Cuma Namazı Kılan Genelkurmay Başkanı Talebine Dair

Tarih de atalim;

29 Temmuz 2011 Cuma günü, TSK'nin komuta kademesi -Jandarma Genel Komutani haric- istifa etti.

Bu istifalari 'Oh be, nihayet!' diye alkislayanlarin degisik  bakis acilarindan kaynakli, cok farkli yorumlari dolasiyor ortalikta. 

Kimi, bu istifalari sivil demokrasinin galibiyeti olarak nitelendirirken, kimileri TSK'nin üst kademesinin, sayilari her gecen gün artan tutuklu arkadaslari icin hukumete nihayet posta koyabildigini ve bunun onurlu, hatta cok gecikmis gerekli bir davranis bicimi oldugunu soyluyor...

Hukumeti alkislayanlarin gelecege yonelik beklentileri, (takip edebildigim kadariyla), bundan sonra cok farkli bir doneme girecegimiz, DARBE  kelimesinin esamesinin bile okunmayacagi, komutanlarin hukumetin memuru olarak calisacaklari vs vs vs  seklinde..

Birkac yerde rastladigim yorumda ise 'Basbakanla ayni safta cuma namazi kilan bir Genelkurmay Baskanimiz olsa fena mi olurdu yani' diyor sade vatandas..

Bence hic bir sakincasi yok!


Genelkurmay baskanimizin (nedense boyledir ya hani, kameralara gostere gostere) cuma namazi cikisinda, bir cami onunde ayakkabilarini giyerken corapli goruntu vermesinden kesinlikle rahatsiz olmam.

(Ben de mümkünse, bir kadin, hatta karni burnunda hamile de olsun lütfen, o halde kita selamlayanini gormeyi cok isterim sahsen! ) 


Bunu arzulayan vatandasa, 'namaz kilana, esi basörtülü olana vb. müdahale etmeyen, yasaklamayan, fislemeyen, ordudan atmayan' komutan tipi yeterli olmuyor artik bakin, bizzat alnini secdeye koyanini, ekranlardan da olsa gormek istiyor.

Tipki, Cankaya'da 'basortulu first lady' gormek isteyenler gibi is hepten inada bindi cünkü..

(O zaman da baska bir kriter yoktu istenen. Belki de hic gitmedigi/ gidemedigi Nisantasi'nda geziyor olmasi, kendisinin konfeksiyon atelyesinde aldigi asgari ucretinin bile yetmeyecegi  bedelde ayakkabilarla goruntulenmesi, cok pahali yuzukler takmasi filan muhim degildi kesinlikle! Sirf inada binaen, basinda ortu olmaliydi, oldu da nitekim. Etki-tepki mekanizmasi bu sonucu dogurmustu.. )

Simdi de ayni..

Peki, bu hale durup dururken mi geldik?

Elbette hayir..

Bizden onceki nesilleri silindir gibi ezip gecen darbeleri, Yassiada travmalarini, 12 Eylul zindanlarini   bi kenara koysak bile; askerin bu topraklarda her daim estirdigi nefesini surekli ensemizde hissetmemiz, uzerine vazife olmayan her konuda toplumu terbiye etme gorevini ustlenmesiydi insanlari bu kadar bileyen!

Askerden en cok solcular ve dindarlar cekti deniliyor.. Dogruya dogru, bize tehdit olarak sunulan komunizmin yerini seriat aldiktan sonra, hepimizin ordan burdan dinledigimiz, okudugumuz acikli hikayeler aldi basini gitti.

Orduevlerine, hatta GATA'ya hasta ziyaretine bile alinmayan basortululer, eslerinin baslarini actirmak zorunda kalan rutbeliler, icki masasinda alkol almaya zorlananlar, askeri okullarda yapilan tuhaf kontroller (dizlerde namaz nasirindan tutun, kollardaki killarin yonune kadar), sirf dindar oldugu icin 28 Subat doneminde issiz kalan Iskender Pala naifligindeki adamlar ve lojmanlarda yasananlar, daha neler neler..

Mesela surada   bahsedilen bir rapordaki listeye bakinca, insanin sinirlenmemesi elde degil!

Eş veya kız çocuklarından peruk kullandığı izlenimi edinilen var mıdır?
Aileye ait fotoğraf albümünün incelenmesi sonucu tespit edilen menfi hususlar var mıdır?
Evde hangi markalar kullanılıyor?
Evde alkollü içki bulunmakta mıdır?
Kolonya / gülsuyu ikram edilmekte midir?
Kütüphanede / evde bulunan yayın ve dokümanların (kitap, dergi, gazete, kaset, CD v.s.) adı, yazarı, konusu nedir?
Ev ve gıda amaçlı kullanılan malzemelerin markaları nelerdir? (Deterjan, tuz, bisküvi, beyaz eşyalar v.s.)
TV’de hangi kanal izlenmektedir?


Basortusu baglama seklini tarif eden komutan mi olur!

Hatirlarsaniz bu kadar yüz göz olundu milletle ve bunu yapanini da gorduk zamaninda..

Her neyse, geldi gecti.

Madem artik devran dönüyor, (en üst kademe olarak Pensilvania'yi tanimadigi ve oradan emir almadigi surece), bir de hukumetin istedigi ve sectigi komutanlari deneyelim, bakalim neler degisecek!

Zaten PKK ile mucadeleyi de polise verdiler, dört tarafimiz düsmanla cevrili filan da degil, o meshur 2, 5 savas teorisi de cöktü, [garibim Yunanistan'in bizimle ugrasacak hali yok, Suriye deseniz kendi derdinde, Rusya ile iyiyiz, ABD dost ve muttefik(!)] e, bundan sonra orduya kalan sadece dis tehditlere karsi kendini gelistirmek olacaktir ve bence artik mazlum tarafina da kendisi yerlesecektir..

Kim olursa olsun mazlumdan yana tavir almak isteyen bizler de,  bundan boyle, aklimizi ve vicdanimizi pusula yapip, Mahir Kaynak'in bugunku yazisinda vurguladigi su soruyu  da
Darbe yapacak olsam bu kadar insana haber verir miydim yoksa birkaç kişi aramızda karar alır gerisi süreç içinde emirlere uyarlar mıydı? Zaten yetişme ortamları bu sürece uygun olduğu için herhangi bir sorun da çıkmazdı. 
sorup,  haksiz yere tutuklanan insanlarin haklari icin mucadele etmekle mesgul olurken 'darbeci' sifatindan da kurtuluruz hem..

Ama, en ideali (eger akil sagligimdan suphe etmeyecekseniz) Harry Potter'in final filmi, 'Ölüm Yâdigârlari-2' deki saldiri esnasinda, Hogwarts'in uzerinde büyüyle olusturulan koruma kalkani benzeri manyetik bir kalkan kullanmak olurdu sanki;)

Hogwarts Savasi, büyü kalkani olan sahne gif


Dusunsenize, ulkenin uzerini bu koruyucu manyetik kalkan bir anda kapatiyor ve hickimse size saldiramiyor. Ne askere, ne orduya gerek kalirdi, ne de bu kadar tantanaya.!

Ne guzel, bas dugmeye, zzzzt kapat kalkani..

Keske hayat bayram olsa, bizler de büyücü..

Tahtacı Fatma

fotograf: wikipedia-tahtacilar basligindan
Alevilerin özlük haklari konusunda orda burda bik bikleyip dururken; 'onlarin yasam tarzlari ve seriatlari hakkinda zerre kadar bilgi sahibi olmamak' ayibimi daha önce itiraf etmis ve bu zamana kadar sürmüs olan bu kayitsiz, hatta saskin halime bir son vermek niyeti vesilesiyle okudugum, ince ve eski bir kitabin sayfalarini da paylasip, arsivlemistim surada(link)..

Bugün de, farkli zamanlarda olmak üzere üc kez izledigim ve cok sevdigim 1979 yili yapimi bir belgesel filmi paylasayim istiyorum..

Tahtacilar(link) hakkinda wikipedia'dan ve baska pek cok siteden okumalar yapmak mumkun fakat hicbiri bu belgeseldeki insanlar kadar somut ve etkili olmuyor inanin.

Iyi seyirler..


1979 Uluslararası Çocuk Yılı vesilesiyle gerçekleştirilen Tahtacı Fatma belgeseli, 12 yaşındaki bir "tahtacı" kızının Toroslar’da yaklaşık 2000 metre yükseklikteki ormanlarda çok zor koşullar altındaki yaşamını, özlemlerini ve bilinç altındaki bir büyük "korku"yu yansıtıyor.

Yurdumuzdaki çocuk işçilerin az bilinen ama yaygın dramını Tahtacı Fatma ile simgelemeyi ile amaçlayan belgesel, aynı zamanda, Orman Bakanlığı hesabına ağaç kesimi ve tomruk nakli işinde çalışan, sosyal güvenceden yoksun, unutulmuş bir emekçi grubunun sorunlarını irdeliyor.

Belgeselde tahtacılar’ın günlük yaşamlarının yanı sıra, tahtacı folklorünün en önemli öğelerinden biri olan Semah Oyunu da sergileniyor.

Tahtacı Fatma, Uluslararası 3. Balkan Film Festivali Birincilik Ödülü (1979), Uluslararası Şam Film Festivali Gümüş Kılıç Ödülü (1979), Antalya Film Festivali Altın Portakal Ödülü (1979) ve T.C. Kültür Bakanlığı Kısa Film Yarışması Birincilik Ödülünü (1979) kazandı.



Tahtacı Fatma from moi on Vimeo.

Yönetmen: Suha Arın
Yönetmen Yrd. ve Kurgu: Nesli Çölgeçen, Cemal Karman, Kemal Sevimli, Yalçın Yelence
Görüntü Yönetmeni: Hasan Özgen
Kamera: Savaş Güvezne
Müzik düzenleme: Mehmet Erenler, Nevit Kodallı
Format: 35 mm Renkli Film
Süre: 28 dk.
Yapım Yılı: 1979

Asmalı Mescit "Burdan şuraya kadar özgür"

Fotograf: Radikal Gazetesi'nden
Asmali Mescit'in, aksamdan sonra nasil bir atmosferinin olduguna dair paylasabilecegim herhangi bir gözlemim yok. Aslina bakarsaniz, o saatlerde, gidip görebilme ihtimalim de neredeyse sifira yakin..

Bu yüzden, Ramazan ayina birkac gün kala gündeme yerlesen ve toplumun her kesimini olmasa bile, belli bir kesimini rahatsiz ettigi cok acik olan,  bu 'masa kaldirma, isgaliye vs.' haberlerinin aslinin astarinin ne oldugunu, ancak, oranin gercek sakinlerinin anlattiklarindan takip etmeye calisiyorum..

Simdilik edindigim izlenim;  sayilari az da olsa, muhiti mesken olarak benimseyip, yerlesip, yillardir orada oturan insanlarin, son zamanlarda  cok populerlesip, haddinden fazla kalabaliklasan bu sokakta, artik huzur icinde yasayamadiklari ve özellikle sabahlari kapilarinin önüne ciktiklarinda, karsilastiklari cöplerden ve pislikten son derece rahatsiz olduklari seklinde..

Nitekim, henüz ortada bu tartismalar yokken, Bilgi Universitesi ögrencilerinin yüksek lisans ödevi olarak hazirladiklari, 20 dk'lik, Asmalı Mescid "burdan şuraya kadar özgür" filmini (asagiya da yükledim) özellikle 12:07 dk'dan itibaren izlerseniz; fotograf sanatcisi Selda Asal'in ve mahalle sakini Gülsün Sani'nin sikayetci olduklari seylerin ve kisisel mücadelelerinin, gayet insâni oldugunu görüyorsunuz..

Selda Asal, oraya sonradan ve bu halini bile bile yerlesmis biri degil. Aksine, 90'li yillarda, bir sanatci komünü olusturmak icin elverisli bir yer oldugunu hayâl ederek secmis.

Bir cilahânede Rahmaninof'un piyano concertosunu duyup, cilaciyla yaptigi bir bucuk saatlik sohbeti ve orada gördügü orjinal resimleri, kapicilarin kitap okuyor olmasini, acaipligi vs. bu sokaga yerlesmesinin en önemli nedeni olarak anlatiyor..

Son dönemde, 'rant sahibi' diye tanimladigi bu insanlarla, evinin önüne koyduklari otuz masa, (yaninda pislik, cöp, gürültü, yozlasma, yipranma) yüzünden  karakolluk olan Asal;  basörtülü/ dindar biri olmadigina göre, bu kavganin altinda, bu yönde bir bit yenigi aramanin ve belediyenin islamci olmasina dair manidâr yorumlar yapmanin insafsizlik olacagini düsünüyorum..
Zaten, Beyoglu belediyesinin yaptigi aciklamada da, son yedi  ayda, 1066 adet sikayet aldiklarini, bunun 868'inin cöplerle ilgili oldugu belirtiliyor..


Bir zamanlar, ressamlarin, sanatcilarin, (hatta Necip Fazil'in bile) ugrak yeri olup; Refik'te, Yakup'ta demlendikleri, entelektüel muhabbetlerin döndügü yer olarak tariflenen Asmali Mescit sokagi, tekrar eski dokusuna kavusur mu ya da simdiki dipdibe, g.t g.te oturmak meraklisi, gürültücü aksamcilarin kalabaligi, kimleri, nerelere kacirmistir, tekrar geriye dönerler mi bilinmez ama, aslinda bir süre sonra buranin da modasi gececekti ve bu uygulamalar sadece  hizlandirmis oldu belki de..

Malum, populer kultur dedigimiz bir sey var ve artik hersey bir IN ve OUT kadar yakin ya da uzak hepimize..


dipnot;

*Mescit kelimesi, t ile yaziliyormus. bknz TDK: mescit


*Asagidaki 20 dk'lik ödevi hazirlayan genclerden istenen aslinda 5 dk'lik bir cekimmis. Onlar, 6,5 saatlik goruntu elde etmisler ancak 20 dk'ye dusurebilmisler. Keske geri kalanini da yukleseler ya da bir tivi kanali montajini filan ustlense de geri kalan goruntuleri de izleyebilsek..



İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans Proje öğrencileri çalışması:
Gittikçe muhafazakarlaştığı söylenen bir toplumda yaşıyorken, Asmalı Mescid gibi içkinin ve eğlencenin oldukça serbest olduğu bir bölgenin popüler hale gelmesi konusunu çalışmaya değer bulduk. Kapsamlı bir analiz yapabilmek için, sokaktaki esnaf, bu değişime tanık olmuş Asmalı Mescid sakinleri, bu bölgeye mekan açmış işletmeciler, mekanlara eğlenmeye gelen insanlar ve mekanlarda çalışanlarla birlikte; akademik bir yaklaşım sağlamak ve sosyolojik dinamikleri de anlamak üzere sosyolog ve şehir planlamacı ile görüştük. Yaptığımız görüşmeler, çeşitli / karşıt bakış açıları sağlayarak, Asmalı Mescit’in değişimini ve bu gününü anlamamızda bize yardımcı oldu.

Hazırlayanlar: ÇAĞLA PINAR TUNÇEL, EREN BİRCAN, NAZLI ÇAPAR
Proje danışmanı: AHMET SEL



Asmalı Mescid "burdan şuraya kadar özgür" from eren bircan on Vimeo.

Yuvadaki Şeytan - Milena JESENSKÁ

Dün (3 Temmuz), Franz Kafka'nin dogum günüydü.

Gecen kis okuyabildigim, Milena'ya Mektuplar'indan sonra, tutkuyla asik oldugu kadini, yani Cek yazar Milena Jesenská' yi merak edip,  net taramasi yaparken, evlilige dair bir yazisina rastlayip, cok begenmistim..

Hazir,  meclisteki yemin krizini bile sollayan, magazinel bir evlilik haberi tüm toplumumuzu  mesgul ediyorken (bknz 1, bknz 2, bknz 3, bknz 4, bknz 5),  bu yaziyi paylasayim istedim..



Genelde Kafka’nın sevgilisi olarak tanınan Milena, II.Dünya Savaşı öncesinin Orta Avrupa kültürünün önde giden entelektüellerinden birisiydi. Yaşamının tümünü gerçek bir varoluşçu olarak geçirdiği gibi, gerçek bir varoluşçu olarak da öldü. Zamanın Prag’ının önde giden sosyalist gazetecilerinden biri olan Milena Jesenska’nın Tribuna gazetesinde yayımlanmış 1930 tarihli, Yuvadaki Şeytan adlı makalesi.
Yuvadaki Şeytan
Milena Jesenska (1896-1944)


Bizlerin bugünkü evliliklerimizin tümünün -veya-, hiç olmazsa çok büyük bir kısmının- mutsuz olduklarının iddia edilmelerinin nedeni nedir ki?  

Sual günceldir ve ciddi kaynaklara göre, koca bir edebiyat bu konu etrafında odaklanmıştır, ciddi olmayan kaynaklara göre de , konu five o’clock tea’lerin dedikodularının merkezini oluşturmaktadır. 

 Konu, her yüzü ile, monden gevezeliklerin olduğu kadar felsefe denemelerinin de ilgi odağıdır, biz gazeteciler ise güncel olan bu konu ile ilgilenen ne ilk ne de son kişi olacağız. Vurgulamak isterim ki , bu konu beni gerçekten hep şaşırtır. Bu durum, evliliklerin mutsuzluklarının nedenini bilmediğimizden kaynaklanmış değildir. Benim, esas olarak , kendime hep sormakta olduğum soru, evliliklerin neden mutlu olmalarının gerekliliğidir. Zira, işin esası, budur! İki varlık… iki küçük insan larvası…Yalnız, umutsuzluklarla karşı karşıya bırakılmış, kaçışı olmayan bir varoluşun mateminde… Ürkütürcesine kocaman ve korkunç dünyamızda iki ufacık insan, sabahın dokuz buçuğunda bir apartman dairesinde kapalı… aynı soyadı, aynı beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki zavallı…  

Ve, bunların sade ve sade ikisi oldukları için mutlu olmalarını mı beklersiniz? Bana göre mutlu olmaları umudu ile birbirleriyle evlenen iki kişi, en azından bu kararı vermiş oldukları anda dahi mutlu olma şansına sırtlarını çevirmiş durumdalar. Evlilikte mutluluğu amaçlamak, iki milyona otomobil ya da asalet ünvanı elde etmeyi amaçlamaktan farklı bir şey değildir. Kesin olan tek şey, hesap ile sayıların aşk konularında daima öç almakta olmalarıdır. Başka türlü hareket etmelerinin imkansızlığının bilincinde olduklarında, bu iki kişinin evlenmesinde tek neden, her ikisinin de diğerinin yokluğunda yaşamanın imkansız olduğunu görmeleridir. Bu, olabilir; en ufak bir romantizm, en ufak bir duygusallık, en ufak trajik bir öğe olmaksızın…. Bu, her gün olabilir… Aşk veya diğer herhangi başka ne ad verilirse verilsin, bu dünyanın en güçlü ve de en farklı duygusudur.
Ne var ki , pek çok kişi, yaşamları süresince bundan kaçınır ve de bunu reddeder. İki kişi, birlikte yaşamaları için evlenirler. Evet… Bu husus kocaman, olağanüstü bir şeydir; ancak, neden buna mutluluğun da ilave olması beklenir? Ama, neden insanlar gerçeği süslerden arındırılmış olarak görmek istemezler? Neden yaldızlanmış yalanlar ararlar? Neden ne kendilerinin, ne dünyanın, ne doğanın, ne göğün, ne yazgısının ne de yaşamın kendilerine veremeyeceği ve kendilerinin de beklememelerinin gerektiği, gerekeceği bir şeye bağlanırlar? Neden gerçeğe, dünyaya ait bir anlaşmaya, mutluluk gibi bir romantik fantezileri de eklemeye çalışırlar? Neden karşısındakinden, senin veremeyeceğin şeyi vermesi istenir? Neden, ortak yaşam gibi öylesine büyük, öylesine ciddi, öylesine derin bir olaya “mutluluk vermek” gibi zorlamalar da yapılır?
 
Şayet bizler, evlenmeden önce düşünmeye vakit bulamadığımız bazı konuları hesaplayabilirsek… Mesela, ortak yaşamın tek yaşamdan kolay değil de, daha güç olduğunu… Kolaylıkların tümü yalnız yaşayanlara verilmektedir… Nispi bir sorumluluk, özgürlük, aklımıza estiğinde Avustralya’ya gidebilmek gibi başınıza buyruk olma… Bağlandıktan sonra, size verilmeyen her şeyden vazgeçmeniz gerektiği için de, evlilik çok zordur. Ve işte bu nokta, bugünkü evliliklerin özellikle üstüne çarpıp parçalandıkları temel nedendir: İnsanlar, yetinmek zorunda kalacakları ile vazgeçmeleri gerekecek olanlar arasında doğru-dürüst seçim yapmadan, yahut, başka bir deyimle, vazgeçecekleri hakkında tam bir karar varmadan evlenirler.

Karşındakini tanımak kadar güç bir şey yoktur. Birisini ilk kez olarak, yarım saatlik bir konuşma sonunda tanıyabilmenize karşılık, aynı kişiyi ikinci kez olarak ancak on yıllık bir beraber yaşamdan sonra tanıyabileceğinizi söylersem, abartmış olmayacağımı zannediyorum. Aynı şekilde, evlenmelerinden önce iki kişinin birbirleri hakkında ve her birinin kiminle evlenmekte olduğuna dair bir fikir sahibi olmalarına olanak olmadığı kanaatindeyim. Keza karşılarında bulunan bir kimsenin tüm hareketleri, fikirleri, coşkuları ve inançları ve de şüphe ve katiyetlerini bilseler dahi, daha henüz çoraplarını, uykulu gözlerini, sabahları dişlerini fırçalamalarını veya gargara yapmalarını, bir garsona bahşiş bırakma tarzlarını bilmemekteler. Zira, biri bizi derinliklerde aldatabilirse de, yüzeysel alanda hiçbir zaman aldatamaz. Aynı şekilde, bir evlilik bin bir beklenti yıkımı tehlikesini beraberinde getirdiği gibi, önceden kabullenmekten başka herhangi bir kurtuluş simidinin bulunmadığı beraber yaşamın doğurduğu bulutları da getirir.

Beraber yaşama, aşk adına, karşısındakinin içsel değişikliklerinin yumağında ki her şeyi, milliyetini, politik ve dinsel görüşlerini ve daha bir çok şeyi affetmemizi ister. Bu konuda biraz daha ileri gidersek, karşımızdakinin ufak tefek hatalarını da affedelim. Karenina’vari bu modern histeriden kendimizi kurtararak hoşgörülü bir gözle bu kanat gibi duran kulaklara, kocaman bağlanmış şu kravata bakalım. Herkesin, kendi içinde kendine özgü bir dünyası vardır; o dünya ne kadar kendine özgü ise o kadar tamdır; yetileri ve yetenekleri sayıca ne kadar az ise, onlara o kadar derin ve gerçek anlamda sahiptir; ve şayet tek bir yeteneği varsa, o yeteneği herkes tarafından makbul ve değerli sayılır. Ve, sarışın olan birisinden haftada iki gün esmer olmasını istemeyeceğimiz gibi, aynı şekilde boş kafalı bir ukaladan shimmy dansını sevmesini, bir aptaldan Kierkegaard’ı anlamasını, bir ressamdan matematik ile ilgilenmesini, melankolik bir kimseden şansonetlere katılmasını, yalnız yaşayan birinden gece toplantılarını tertiplemesini de isteyemeyiz. İşte size; insanların bir türlü anlayamadıkları basitin basiti bir hesap.

Genelde, kişiliklerinin derinliklerine kadar inseler de, evliliğin esasının, karşılarındakinin, kendini olduğu gibi görme hakkına kadar varan kişiliğine katlanma olduğunu görmezler. Zira hesabın sonunda, daima karşısındakinden beklenen bir kendinin olma durumunun kabülü mevcuttur. Burada, “buna rağmen”ler söz konusudur. Ve, bizleri mutsuz edenler de hep o “buna rağmenler”dir. Beni, insanların cinsel, ekonomik, sosyal ya da erotik gereksinimlerini karşılayabilmeleri için beraber yaşadıklarına inandıramazsınız! İnsanların beraber yaşamalarının tek nedeni, yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir; dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında , kendilerinin tüm zaaf ve hatalarına rağmen kendilerinin var olmalarını kabul ve tasdik edecek birisinin bulunmasından başka bir şey değildir; cürümden, öç almaktan, kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri için yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey değildir. Zira, gerçekten, bir ev, bir “yuva”nın “koruma amacı”ndan, dünyaya karşı ve özellikle içsel “ayna”ya karşı “koruma”dan başka herhangi nihai ve kutsal bir amacı olabileceğini düşünebilir misiniz? Bir erkeğe bir kadının ve de bir erkeğin bir kadına yapabileceği en büyük lütuf, çocuklara gülümseyerek söylenen bir cümleyi söylemektir; “Seni hiç terk etmeyeceğim!” Bu söz, “ölüme kadar seni seveceğim” veya “ebediyen sana sadık kalacağım”dan farklı değildir. Başkasına karşı namus, gerçeğe bağımlılık, ev, sadakat, karar, dostluk, aidiyet gibi kavramların tümü bu ufak cümlenin içindedir. Şu zavallı mutluluğa karşı sürülen, yerine getirilmesi olanaksız vaatlerdir. Kısacası, kanımca, evliliklerimizin böylesine mutsuz olmalarının nedeni işin kolayına kaçmakta olmamızdır. Çünkü, tutulmayacağı bilinen ve tutulmayacağı için de bir yıl sonra valizlerin toplamasına neden olacak vaatleri kabul etmemiz kolayımıza gelmektedir. Bunun yerine, tutulabilinecek ve dolayısıyla uzun süre tutulacak şeylerin vaadi hem daha kolay, hem daha dürüst olur, diye düşünüyorum. Tüm bu hayali derinlikler, ileride rastlanacak ve seviyeli bir davranışı gerektirecek ilk gerçek güçlük karşısında kırılıp bin parçaya ayrılacak iddialardır. Neden insanlar, hiçbir zaman bir portakal veya bir menekşe demetini, yeni bir kalemi veya bir kese İzmir üzümünü getirip hediye etmeyecek kadar “ilgisiz ve uzak” kalmayacakları vaadinde bulunmazlar ? Neden insanlar, evlenme gecesinin ertesinde ve ondan sonraki sabahlarda sabun ve su kokuları içinde ve doğru-dürüst giyinmiş olarak kahvaltıya ineceklerine dair söz vermezler? Neden insanlar, kızgınlıklarını böylesine aşağı-pis-iğrenç davranışlarla göstereceklerine, kızgınlıklarını açık ve hatta darbelerle dahi olsa daha seviyeli bir şekilde gösterecekleri vaadinde bulunmazlar? Neden insanlar, diğerine ve onun çıkarlarına kendilerinin sanat tarihi, futbol veya kelebek avına verdiklerinden fazla önem verecekleri vaadinde bulunmazlar? Neden insanlar, karşılıklı olarak, birbirlerinin susma özgürlüğüne, yalnız kalma özgürlüğüne, herkesin kendine ait bir odası olma özgürlüğüne saygı gösterecekleri vaadinde bulunmazlar? Neden insanlar mutluluk gibi gerçekleşemeyecek laflar peşinde koşacaklarına, yukarıda sözünü ettiğim o hiçbir zaman yerine getirilmeyen, ancak çok önemli olup yerine getirilmesi mümkün olan “ufak-tefek şeyler”in vaadinde bulunmazlar? Evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine oturtulması gerek. 

Oh , Tanrım! Azıcık acı, azıcık ıstırap, azıcık mutsuzluktan neden böylesine korkuyoruz? 
Hiç olmazsa, bir kez, açık bir gecede yıldızlarla bezenmiş bir göğün karşısında, tam bir içtenlikle kendimizi tümüyle vererek beş dakika için oturmayı deneyiniz. Veya, vadi ve ovaları gökten bakarcasına seyredeceğiniz birkaç dağa tırmanın. Ve, o hallerde, anlayacaksınız ki, mutluluk serabı yerine yaşamın önemini kavrayabilmeniz için tek bir an dahi yeterli olacaktır. Mutluluk! Sanki, mutluluğu ve mutlu olmayı kendimizden, kendi içimizden başka herhangi bir yerde bulabilirmişiz gibi… sanki, mutlu olma yeteneği yazı yazma, şarkı söyleme veya siyaset yapma yeteneği gibi gerçek bir yetenek değilmiş gibi! Bir kişiye arzulamakta olduğu her şeyi veriniz… Kendisini aşkla, hediyelerle, ayrıcalıklarla… isteyebileceği kadar her şeyle doldurunuz… Ve bunlara rağmen, o gene mutlu olmayacaktır. Bir başkasını her tarafını kanatıncaya kadar dövünüz… ve, belki de o kişi yolda taze, nemli, yeşil yapraklarla bezenmiş ve güzelim bir kırmızılıkla dolu bir havuç yığını görüp mutlu olacaktır. İki yaşam şekli mevcuttur. Birisi, sana düşen payı, onu tanımadaki ve de kaybetmede ki imkanlarla imkansızlıkları ve mutluluklarla mutsuzlukları ile dürüstçesine ve cesaretle, tüm cömertliği ve alçakgönüllülüğü ile kabul etmek ise de; diğeri, yazgısını aramak ve elde etmek üzere yola çıkmaktır.Ne var ki, bu ikincisinde insanlar sadece güçlerini, zamanlarını, hayal ve umutlarını, içgüdülerini kaybetmekle kalmayıp kendi öz değerlerini de kaybederler, fakirleşirler… Bunların gelecekleri, daima dünlerinden kötü olacaktır.

Çeviri: Dr. Kriton Dinçmen

Ayse'yi de posete mi koysak, n'apsak!

Biliyorsunuz, "18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte yayın yapılamaz" diyen devletimizin, Kücükleri Muzir Nesriyattan Koruma adi altinda, yürürlükte olan bir mevzuati var.

Suradan okuyabildigim kadariyla, eger satacagimiz sey (dergi, afis, kartpostal, kitap vs.) muzir (bknz:TDK) tanimina uygun görülürse ve bize yapilan tebligattan sonra, eger devletin tanimladigi tarzda bir zarfa, posete neyim koymadan satarsak, devlet babamiz kulagimizi baya bi cekiyor ve para cezasi da öyle az buz degil!


c) (Değişik: 11/5/1988 - 3445/11. md.) Beşinci ve sekizinci fıkralarına aykırı şekilde, zarf veya poşete koymadan veya beşinci fıkrada zikredilen evsafa aykırı zarf veya poşet içinde satanlar.

İki milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Suçun tekerrürü halinde cezanın azami haddi uygulanır.
Evet, 2 milyon ilâ 10 milyon lira arasi bir cezadan bahsediliyor..

Adimiz, Aydin Dogan, Rahmi Koc filan olmadigina göre, böyle bir ceza alan herhangi birinin caninin yanmamasi zor..

Sözkonusu yayinin toplatilmasi, imha edilmesi de cabasi!


Iste, son günlerde, Ölüm Pornosu  kitabinin cevirmeninin alti saat ifade vermek zorunda kalmasi ve adindan yeni haberdar oldugum mizah dergisi Harakiri'ye de,  iflas ettirecek buyuklukte bir ceza verilmesinin haber olmasiyla biraz daha dikkatimizi ceken bu mevzuati, azicik mercek altina alalim istiyorum..

Benim gözüme ilk carpan,  kendi ruh sagliklarini riske atma pahasina(!), kücüklerimizin maneviyatini koruyan, muzir kurulu seyimiz..

(Benzer fedakarligi, TGRT kanali varken, gün boyu yabanci film izleyip, muzir sahne makaslayip maas alan bir yakinim da yapiyordu ve cemaat yurtlarinda izletilecek, öpüsmesiz, sevismesiz uygun filmleri secmek icin ugrasan, nice fedakâr agbiyi de bu vesileyle saygiyla anmadan gecemeyecegim tabii.. )

Evet, bu yüce kurul, bknz kimlerden olusuyormus:
Kurul;
a) (Mülga: 14/7/2004 – 5218/2 md.)
b) Başbakanlık tarafından en az onbeş yıl kamu hizmeti yapmış kişiler arasından seçilecek bir üye,
c) Adalet Bakanlığı tarafından idari nitelikte görevlerde bulunan hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından seçilecek bir üye,
d) İçişleri Bakanlığı tarafından üst kademe yöneticileri arasından seçilecek bir üye,
e) Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından,Talim ve Terbiye Kurulu üyeleri arasından seçilecek iki üye,
f) Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca tıp dalından seçilecek bir üye,
g) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, güzel sanatlar dalında ün yapmış kişiler arasından seçilecek bir üye,
h) Yüksek Öğretim Kurulunun, sosyal bilimler dalında akademik kariyer yapmış ve en az doktor unvanını almış üniversite öğretim elemanları arasından seçeceği bir üye,
——————————
(1) Bu hükmün uygulanmasında ek 2 nci maddeye bakınız.

i) Diyanet İşleri Başkanı tarafından Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri arasından seçilecek bir üye,
j) Ankara, İstanbul ve İzmir Gazeteciler cemiyetlerinin tespit edecekleri birer basın mensubu aday arasından Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünce kura ile tespit edilecek bir üye,
Olmak üzere 10 üyeden teşekkül eder. (1)

Özetlersek, muzir kurulu denilen zümre; on bes yillik bir devlet memuru, iki MEB mensubu, bir Icisleri Bakanligi mensubu, bir hakim ya da savci, bir TIP doktoru, bir sosyalbilimci akademisyen, bir ünlü sanatci, bir ilahiyatci, bir de gazeteciden mütesekkil..

Bunlarin, saglam ahlâki alt yapilari olan,  aptesli(!) namazli, mümkünse gümüs yüzüklü, yasini basini almis, andropozlarini kazasiz belasiz harama bulasmadan atlatabilmis,  örnek sahsiyetlerden mi secilecegi konusunda birsey belirtilmemis haliyle..

Biz bunu, gayri resmi ön prosedür olarak kabul edelim simdilik..

Yani,  hersey,  bu muzir kurulunun beyin nöronlarinin o yayin karsisinda verdigi sinyallere göre neticeleniyor..


Diger yandan, yasim +18 oldugundan ve bu 'muzir' lafini da ardarda kullaninca, ister istemez  muzirlik edesim  de gelmiyor degil...

Edip, rahatlayayim madem ve alternatif bir muzir kurulu listesi yumurtlayayim  size ;)

Mesela benim kurulumda:

ilahiyatcimiz Zekeriya Beyaz, Tip doktorumuz Haydar Dümen, ünlü sanatcimiz Bedri Baykam, gazetecimiz Ayse Arman, sosyal bilimcimiz Bülent Somay ya da Atilla Yayla, onbes yillik kamu görevlimiz de Kamer Genc oldugu takdirde cogunlugu sagliyoruz ve hem piyasamiz hem de genclerimiz diledigi kadar muzir nesriyata tika basa bi doyuyorlar..

Ha, aclar mi derseniz, valla, birilerinin kulagina kar suyu kacirmak istemem ama, bu mevzuata göre, benim Tumblr'da  farkettigim liseliler; her gün, bilumum muzir nesriyata maruz kaliyorlar ve bunu da anladigim kadariyla kendileri tercih ediyorlar.

Hersey, bir tik ve follow butonuna bakiyor cunku;)

Zaten, birakin tumblr'i filan bi kenara, maksat 18 yas altinin maneviyatini korumaksa eger, posete konulacak coook insan var bu memlekette..

Mesela, köse yazari iki Ayse'mizden baslayabiliriz hemen;)


Saka bi yana, bu kurulun varligiyla dalga gecerek bir yere varamayacagimin farkindayim ve  esasen suraya varmaya calisiyorum.

Bu satirlari karaladigim tarihte, teknoloji ve iletisim imkanlari bunca gelismisken, ortada yasaklanmis fakat hepimizin arsivine girebilmis bir 'Imamin Ordusu' kitabi ornegi ve bunca film de varken, isteyen bu tür engellemeleri asar ve napar eder o muzir seye ulasir zaten.

Yani, ne karar verecegi, sahip oldugu dünya görüsüne endeksli olan kurulun varligi bastan sona mantiksizlik ve sözkonusu materyale ilgiyi arttirmaktan baska bir ise de yaramiyor bence!

Madimak'i Biz Yaktik

Ugur Mumcu öldürüldügünde, yakin akrabalarim protesto yürüyüsüne katilmislardi ve babamlarin diyaloglarina kulak misafiri oldugumda, kesin emin olduklari bir sey vardi ki; sukiasti seriatcilar yapmisti..

It izi ile at izinin birbirine karismis oldugu bir donemde, boyle dusunmeleri hic de abes degildi elbette..

Nitekim; 2 Temmuz 1993'te, Sivas Olaylari diye tarihimize kazinan, her yil üzüntüyle andigimiz, o menfur yakilma hadisesinin arka planinda da, aslinda kimlerin oldugunu, 'kesin sunlar yapti' diyecek kadar bilmiyoruz henüz..

Evet, görünen planda birtakim isimler var.  Bu isimleri savunan,  milletvekili olmus, bakan olmus, ünlü avukatlari da var.

Üstelik,  alisik olmadigimiz birsey de degil!

Yakin tarihimizde,  mezhepsel ayriligimizi sürekli kasimis birileri ve Maras'ta, Corum'da cok kanli tecrubeler yasamisiz millet olarak.

Fakat, o olaylarin arka planinda da kimler var, kuklalarin ipleri kimlerin ellerinde, hep karisik, hep karanlik!

Ne derece dogrudur emin degilim ama, Özgür Gündem gazetesinde söyle bir röportaj yayinlanmis.

'Madimak'i biz yaktik' diyen, bir özel kuvvetler mensubu konusmus.

Lafi daha fazla uzatmadan, okumayanlar icin asagiya alintiladim..

Buyrun:


Bir Özel Harp Dairesi üyesi üst teğmen H.Ç, İngiltere’de, İsrail ve ABD’de eğitim görüyor. Üst teğmen Özel Harp Dairesi’nin yapısı ve Sivas katliamını anlatıyor:

“Helikopterle geldik ve Sivas’a 11 km kala bir mezraya indik. Askeri haritalarda koordinatları 58’e 47… 13 kişiydik herkes ikişerli gruplara ayrıldı… Üç yazar özel hedefti başlarında da Aziz Nesin vardı… Duyum Jitem’den geldi… Bizim bölgede yaptığımız en büyük olay insanların Madımak oteli önünde toplandığı zaman taşı atmamız ve geri çekilmemizdir….”

Gerçek ismini kullanmak istemiyor. Önemli konularda çarpıcı açıklamalar yapıyor. Kendisi ile ilgili şu bilgileri veriyor: Üsteğmen. Kıdemli üsteğmen iken Türkiye’den firar ediyor. Orduya katılma gerekçesi ile yaşadıkları farklı. “Ben askeriyeye çoluk çocuk öldürmek için girmedim. Askerin askere eziyet etmesi için girmedim” diyor ve bu yüzden konuşmak istiyor. Biz değil o bizi buldu. Anlattıkları önemli. Ama bizim için bir iddia.

Babası subay. Yurtdışında görevli. NATO bünyesinde çalışıyormuş. 1982 senesinde Türkiye’ye dönüyor. 1986 yılında Kuleli Askeri lisesine giriyor. 1993 yılında mezun olup çeşitli yerlerde görev yapıyor. Anlattığına göre “emre itaatsizlik ve üste silah çekme” gibi disiplin suçu işliyor.. Öğrencilik döneminde bir kez, mezun olduktan sonar ise 2 kez ceza almış. Askeri deyim ile “diskotek” cezası almış, ardından”1993 yılının başlangıcında Ankara Genelkurmaylık Özel Takımlar Komutanlığından davet aldım” diyor. Direkt Özel Harp Dairesi Başkanlığından. İlginç detaylar anlatıyor.

İNGİLTERE’DE YABANCI DİL ÜZERİNE UZMANLAŞMA EĞİTİMİ
İngiltere’de “yabancı dil üzerine uzmanlaşma” adı altında eğitim görüyor. Kendisi ile beraber 26 kişi. 1989’da eğitim görmüş. 8,5 ay sürmüş eğitim. Kod ismi kullanıyorlar. Sadece üst düzey rütbelilerin ismi var diyor. İngiltere’de Kıdemli Binbaşı Bekir Çelik ismini veriyor. Daha sonra 1991 yılında Kıd. Bnb. Bekir Çelik ile Japonya’ya teknik Elektronik sistemler üzerine uzmanlık eğitimi alıyor. Bu eğitim program üzerine detay vermiyor. Bilgi verenlerin başı büyük belaya giriyor!

İSRAİL’DE PATLAYICI EĞİTİMİ
İsrail’de 1993 yılının ilk iki ayında patlayıcı üzerine eğitim görüyor. Kıd. Yüzbaşı Mehmet Keskin var. Gübreden C4 patlayıcılarına kadar zaman ayarlı eğitim. Garip bir İsrail ismi veriyor. 13 kişi görmüş eğitimi.

ABD’DE KONTGERİLLA EĞİTİMİ
Daha sonra 1996 yılının sonunda ABD’ye gidiyor. 3 aylık kontrgerilla eğitimi alıyor. Manhattan’da. Üst Teğmen İlker Özkay ve astsubay Şahin Atmaca, kıdemli başçavuş Fikret Akbulut isimlerini veriyor. Amerika’nın CIA bölümünden Brown Downs adlı birinin ismini veriyor. Kontrgerilla eğitimlerinde destek olmuş. MP 75 silah eğitimi almış. Silahın özelliğini anlatıyor: Fünyeli patlayıcı özelliği olan bir silah. Türkiye’de gördüğü eğitimden “farklı bir eğitim” diyor. Plastik mermi, boyalı mermi ve sonra gerçek mermilerle eğitim almışlar. Hatta iki kişinin eğitim sırasında yaralandığı bilgisini veriyor. Meziyet, dayanıklılık. Dağ başında 3 ay kendini koruyacak ve ayakta kalacak duruma getirilmesi hedefleniyor.

RUSYA’DA DA EĞİTİM VERİLİYOR
Son dönemlerde aldığı duyumlara göre Rusya’da da eğitim verildiğini söylüyor.

Daha sonra Manisa Aksaz’da SAS komanda eğitimi almış. 25’e kişilik timlerle eğitim alıyor. İskender Tarlan isimli bir subay. Ordudan sakatlıktan emekli olmuş. Yurt dışındaymış.

SAS eğitiminden sonar Manisa Kırkağaç’da 3aylık eğitim alıyor. Fikret adlı bir binbaşı. Kendi deyimi ile “manyak” özelliği alan birinden eğitim almış. “Eğitim sürekli bir hal” diyor. Bitmiyor. Makinanın yağlanması gibi, askeriyede eğitim. Sürekli devam ediyor. Daha sonra bölgeye gönderiliyor. Yani Kürdistan’a gidiyor. PKK temel olarak hedefleniyor. PKK’ye destek verdiği düşünülen herkes hedefteymiş.

Özel Harp Dairesi’nin emrinde çalışan bu asker Sivas’taki Madımak Otelinin yakılması konusunda çok çarpıcı açıklamalarda bulunuyor.

ÖZEL HARP DAİRESİ’NİN ASIL KURULUŞU 80’Lİ YILLAR
İlişkide olduğu isimleri ise şu cümleler ile anlatıyor: Fikret Altıoklar, o dönem jandarma teknik istihbarat daire başkanı olan Hasan Atilla Uğur Hurşit Tolon daha sonra olaylara intikal etti. 94 senesinin sonunda... “Yapılmaması gereken şeyler yapıldı” diyor.

Özel Harp dairesinin özelliğini anlatıyor: 

“Buz dağının altında bulunan isimler vardır, bu listede bulunan kişilerden yaklaşık altı tanesi buzdağının altında bulunan isimlerdir. Sizin medyada tanıdığınız insanlar buzdağının üst yüzüdür. Özel harp dairesinin asıl kuruluş dönemi 80li yıllardır. Sağ sol davalarından. Özel harp dairesi size bayağı eğitim verir. Kendi örgütünün içine kimseyi almaz. Ve eğittiği insanlar genelde kimsesizlerdir. Örgütleme şemasında bir baş dört tane alt rütbeli subay ve bunlar dediğim gibi hepsi subay statüsünde olan insanlardır. Başta bulunan insan cumhurbaşkanı ve genelkurmay başkanı dahil kimseyi tanımaz.”

ÖZEL HARP DAİRESİNİN BAŞINDA KİM VAR?
Özel Harp Dairesinin başında kim var sorusuna şu yanıtı veriyor: “Şöyle söyleyeyim milli güvenlik teşkilatı toplandığı zaman verilen bir birifing vardır. Bu birifingte orduda rütbe alacak subaylar ya da kademeli olarak başbakanlık ekonomi bakanlığı dışişleri bakanlığı gibi. Bu tür olayları belirleyen bir kurumdur. Ve bu insanların belirlediği kişiler dışında hiç kimse bir yere gelemez Türkiye’de.”

ANITKABİR’İN ALTINDA DA BİR BİRİM VAR
Özel Harp dairesinin nerede olduğu ve kaç kişiden oluştuğunu ise şöyle anlatıyor: “Ordunun içinde bu 200 kişinin haricinde kullanılan insanlar da vardır. Eğitim kademeleri vardır. Bu 200 kişilik birim Türkiye’nin beyni diyebileceğimiz birim. Burada çalışan görev yapan insanların hepsi üst statüde olan insanlardır. Genelkurmaylıkta sadece bir birimleri var bildiğim kadarıyla ama Ankara’da Anıtkabir’in altında bir birimleri var. İstanbul’da var Erzincan’da bir ara kurulması düşünülüyordu ama kuruldu mu bilmiyorum. Üçüncü ordu komutanlığının arka tarafında düşünülüyordu ama zannetmiyorum. İstanbul’da birinci ordu komutanlığında birinci ordu komutanlığı binasının arka tarafında.

İstanbul’daki binaya izin günlerinde geliyordum. Beni kurmay bir albay Faik Ataman kapıdan gelip alıyordu. Birime girdiğimiz zaman zaten girişte cep telefonlarımız dahil herşey kapatılıyordu. İçerde gerekli konuşmalar yapılıyordu rapor vereceksek raporumuz veriliyordu ve sorularımız cevaplanıyordu.”

LİSTEDEKİ İSİMLERİN YÜZDE 80’İ AYDIN YA DA ÜNİVERSİTELİYDİ
Faaliyet alanlarında temel konseptlerinin sivil infazları gerçekleştirmek olduğunu söylüyor ve çalışma sistemlerini şöyle anlatıyor:

“Sistem şuydu. 93 senesinde kurulum başladı. 93 senesinde bölgeye farklı birimlerden insanlar gönderildi. Ben bu insanlardan bir tanesiydim. Gönderilen birinci takım ve ikinci takım hepimizi anti terör, kontgerilla eğitimi almıştık. Ve patlayıcı uzmanlığı eğitimi almıştık.

Bizim gidiş konseptimiz bölgede ilk başta bir kaos ortamı yaratmak belli başlı isimleri infaz etmekti 93’teki kurulum amacı 94 yılına kadar tamamen sivil insanları hedef aldı. Bu insanlar dağda bulunan gerilla değildi. Seçilen insanların zaten listeye baktığınız zaman yaklaşık yüzde 80’i aydın insanlar üniversite mezunu ya da üniversitede okuyan insanlardı.

Gir böl parçala arkasından birimi koy sevdir ve yönet. Örnek Tunceli bölgesinde yaklaşık bir ay içerisinde işlenen 30 cinayet. Tunceli’de karakola 300 metre mesafede bir insan kafasından vuruluyor. Bölge OHAL bölgesi vurulduğu saat 8 ve faili meçhul bulunamıyor. Affedersiniz tuvalete bile gitmek için askerden izin aldığınız bir bölge. Okulların yakılması at pazarı ve un fabrikasının yakılması var.

25 KİŞİLİK TİMİN BAŞINDA
Bölgede her tim 25 kişiden oluşur. Birinci timin başkanı bendim. Emir komuta merkezinden bir kişi geride bırakılır geride kalan 24 kişi 12 gruba ayrılır. İkişer kişilik gruptur ve birbirine zimmetlidir.

Üç tim çıkartıldı. Üç tim 75 kişidir. 75 kişiden birer kişi komuta merkezine bırakıldı. Bu kişiler iletişimi sağlar.

Timlerin hepsi özel harp daire başkanlığından emir alır. Timlerdeki insanlar birbirini tanımaz bizim timimiz kurt timi idi. Şahin ve atmaca vardı.

“DEV GENÇ’TEKİ İNSANLARI BİRBİRİNE DÜŞÜRDÜK”
Benim direk emir aldığım kişi 93’te Teoman Komanoğlu arkasından Osman Önal geldi. Osman Önal bölgede pek ılımlı karşılanmadı açık söylemek gerekirse Osman Önal’ın halka karşı çok büyük bir eğilimi vardı. Özel harp daire başkanlığının istediği sistemi uygulamak istemeyen bir insandı.

Tunceli’de olaylar yaptık. Elazığ’da Tokat’ta Sivas’ta yaptık. Tokat’ta Dehap’lı gençler vardı. Dev Genç denen örgüt vardı. Dev Genç’teki insanları birbirine düşürdük.

SİVAS KATLİAMINI ÖZEL HARP DAİRESİ ÖRGÜTLEDİ
Sivas’ta bir otel yangınına sebep olduk. Madımakta biz o zaman Erzincan’da idik. Poligon birliğinde ordu komutanlığının hemen arka tarafında. O zaman Teoman koman vardı ve ordu komutanı bizzat poligon birliğine gelip bir birimin Sivas’a gitmesi gerektiğini söyledi. Helikopterle geldik ve Sivas’a 11 km kala bir mezraya indik. Askeri haritalarda koordinatları 58’e 47.

İki gün öncesinde ordaydık madımak otelinin olayları çıktığı dönemde. Bizi oradan iki otobüs aldı. İki grup halinde dağılım yapıldı. İlk etapta biz birinci tim şehir merkezinin dışında bırakıldı.


13 kişiydik herkes ikişerli gruplara ayrıldı. Bir kişi geride bırakıldı. Ve dağılım yapıldı 6 grup halinde dağılımımız yapıldı. Halkın arasında baya bir dolaşıldı Sivas otogarda kontroller yapıldı. Kervan denen bir bölge var otogarın üst tarafında özellikle İslamcıların bulunduğu bölge. Amaç insanları oraya adapte edebilmekti. Madımak otelinin çevresine o dönem Aziz Nesin askeriye hakkında çok yazılar yazmıştı ve bulunan insanlar da askeriye hakkında çok bilgi sahibi olan insanlardı ve ellerinde bulunan bazı belgeler olduğu söylendi. Bize belgelerin imha olması gerektiği söylendi. Üç yazar özel hedefti başlarında da Aziz Nesin vardı. Duyum Jitem’den geldi.

İSLAMCILARIN İÇİNE GİRMEK ÇOK BASİT
İslamcıların içine girmek çok basit iki külhüallah bir bismillah çekersiniz İslamcıların içindesiniz. İslamcıları alevlendirmek çok kolay oldu. Aziz nesin in kitapları sosyal hayatı islamcıları baştan sona rahatsız eden olaylar.

Sivas çok hassas bir bölge, Alevilik üzerine ya da aleviler üzerine farklı evraklar sunduğunuz zaman önlerine çok farklı şeyler çıkıyor.

EN BÜYÜK OLAY OTELE TAŞ ATIP GERİ ÇEKİLMEMİZDİ
İki gün içerisinde örgütleme yapılamaz iki gün içerisinde daha farklı insanlar faaliyete sokulur.

Bizim bölgede yaptığımız en büyük olay insanların Madımak oteli önünde toplandığı zaman taşı atmamız ve geri çekilmemizdir.

Yanlış hatırlamıyorsam altılı gruba ayrıldığımız timde beşinci gruptaki bir arkadaş ilk başta bir mermi sıktı. Ve arkasından molotof kokteylleri daha sonra Madımak otelinin içerisine girmeye çalışan insanlar oldu.

Askeriye o konuda yetersiz kaldı ve olay beklenenin dışına çıktı.

Bir kişi yakalandı. O dava askeri mahkemeye getirildi. Erzincan ikinci ordu komutanlığına iki gün sonra da nasıl olduysa yangın çıktı dosyalar yandı. Basına sadece orduda yangın eğitimi verildiği yansıdı.

Madımak otellerinin yanmasından önceki sahneleri televizyonda görüyorsunuz silah çeken üç dört kişi var, hepsi farklı tarafa ateş ediyor hiçbiri otele ateş etmiyor.

PKK’NİN YOK EDİLMESİ İÇİN İSLAMCI ÖRGÜTLER DÜŞÜNÜLDÜ
O dönemde PKK’nin yok edilmesini sağlamak amacıyla İslami örgütler düşünüldü. Bizim Türk insanının belli bir zaafı var. Allah peygamber dediğiniz zaman Türk insanı ayağa kalkar ve ordu bunu çok güzel kullandı.

Toplumu yönetmek istiyorsanız ilk başta bölersiniz. Sivas’taki amaç buydu ve orda beklenilen olmadı. Çünkü oradaki amaç Alevileri ve Sünnileri birbirine düşürmek, kaos yaratmak çünkü Sivas bölgede stratejik bir konum taşıyor. Erzurum Erzincan ve Sivas bunlar askeriye için stratejik önem taşıyan bölgeler. Bölgede bulunan bazı silahlardan dolayı beklenilen olmadı orda Aleviler ve Sünniler bir arada yaptılar yapacaklarını beklenenin dışına çıktı.

SİVAS’TAKİ GÖREVİ NEYDİ?
Benim oradaki görevim askeri istihbarat teşkilatının işine yarayacak görüntüleri almak kişileri tespit etmek ve iletişimi sağlamaktı. Olay olduğu gün ateş eden insanlardan birisiydim. Bir çatışma esnasında ele geçen 9 mm’lik bir silah. O silahla ateş edildi hatta madımak otelinin camlarından bazı kurşunlar çıkarıldı balistik incelemede gene kayboldu. Çünkü bir hayalet silahı tespit etmeniz kolay değil. Silah tekrar ordu içerisinde kullanıma geçti. Ve en son hatırladığım bu silah gene birkaç olayda kullanıldı.

Biz yapmamız gerekeni yaptık. Halkı ateşledik halk olaya girdi ve timler bir anda geriye çekilmeye başladı. Ve geldiğimiz yoldan aynı şekilde geri dönüşümüz yapıldı.

Bizim görevimiz sadece kargaşayı çıkartmaktı ama dediğim gibi kargaşa bizim beklediğimizin üzerine çıktı. Yani böyle bir kargaşayı biz bile beklemedik.
 

Baki GÜL

Defilede Namaz


Ismi mâlum bir firma, ses getirmek maksatli düzenledigi geleneksel defilesinde, birtakim abukluklar sergilemekten yine cekinmemis ve iste ben de blogger kadrosundan bu oltaya gelmis bulunuyorum..

Hayir, reklam yapmalarina yardimci filan olmuyorum.

Görmezden de gelemem, cünkü bunlarin hedef kitle diye hesapladiklari 'yolunacak kaz' sayisi hic de az degil.. !

'Kim ne giyerse giysin, neresine ne takarsa taksin bana ne' mantalitesiyle yaklastigim icin, tasarimlarini begenenlere laf edecek degilim, ama, 'peygamberimizi ve dinimizi asagiliyorlar' diye, Eksi Sözlük'cülerin kapisina polis dayanan bu ülkede;  medyanin dikkatini cekmek ve kanal kanal dolasabilmek icin,  podyumdaki mankenlere cenaze namazi kildirip,  ibadet figürlerini paraya cevirmeye kalkmak, bence sözlükcülerin yaptigindan daha vahimdir, daha asagilayicidir, hatta tiksindiricidir!

Oh be, söyledim rahatladim..

Terry Pratchett: Choosing To Die (2011)

Hayvan Ara


Bilmeyenler icin belirteyim, Eksi Sözlük'te, sitenin sol tarafinda (onlarin sol frame diye bahsettikleri yer) bulunan, 'hayvan ara' ya tiklarsaniz sistem size söyle bir secenek sunuyor


ve buradan istediginiz yazarin arsiv yazilarini (entry deniyor orada) alfabetik olarak okuyup, takip edebiliyorsunuz..

Bana, Handan'in tavsiye ettigi ve benim de okumayi  sevdigim bazi nicknameler sunlar..


Eger varsa, sizin tavsiyelerinizi de bekliyorum, simdiden tesekkurler..


  • Justinianus
  • Zenizedi
  • Angutyus
  • Immanuel Tolstoyevski
  • Dis kapinin nahit mentesesi
  • Carlos
  • Nazmiye Demirel
  • rrr
  • Terelli Temcik

Benim dun gece rastgele okudugum, (bazilarina zaman ve emek verilmis) birkac ilginc entry de önereyim hemen:

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=%236260334

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24167352

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=abazan+karde%C5%9Flerime+ince+tavsiyeler 

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=6726736

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=%2324195343

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=6192417

keyifli okumalar diliyorum..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...