Bir Uydu Düştü, eğlenceli, insanın içini ısıtan, bir aileyi üç nesil boyunca izleyen dokunaklı bir komedi.

UYUYAN GÜZEL / SLEEPING BEAUTY / Julia Leigh

Avustralyalı roman ve senaryo yazarı, yönetmen Julia Leigh’in kendi romanından beyazperdeye uyarladığı Uyuyan Güzel, “tuhaf bir cinsel kâbus” olarak tanımlandı. Filmin kahramanı, okul masraflarını karşılamak için tıbbi denek olmaktan arada bir fahişeliğe kadar çeşitli işlere girip çıkan Lucy. Uyuyan Güzel, Cannes jürisinde yer alan Jane Campion’ın sözleriyle “varoluşçu sinemanın çağdaş bir örneği, yürek yakan, korkutucu, şaşırtıcı ve güzel bir film”.


FİLMEKİMİ BİLETLERİ NE ZAMAN, NEREDE?

Filmekimi biletleri, 1 Ekim Cumartesi saat 11.00’den itibaren;

- Biletix satış noktaları,
- www.biletix.com,
- Biletix çağrı merkezi (0216) 556 98 00 ile
- Atlas, Beyoğlu ve City’s gişelerinden satışa sunulacak.

Filmekimi’nde hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30, 16.00) sadece 5 TL.

Haftaiçi 19.00 ve 21.30 seansları ile hafta sonu tüm seanslar tam 14, indirimli 8 TL.


Filmekimi boyunca filmleri en büyük indirimlerle ve öncelikli olarak izleme şansı Lale Kart sahiplerinin olacak. Lale Kart sahipleri biletlerini % 25’e varan indirimlerle alacaklar.
Lale Kart sahipleri için ön satış günleri 28, 29 Eylül ve 30 Eylül.

alinti:
Haberturk 
Avrupa Sinemasi

Yemin Töreni

video




Kardesim vesilesiyle, yemin töreni ve yemin metni nasil birseymis, ben de ilk kez sahit oluyorum.
Hos, burada bu yemini ettikten sonra, bazilari lojman tamir ve bakimi yapacaklar ama olsun, herseye ragmen, cocuklarini, milli bayramlardaki gibi izlemeye gelen veliler icin oldukca heyecanli ve coskulu.

Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...