Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’nda Düşkünlük

Alper Gormus'un yazisi vesile oldu ve Alevi (Kizilbas) hukukunda "Düşkünlük" denilen bir cezalandirma sisteminin varligindan ilk kez haberdar oldum.

Hakkinda cok az sey bildigim Alevilik-Bektasilik uzerine yazilmis ve simdilerde baskisi yapilmayan bir kitabi da bugun okumaya basladim.

Piyasada bulunmadigindan, bu konuya ilgisi ve meraki olanlar icin, en azindan birkac bolumunun sayfalarini buyuk ebatta fotograflayip, Kizilbas Sufiligine Giris Torenini  su baslikta, devamini da bu baslikta paylasmak istiyorum..

Fotolarin uzerlerine tiklayip, iki kere buyuturseniz, okunabilir boyuta erisirsiniz..


Kitabin adi: 

Ittihat- Terakki'nin Alevilik Bektasilik Arastirmasi (Baha Sait Bey)










ANADOLU ALEVI ZUMRELERI(Tahtaci, Cetmi, Hardal Turkmenleri ya da Yanyatir Silasi)





HZ. Google'dan 29 Ekim Jesti

*Iyi niyetli ic ses: Himm, google amca bize doodle yapmis, ne kadar zarif, ne kadar ince bir dusunce..Herrrseyi sana araticaz artik!

*Supheci ic ses: Hadi ordan google, sen once birikmis vergilerimizi ode ..

*Kotu niyetli ic ses: Ayyildizi bastaki buyuk G ile yapabilir, Ataturk'un bacaklarini kesmeden ve kafasini duvar gibi harfine dayamadan dik bir siluet kullanabilirdin. Hem, g yerine Ataturk koymak da neyin nesi, ne demektir g?

Seni, CHP'li Muharrem Ince'ye havale ediyorum, o gerekeni yapacaktir..

Ayni haber, kac degisik baslikla verildi




  1. HSYK tarafından atılan Arzu Özpınar bekaret raporu‎ - 9 saat önce
    ... iddialarıyla ihraç ettiği Mersin'in Gülnar İlçesi'nde görev yapan Hâkim Arzu Özpınar, kendini savunmak için 'bekâret raporu' almak zorunda kalmış. ...
    Haberciniz



  2. Bianet :: AİHM, Hakim Arzu Özpınar'ı İhraç Eden HSYK Gibi ...

    AİHM, Hakim Arzu Özpınar'ı İhraç Eden HSYK Gibi Düşünmedi. AİHM, Mersin Günar'da hakimlik yaparken polislerin şikayetiyle "mesleğe yakışmayan davranışta ...
    bianet.org/.../125551-aihm-hakim-arzu-ozpinari-ihrac-eden-hsyk-gibi-dusunmedi - Önbellek
  3. Bianet :: AİHM, Hakim Arzu Özpınar'ı İhraç Eden HSYK Gibi ...

    AİHM, Hakim Arzu Özpınar'ı İhraç Eden HSYK Gibi Düşünmedi. AİHM, Mersin ...
    wwww.bianet.org/.../125551-aihm-hakim-arzu-ozpinari-ihrac-eden-hsyk-gibi-dusunmedi - Önbellek
  4. Kadın hakime bekaret kontrolü en son haber

    23 Eki 2010 ... Kadın hakime bekaret kontrolü, Hakim Arzu Özpınar, ... HSYK tarafından meslekten atılan hakim Arzu Özpınar bekaret raporu aldı ...
    www.ensonhaber.com/kadin-hakime-bekaret-kontrolu-2010-10-23.html
  5. Meslekten atılan hakim Arzu Özpınar bekaret raporu aldı

    23 Eki 2010 ... Hakim Arzu Özpınar, HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkum ettirdi.
    www.ankaraport.net/.../meslekten-atilan-hakim-arzu-ozpinar-bekaret-raporu-aldi-.html
  6. Hürriyet - -Yargıya rüşvette dönen paralar dudak uçuklatır

    16 Oca 2004 ... sayın Hakime Arzu ÖZPINAR IN BU HAZİN DURUMUNU GÖRMEK BENİ YÜREKTEN ÜZMÜŞTÜR TANIDIĞIM KADARIYLA İYİ BİR İNSAN DI EĞER HAKSIZLIĞA UĞRADIĞINI ...
    hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?viewid=358521 - Önbellek - Benzer
  7. THE » Kadın hakime bekâret kontrolü

    24 Eki 2010 ... Bu Yazı GÜNDEM Kategorisinde ve 0 Yorum var . HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkûm ettiren Hâkim Arzu Özpınar: ...
    www.the.org.tr/.../kadin-hakime-bekaret-kontrolu/?utm...hakime...
  8. Superonline - Kadın hakime bekaret kontrolü

    HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkûm ettiren Hâkim Arzu Özpınar, hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu ispatlamak için bekâret ...
    www.superonline.com/haber/kadin-hakime-bekaret-kontrolu-103617
  9. Pressturk | Haber |Kadın hakime bekaret kontrolü!

    23 Eki 2010 ... Haber | Kadın hakime bekaret kontrolü! Kadın hakime bekaret kontrolü! HSYK tarafından meslekten atılan hakim Arzu Özpınar bekaret raporu ...
    www.pressturk.com/haber.asp?id=33159
  10. Kadın yargıca bekâret kontrolü haberi

    23 Eki 2010 ... HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkûm ettiren Hâkim Arzu Özpınar, hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu ispatlamak ...
    www.olay53.com/haber/kadin-yargica-bekret-kontrolu--24090.htm
  11. Kadın yargıca bekâret kontrolü - Taraf Gazetesi

     - 11:34
    23 Eki 2010 ... HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkûm ettiren Hâkim Arzu Özpınar Taraf'a konuştu: Hakkımdaki iddiaların asılsız ...
    taraf.com.tr/haber/kadin-yargica-bekaret-kontrolu.htm
    1. Bir utanç mahkûmiyeti daha - Posta

      22 Eki 2010 ... Hâkim Arzu Özpınar'ın, 2003 yılında, 'meslek onur ve haysiyetine aykırı hareket ettiği' gerekçesiyle HSYK tarafından meslekten ihraç ...
      www.posta.com.tr/.../Turkiye_ye_bir_utanc_mahkûmiyeti_daha.htm?... - Önbellek
    2. Arzu Özpınar Haberleri, Arzu Özpınar Hakkındaki Medyadaki Tüm Haberler

      Hâkim Arzu Özpınar ın 2003 yılında meslek onur ve haysiyetine aykırı hareket ettiği gerekçesiyle HSYK tarafından meslekten ihraç edilmesi neden ...
      www.attabot.com/haberleri/arzu-özpınar/
    3. Ankara - Kadın hakime bekaret kontrolü - Ankara Haberleri,Ankara ...

      Hakim Arzu Özpınar, HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkum ettirdi. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) 2003'te “fazla ...
      www.ankarasonhaber.com/haberdetay.asp?ID=13989
    4. AİHM, makyajlı Türk hakimi haklı buldu - T24

      Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu aynı dönemde Arzu Özpınar ile birlikte Mardin Hâkimi Halit Gölge'nin yanı sıra Adana Asliye Hukuk Hâkimi Musa Ufuktepe ...
      www.t24.com.tr/haberdetay/106712.aspx - Önbellek
    5. Sabah - ERDAL ŞAFAK - Bir hayatı karartmak

      21 Eki 2010 ... 12 Eylül 2010 referandumuyla getirilen değişiklik, bu olay sırasında geçerli olsaydı, hâkim Arzu Özpınar, HSYK kararını yargıya ...
      www.sabah.com.tr/.../bir_hayati_karartmak - Önbellek
    6. HSYK Kadın Yargıcın Hayatını Kararttı! 23 Ekim 2010 17:50

      23 Eki 2010 ... HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkûm ettiren Hâkim Arzu Özpınar hakkındaki iddiaları çürütmek için bekâret raporu ...
      www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=345701
    7. Dedikodu adaletine utanç mahkûmiyeti

      22 Eki 2010 ... HSYK'nın, 2003'te meslekten ihraç ettiği Hâkim Arzu Özpınar, dosyanın içeriğinin 'dedikodudan ibaret olduğunu' gösteren delilleri AİHM'ye ...
      www.dpud.org/index.php?... - Önbellek
    8. Ve yargı kadını baştan yarattı haberi - 20 Ekim 2010 / 17:14

      20 Eki 2010 ... Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu aynı dönemde Arzu Özpınar ile birlikte Mardin Hâkimi Halit Gölge'nin yanı sıra Adana Asliye Hukuk Hâkimi ...
      www.turkiyeegitim.com/news_detail.php?id... - Önbellek
    9. Dedikodu adaletine utanç mahkûmiyeti - Milliyet.com.tr

      Hâkim Arzu Özpınar'ın, 2003 yılında, 'meslek onur ve haysiyetine aykırı hareket ettiği' gerekçesiyle HSYK tarafından meslekten ihraç edilmesi nedeniyle ...
      www.milliyet.com.tr/dedikodu-adaletine-utanc.../default.htm - Önbellek
    10. haber365.com | HSYK'dan Kadın Yargıca Bekaret Kontrolü

      23 Eki 2010 ... Kadın hakim yılmadı ve AİHM'de açtığı davayı kazandı. Sonrasında ise... ... Kadın hakim Arzu Özpınar : 'Bekaret raporu almak zorunda kaldım. ...
      www.haber365.com/Haber/HSYKdan_Kadin_Yargica_Bekaret_Kontrolu/ 


      10. siradaki (hemen ustteki) basliktan siz ne anladiniz? 

      Ben mi fesadim? 

      Ah bu medya!

Pınar Selek'in Savunması

Pınar Selek kimdir?

Bilmeyenler varsa diye kisaca bahsetmek istiyorum.

1998 yilinda, Misir carsisinda meydana gelen ve 7 kisinin oldugu, 127 kisinin yaralandigi patlamadan sonra, suclanarak 'bombaci' sifatiyla muebbetle yargilanip, 2,5 yil hapis yatan; bilirkisi tarafindan 'patlamanin gaz sikismasindan dolayi meydana geldigi' raporu verilince tahliye edilen, sonrasinda yargitay tarafindan bozulan kararla,  tekrar 36 yil hapsi istenen, sosyolog, feminist, solcu, kimi yazilanlara gore PKK'li, kimi yazilanlara gore bolucu ve kurdcu, su anda da gurbetci bir yazar..


Savunmasini okuyunca, bu ulkede herkesin basina gelmesinden son derece korktugu bir komplonun kokusunu alabileceksiniz..en azindan ben aliyorum..

Hanefi Avci meselesinde olup bitenler bu kadar gozonunde iken,  ben de pekala Pinar Selek'in, yazip cizdigi sakincali (!) seylerden oturu, komploya kurban gitmis olabilecegini dusunuyorum..

Bakalim, vesayet rejiminden kurtarildigi soylenilen yepisyeni HUKUK DEVLETIMIZ, bu davada ne tur bir yol izleyecek..

****

İSTANBUL 12. AĞIR CEZA MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA,

Dosya No: 1998/518

Hukuki dilde adı “savunma” olan bu metni çeşitli suçlamalara karşı kendimi savunmak için değil, uzun süredir yaşadığım kuşatılmaya karşı onurumu, kişiliğimi, hayatla kurduğum ilişkiyi ve özgürlük arayışımı nasıl savunduğumu anlatmak için size sunuyorum.

Evet, Mısır Çarşısı komplosu beni kuşattığından beri ben bir savunma halindeyim. Şimdi size kısaca neyi nasıl savunduğumu anlatmaya çalışacağım.

Özgür, ahlaklı, mutlu bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu, çocukluğumdan beri beni meşgul ediyordu. Bu sorulara yanıt bulmak, toplumu, kendimi anlamak ve özgürlük alanımı genişletmek için sosyoloji okudum. Bu arayışla, okul yılları boyunca, bilgi-iktidar ilişkisini, bilimin kurumsallaşma biçimini, dokunulmayan kutsallıkları, dil ve davramış kalıplarını sorgulayarak kendimce bir patika çizmeye çalıştım. Sorularıma yanıt bulmak için yoğun emek sarf edip öğrendiğim her kelimeyle boğuşunca, üniversiteyi birincilikle bitirdim.

14 Nisan 1999’da, mahkemenizde yaptığım savunmada, Flaubert’in “Sosyolog, elbette birçok hayatın içine girip çıkacak, hiç hissetmediği duyguları ve deneyleri taşıyan insanları anlamaya çalışacak” sözünden hareketle, “Birçok hayatın içine girmek istiyorum. Yani o hayatı yaşayanlarla söyleşmek, konuşmak ve öznellikler arasında ilişki kurmak” diyen Baurdieu’ye gönderme yapmıştım. İşte bu motivasyonla başlayan öğrencilik yıllarım, okul koridorlarında ya da kantinde değil, hayatın içinde geçti; hep dokunulmayanlara dokunarak, kendimce, karanlıkları aydınlatmaya çalıştım.

Doktorlar gibi, sosyologların da toplumsal yaralara el sürme kabiliyetinde olması gerektiğine inanıyordum. Travestilerin Ülker Sokak’tan dışlanmasına ilişkin araştırmamı tamamlayıp bunu Yüksek lisans tezi haline getirdikten sonra, “alacağımı aldım” deyip sorunlarını paylaştığım insanları öylece bırakamazdım. Bırakmadım da. Çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: Sokak Sanatçıları Atölyesi.

Böyle bir atölyenin cephanelik olarak tanıtılması korkunç bir şey. Hayır, asla atölyemize bomba giremezdi. Tersine, o küçücük mekanda her türlü şiddeti aşmaya, şiddetin yarattığı yaraları sarmaya çalışıyorduk. Bu değerli çalışmayı, sadece benim ya da atölyedeki insanlar için değil, toplum için temize çıkarmak zorundayız. Korkunç suçlamalarla lekelenen atölyemiz bir sevgi bahçesiydi.
Toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı. İlk başta birlikte nasıl duracaklarını, kuşatma ve dışlamayla nasıl başa çıkılacağını bilmeyen insanlar olarak, sanatla birlikte dirildik, çiçek açtık, hatta kök salmaya başladık. Maskelerin, çamurdan vazoların, alçıdan heykellerin, resimlerin üretildiği bu küçücük mekânda kurulan sokak tiyatromuz, kısa zamanda her yere çağırılır oldu.

Atölyedeki eserlerimiz, sokaklarda sergilenmeye başlandı. Bir de dergi çıkarttık. Yazarları ve dağıtımcıları çok olan bu derginin adını Misafir koyduk. Herkes, “Misafirlik öldü… Televizyon, şehir hayatı misafirliği öldürdü…” diyordu. Biz de, sesini duyuramayan insanların, başkalarının evlerine misafir olmasını sağladık. 3000 bastığımız dergimizi, sokaklardaki güçlü ilişkilerimiz sayesinde kısa zamanda tükettik.

Atölyemiz küçücüktü ama üretkenliğiyle etkisini büyütüyordu. Günde onlarca kişinin girip çıktığı, kapısı hep açık, gece bazen evsiz kalan travestilerin ve sokak çocuklarının yattığı bu atölye, aynı zamanda bir başvuru, bir kaynaşma mekânıydı. Kim olursa olsun, dara düşen bize uğruyordu. Önceden dışlanma nedeniyle saldırganlaşan insanlar, kendilerine ve başkalarına güvenmeyi, atölyemizde öğrendiler. Sanatın ve paylaşımın gücü sayesinde, tineri ve fuhuşu bırakanlar oldu.

Ve olan oldu. Tam kök salmaya başladığımız sıralarda şu meşhur komplonun içine düştüm ve baş artisti oldum. Mısır Çarşısı komplosu, öncelikle bizim çamurdaki gönül bahçemize, çöldeki kaynağımıza bir saldırıydı. Kapısı hep açık olan, giren çıkanın belli olmadığı Beyoğlu’nun orta yerindeki mekânımız bombalarla damgalanınca ve oradaki en etkin kadın, bombacı olarak sergilenince, hep tehlikelerle boğuşan insanların umutları da tuz buz oldu. Zaten sürekli şiddete uğrayan ama birlikte şiddetsiz bir var oluş deneyimini geliştiren bu insanlar, atölyemize yönelik böyle bir terör saldırısında dağılmak zorunda kaldılar.

Ben cezaevindeyken görüşüme gelen bir travesti şöyle demişti : “Bir düş ancak bu kadar sürer. Bizimki uzun sürdü. Hep bir şeyler olacak diyordum. Hayat bu kadar iyi gidemez, diyordum. Ama böylesini tahmin etmedim. Ben çok şey yaşadım, herşeye alıştım sanıyordum ama bu olay kadar beni etkileyen başka bir şey hatırlamıyorum. En temiz şeyimizi kirlettiler. Sanki bebeğimizi öldürdüler. Ne korkunç bir hayat! Sen iyi bir şey de yapsan, kirletiyorlar. Kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun. Çok korktum.”

Evet, bana bunları söyleyen travesti arkadaşımın çalışma ve yaşam koşulları ölümün kıyısındaydı. Bir gece yarısı E5’te, ya da başka bir yerde, bıçak darbesiyle ölebilirdi ve oracıkta kalırdı. Buna rağmen, travesti arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadı.

Sadece onlar mı?

Sokak Sanatçıları Atölyesinin en aktif çalışanları olan sokak çocukları ilk duruşmadan itibaren mahkemeye hep geldiler. Bu, onlar için hiç de kolay değildi. Sürekli kimvurduya giden çocuklar, tıpkı travestiler gibi en çok polisten kaçıyorlar. Buna rağmen, emniyetin suçladığı bir olayda benim tanığım oldular, "Pınar abla oraya tiner bile sokmazdı" dediler. Ben onlara “mahkemeye gelmesinler” diye haber yolluyordum. Çünkü bu nedenle cezalandırılacaklarından korkuyordum. Ama beni dinlemediler. Aslında sadece beni değil, atölyelerini savundular. Orada yarattığımız sevginin kirletilmemesi için ellerinden geleni yaptılar.

Sevgimiz kirlenmedi ama atölyemiz dağıldı.

Mısır Çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mal oldu. İkincisi Sokak Sanatçıları Atölyesini öyle bir tuz buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız...

Peki ya benim açımdan, neler oldu?

Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır... Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.

Ben de bu oyunun kurallarına takıldım. Açıkçası, yaptığım araştırma nedeniyle başıma çeşitli sıkıntılar gelebileceğini, belki bu nedenle huzurunuza çıkabileceğimi tahmin ediyor ve bunu göze alıyordum. Ama böyle korkunç, insanlık dışı bir komplonun içine düşeceğimi tahmin bile edemezdim.
Gözaltına alındığımda ilk önce benden, araştırmamda konuştuğum insanların ismini istediler. Yıllardır suça itilen insanlarla ilgili araştırmalar yaptığımı ve hiçbirine ait bilgileri polise vermediğimi söyleyerek istediklerini yerine getirmedim.

Bu arada araştırmamı inceliyorlardı. Sonra birdenbire araştırmam yok edilerek bombaya dönüştürüldü. Araştırma yaparken militanlara yardım ettiğim, bombalarını sakladığımı iddia ettiler. Yani anti militarist bir araştırmayı bombaya dönüştürdüler. İşyerim sandıkları atölyede ve benim üzerimde patlayıcı bulunduğunu söyleyerek işkenceyi yoğunlaştılar. İnsanın kendisine yapılan işkenceyi anlatması zordur. Ama sanırım, burada söylemek zorundayım: Eliniz kesilince ya da ayağınız burkulunca bile neler hissettiğinizi düşünürseniz işkence altındaki bir insanın neler yaşadığını tahmin edersiniz. Ben, çok yoğun ve dayanılmaz bir işkence gördüm. Filistin askısından kolum çıktı, çok kötü biçimde yeniden taktılar. Hemen hemen hiç uyutulmadım. “Sünger gibi olacak” çığlıkları arasında beynime yapılan işkence, akıl hastanelerinde delilere yapılan “şok tedaviden” farksızdı. Akıllılık-delilik meselesinde bu kadar yoğunlaşan bir kadının “şok” a uğratılması çok romansı gibi durabilir ama yaşaması güç. İşkencenin en büyüğü ise, istediklerini yapmazsam, sokak çocuklarını ve travestileri alıp işkence yapacakları ve onları medyada teşhir edecekleri tehdidi oldu. 

 Ben de bir an önce ellerinden kurtulup sağlıklı koşullarda mücadelemi vermek için, özellikle benim çevremde olan hiç kimsenin zarar görmemesi için, sadece benim aleyhime olan, araştırma yaptığım insanlara yardım ettiğimi iddia eden ama saçmalığı aşikâr olduğu için açığa çıkacağını çok iyi bildiğim bir ifadeyi imzaladım. Cezaevine getirilişimi, savcılığa çıkarılışımı hayal meyal hatırlıyorum. Ama “şunların elinden kurtulayım…” duygusu hala hatırımda. Çünkü bana yüklenen suçlamaların saçmalığı ortadaydı. Her şeyin ortaya çıkacağından emindim. Atölye benim işyerim değildi. Orada bomba bulunması imkânsızdı. Zaten kısa bir süre sonra, atölyede bulunduğu iddia edilen patlayıcıların, daha önce polisin elinde olduğu ortaya çıktı.

Ama komplocular inatçıydı. Cezaevine girdikten bir ay sonra, “yakında çıkarım” diye düşünürken, televizyonda kendi görüntülerimi gördüm. Senaryo büyüyordu, ben de baş oyuncusu olmuştum. Mısır Çarşısı patlaması bombaymış, bombalayan da Pınar’mış. Ekranda kendimi izlerken, boşlukta yüzer gibi olduğumu hatırlıyorum. Sonra arka arkaya birçok suçlama geldi. Değişik insanlardan alınan ifadeler sonucu, ben cezaevindeyken gerçekleşen mafyatik bir öldürme olayından başka patlamalara kadar, birçok suç bana yıkılmaya çalışıldı. İşkence sonucu zorla ifade imzalayan insanlar, mahkemede, nasıl bir baskıya uğradıklarını anlattılar. Ama bu, karmakarışık suçlamalar dizisiyle karşı karşıya kalmamı engellemedi. Senaryonun en acıklı kısmı ise, itirafçılık trajedisi oldu. Bu insanların, dava süresince ne hale geldiğini hepimiz izledik. Bence bu sürecin en büyük mağduru onlar.

Araştırmamın yok edilmesi, bana acı verdi. Ama en kötüsü yaraya el sürmeye çalışan bir tutumun bu şekilde cezalandırılması daha sonraki teşhis ve tedavi çabalarına yönelik de bir gözdağı oldu. Benim şahsımda, bağımsız bir duruş arayışında olan kadınlara ve erkeklere bir işaret çakıldı. Sosyologlara, sosyal bilimcilere, aktivistlere parmak sallandı. Ben, bir sembol olarak seçildim.

Pekiyi nasıl direndim? Nasıl savundum kendimi?

Beni cezaevine götüren memurlar, ısrarla, yakında intihar edeceğimi, annemin de öleceğini söylüyorlardı. Dört duvarın arasına girince, bunun ne demek olduğunu çok düşündüm. Sonra arka arkaya gelişen olaylar, bu sözün arkasındaki niyeti ortaya çıkardı. Ama o sıralar ben de, annem de yaşama sarıldık. O kadar çok suçlama, o kadar çok kriminal vaka içine sürüklenmiştim ki, bunların içine dalarsam boğulacaktım. Ben de dalmadım.

İlk mahkemede "Mısır Çarşısı patlaması eğer bombadan kaynaklanıyorsa bu bir insanlık suçudur. Ama benim maruz kaldığım suçlamalar da bir insanlık suçudur" dedim, tüm suçlamaları reddettim ve çalışmalarımı, cezaevinde de olsa sürdürmeye çalıştım. Mahkeme ve ilgili konuların psikolojik etkisi altına girmeden yaşamayı başardım.

İki buçuk sene kadın koğuşunda kalmak, nasıl anlatılır bilmiyorum. Kendimle çok yüzleştiğimi, ihtiyaçlarımın, yapmak istediklerimin billurlaştığını; düşünsel ve duygusal bir karmaşa ve sadeleşmeyi birlikte yaşadığımı hatırlıyorum.

Cezaevinde geçen 2,5 seneyi bir kazanıma dönüştürdüm. Orada yazdıklarımın çoğunu dışarıya çıkaramasam da, hatta akıbetlerini bilmesem de, yazmak beni biriktirdi, güçlendirdi. Geçmişte birçok filozofun, fikir insanının yaşadığı acıları biliyorum. Bazen doğrular için lanetlenmek durumunda kalıyor insan. Ve hakikat aşkına, bunu göze alabiliyor. Sayın Mahkeme Heyeti, ilk duruşmalarda, kendimi Ortaçağ’da cadı diye yakılan kadınlarla özdeşleştirdiğimi hatırlar. Ama şiddet karşıtı olan, hayatını şiddete, militarizme ve tüm savaşlara karşı mücadeleye adamış bir insanın, katliam sanığı olarak topluma tanıtılması korkunç bir şey.

En kötüsü de medyatik bir insan oldum çıktım. İnsanın, sürekli kendini anlatmak durumunda kalması, özgürlüğü, özgünlüğü, hakikatle kurulan ilişkiyi bozar. Benim açımdan da böyle bir bozulma oldu maalesef…

Cezaevinden çıktıktan sonra, suçluluk psikolojisiyle, “uslu kız” görüntüsü veren bir role bürünmedim. Bu davanın hayatımı etkilemesine izin vermedim. Tahliye edilir edilmez, cezaevi kapısında, barış için mücadele edeceğimi söyledim.

Madem ki küçücük bir barış çabam böyle cezalandırılmıştı; o halde, bu çabayı büyütmem, her şeyden önce, kendime saygı açısından gerekliydi. Yaşamıma, başıma bu komplo gelmeden önceki arayışlarım yön verdi. Bu sefer, üzerime dolaylı ya da doğrudan tehditlerle geldiler. Şimdiye kadar hakkımda iddia ettikleri tüm suçlamaların saçmalığı, huzurunuzda ortaya çıkınca, beni bir şekilde mahkûm etme tutkusu devam etti. Milliyet gazetesindeki asparagas haberin, büyük bir acz içinde, dosyaya konması bunun son örneğidir. Oysa aynı gazetede, haberin geçersizliğini ortaya koyan ve gözden kaçtığı için, genel yayın yönetmenin dahi özür dilediği geniş bir yazı çıkmıştı. Bu tür haberlerin nasıl yapıldığını siz benden iyi biliyorsunuz. Gazete yönetiminin bile fark edip özür dilediği bu haberin hemen dosyaya girmesi, beceriksizlikle sürdürülmeye çalışılan bir komployu gözler önüne seriyor.

Ama ben, her şeye rağmen, Mısır Çarşısı komplosuna yenilmedim. Sırrım sevgiydi. Başta ailem, sonsuz bir güven ve emekle hep yanımda oldu. Babam, ilk günden itibaren, elinde piposuyla, dedektif gibi çalıştı. Kendi kızını ameliyat etmek zorunda olan cerrahların yaşadığı sıkıntının, onda da olduğunu tahmin ediyorum ama bunu hiç belli etmedi. Elini hep omuzumda hissettim.

Annem, bir Cumhuriyet kadınıydı ve en çok da bu yüzden başıma gelenlerden çok fazla etkilendi. Daha önce telefon konuşmalarını dinledikleri için öleceğini söyledikleri annem, ağır kalp hastası olmasına rağmen, kızına yönelik bu korkunç saldırıya karşı kendini siper etti. Kapı kapı dolaştı ve toplumla cezaevindeki kızı arasında bir köprü oldu. Ama tahliyemden sonra kalbine yenik düştü. Fakat son mütalayı duymadığı için, acıyla değil, adalet duygusuyla aramızdan ayrıldı.

Nitelikli bir işletmeci olan kardeşim ise benim için hayatını değiştirdi. Mısır Çarşısı suçlamasını duyar duymaz cezaevine geldi ve “Ben senin hukuk mücadelenin içinde olacağım. Avukatın olacağım” dedi.
Gerçekten de başarılı olduğu işini bıraktı, üniversite sınavlarına girdi, kazandığı hukuk fakültesini bitirdi ve avukatım oldu. Sevginin gücü, en büyük zorluklar karşısında bile, insanı dirençli kılar. Ben bu direnci, özellikle ailem sayesinde korudum.

Sadece ailem mi? Babam, verdiği hukuk mücadelesinde hiç yalnız kalmadı. 7 yıldır savunmamı yapan hukukçular, büyük bir fedakarlıkla bu komployla boğuştular ve benim hukuka olan inancımın canlı kalmasını sağladılar. Diğer yandan, başta kadın arkadaşlarım olmak üzere, çevremde bir kenetlenmeyi sürekli hissettim. Öyle bir dayanışmaya tanık oldum ki, insana dair umudum hep diri kaldı. Hocalarım, mahkemeye benimle ilgili görüşlerini yazdılar. Son duruşmadan sonra, başta Türkiye'nin en önemli sanatçı ve düşün insanları olmak üzere, binlerce kişi “Pınar Selek’in şiddet karşıtı olduğuna tanığız” diye açıklamalar yaptılar.

Sekiz yıl boyunca ayakta kalmamı sağlayan aileme, hukukçulara, dostlarıma, kadınlara ve tüm dürüst insanlara teşekkür ederim.

Ben kendimi korudum, kuşatmaya, lanetlenmeye karşı varlığımı savundum. Bu komplo beni zayıf düşürmedi ama ülkemiz açısından, tarihin tekerrürüne hizmet etti. Elimden alınan araştırma, tüm eksikleriyle birlikte, yaşadığımız sorunları, milli güvenlik siyasetinin dışında bir bakışla analiz etmenin yollarını arıyordu. Yanlışlık ya da doğruluk ayrı meseledir. Ama bir olgu eğer gerçekse, önemli olan bu gerçekliği derinlikli tanımlamaktır. "Herşey apaçık olsaydı, bilime gerek kalmazdı" sözü hiç unutulmamalıdır.. İlk bakışta gördüğümüz bir elmanın düşüşü, bilimsel açıdan baktığızda, bize ağacın kökünden, rüzgara, toprağa kadar bir çok gerçekliğe işaret eder. Son yirmi yıldır yaşadığımız şiddet ortamını da böyle ele almak zorundayız. Sorunları aşmak, onların anlaşılmasına bağlıdır, anlaşılması için ise araştırmak gerekir. Ben, iyi niyetli en küçük bir çabayla bile iyileşeceğimize inanıyorum. Ama bitiremiyoruz. Ve suyun kirlenmesini, havasız kalışımızı sadece izliyoruz.

6- 7 Eylül olayları hala aklımızda... Suç komünistlere atıldı, ülkenin her tarafında komünist tevkifatlar yapıldı. Aziz Nesin bile bu nedenle tutuklandı. Bu vahşetin o zamanki siyasal iktidar tarafından organize edildiği Yassıada mahkemelerinde anlaşıldı. Hatta bombayı atanın, Oktay Engin adında bir MİT mensubu olduğu söylendi. Ama ne oldu? Solcular bir dönem susturuldular ve kendilerini savunmak durumunda bırakıldılar.

Hep öyle oldu. Muhalefet, hesap sormasın diye sürekli asılsız suçlamalarla damgalandı ve hesap vermek zorunda bırakıldı. Orhan Veli’nin dediği gibi:

Açlıktan bahsediyorsun
Demek bütün binaları yakan sensin
İstanbul’dakileri sen
Ankara’dakileri sen
Sen ne domuzsun sen...

Saygılarımla...
PINAR SELEK

ayrica bknz:

06-08-2010 tarihli roportaji
Pinar Selek.com

Bir aksam vakti Ortaköy

Bu fotograflari yakin bir zamanda Ortakoy'de telefonla cektim..(Uzerlerine tiklarsaniz buyurler)

Bogazici koprusu..


Bogaz turundan donen tekne..



Ortakoy Camii..


Camiinin hemen disinda seyyar cay ocagi kurmus bi vatandasimiz, cayi hic de fena degil..
Oncesinde 6 TL ye bi balik ekmek yiyip gelin ama:)


Bu da dinlemelik:

The Black Heart Procession

LGBT Sohbetler blogu

http://lgbtsohbetler.blogspot.com/

Mutlaka ugrayin ve videolari izleyin derim..

Basbakanim, kadin-erkek 'ayni' degildir ama 'esittir'

Basbakanimiz;

"Bazı bayanlar ekranlarda kadın erkek eşitliği diyorlar. Bu eşitlik haklar konusunda eyvallah. Ama diğeri yaradılışa ters. Siz önce kadınlar arasındaki eşitliği halledin."
demis..

[..]Ama digeri yaratilisa ters[..] lafinda kastettigi 'digeri' nedir ki?

Bence bunu acik acik izah etmeli...

Konuyla ilintili olarak, KA-DER'den Av. Hülya Gülbahar'in sorulari da cok yerinde..


Sayın Başbakan’ın, kendisi gibi düşünmeyen kadın örgütleri de dahil sivil toplum örgütlerine bulduğu her fırsatta “çıkışmasını” demokratik toplum açısından son derece tehlikeli bir gidişat olarak değerlendiriyorum. Haklarda eşitlik ama toplumdaki işlevleri açısından farklılık iddiası, kadınları çocuk, yaşlı, hasta, engelli bakımı nedeniyle evlere kapatma politikasının bir propaganda aracıdır. Sayın Başbakan’ın derhal yaradılış farklılıkları diyerek kadınlar için hangi politikaları öngördüğünü tek tek açıklaması gerekir. Örneğin çocuk bakımı sadece kadınların yapabileceği ve kadınların yapması gereken bir iş midir? Erkekler çocuk bakamaz mı? Yemek yapamaz mı? Kirli çamaşırlarını yıkayamaz mı? Ya da tersten soralım, kadınlar siyaset yapamaz mı? İş, sanat, spor alanlarında erkekler kadar başarılı olamaz mı? Başbakan’ın bu sorulara yanıt vermesi gerekir. Türkiye kadın hareketi gerçek bir eşitlik ve demokrasinin kurulması için birçok dünya ülkesinin takdirini kazanmış, çok güçlü ve Türkiye’nin yüz akı bir harekettir. Sayın Başbakan’ın bulduğu her fırsatta Türkiye kadın hareketini ve kadınları ‘kadın-erkek eşitliğini istismar ediyorlar’ diye suçlayıp karalamaya çalışması, dünya kadın hareketinin ve demokratik kamuoyunun tepkisini çekmektedir.

Dinleyen Nağmeler-SIRRI SÜREYYA ÖNDER

Dun merak edip, 25 kurusa yeni Radikal aldim..

Dergi boyutlarinda, arka sayfa guzeli olmayan, okunasi bir havasi var..
Bolca reklam alindigindan olsa gerek, 48 sayfa. (Radikal-2 eki ile birlikte 72 sayfa yapiyor..)

Sirri Sureyya Onder'i cok sevdigimden, ilk olarak onun yazisini okudum..

Sayfanin altinda soyle yaziyordu:
YAZARI SESINDEN DINLEYIN radikal.com.tr de..

Tikladim ve bir de oradan dinledim.

Bu sesli gazete isine, yakinda tum gazetelerin ragbet edecegini saniyorum. [Daha once de soylemistim, Perihan Magden eger tekrar yazmaya baslarsa lutfen sadece yazsin, ya da onun yazilarini bir baskasi okusun;)]

Neyse, SIRRI SÜREYYA ÖNDER'in Dinleyen Nagmeler baslikli, aglanacak halimize gulduren yazisini arsivleyeyim istedim, kendisine yeni gazetesinin hayirlar getirmesini diliyorum..

***

80'li yıllarda ben Ankara’da öğrenciydim. Ulus Postanesi’nden Adıyaman’a ‘karşı taraftan ödemeli’ telefon yazdırırdım. Cebimizde para-pul olmadığından uydurduğumuz bir yoksul icadıydı ödemeli yazdırmak. Birçok öğrenci tarafından da kullanılan milli sporlarımızdan birisiydi. Karşı taraf ödemeli bir çağrı alınca, çağrıyı yapanın sıhhat ve afiyette olduğunu anlar ve çağrıyı kabul etmediğini belirtirdi. Böylece kimsenin cebinden para çıkmadan iletişilmiş olunurdu. Teknolojik bir icadı, kendi amacı dışında kullanmak konusunda kimseler elimize su dökemez. Şanzımanlı çamaşır makinesinde ayran çalkalayan ve yağını süzen bir milletiz biz. Üretici firma, bu durumu görünce aynı makinenin ‘yayık’ versiyonunu çıkarmıştı da kimseler itibar etmemişti. Çamaşır makinesinin halinin bir başka olduğuna iman edilmişti bir kere.

80’li yılların emniyet teşkilatı şimdikiler gibi ferasetli değildi, pazuları kuvvetli ama aklı seyrek olanlar özellikle seçilirdi. Bu tevatür değil, başıma geldi de oradan biliyorum. Cunta tarafından yakalanıp sorguya alındığımda işkenceciler, “Sen ne zaman arasan anan telefonuna bile çıkmadı” diyerek benim hayırlı bir evlat olmadığıma hükmedip, gönül rahatlığıyla dövmüşlerdi.

***
O günlerden bu günlere geldik. Memleketin sorunlarının aslında diyalog eksikliğinden kaynaklandığını öne sürme furyasında “Birbirimizi dinlemesini öğrenmeliyiz” lafı slogan olma noktasına geldi. Her slogan gibi, bunu da dibinden anladık, artık birbirimizi dinliyoruz. İlle de sizin dinlemenize gerek yok! Dinleyenler dinlediklerini sizinle paylaşmak hususunda pek cömert davranıyorlar. Artık bir mühim kişinin çok özel konuşmalarının internet çarşısına düşmediği gün yok.

Bu memleketin derdiyle dertlenen birisi olarak TİB rakamları yüreğime su serpti. Mahkeme kararıyla dinlenen sayısı 70.000’in üzerindeymiş. Bütün ömrünü günlük elli kelime sarfiyatıyla ikmal eden, bu elli rakamının yarısını da küfürle dolduran bir ahalinin içinde dinlenmeye değer 70.000 insan olması geleceğe umutla bakmamı sağladı.

***
Umudumu kıran birkaç şey var. Dinlemeye karar veren iki hâkim tam on kere kendileri ve yakınlarının dinleme kararlarını da imzalamışlar ama fark edememişler!

Şimdi buna ne demeli?

Bir de bizi dinleyen merkez aşırı sıcakta çalışmayabiliyormuş. Hatta birkaç kez böyle dinleyememe durumu yaşanmış. Bir Anadolu sözüdür, “çoktan olan terazinin tezekten olur dirhemi” derler.
Bu sözdeki ‘çok’ terbiye gereği yazılmıştır.

Şahsen bir de TİB’e güvenimi sarsan iki şey var.

Birincisi, binanın en üst katı kaçak gibi gözüküyor. Son kata kadar uzay üssü mimarisi, son kat Laz müteahhit estetiği. Fotoğrafa dikkatli bakın, üst kata kadar olan yerler kompozit alüminyum panelle kaplı ama son kat bildiğiniz plastik doğrama. Arama kararı olan yargıcı bile sokmadıkları binanın yasallığı konusunda derin şüphelerim var. Girebilecek olan zabıtayı alnından öper, anasını yeniden evlendirirler.

İkincisi, Genelkurmay ve MİT dinlenemiyormuş!

Ben buna bir şey yazarım ama telefonumu dinlerler diye korkuyorum. Mesela anam telefonda “Nasılsın oğlum?” dediğinde, “Yağmur yağor, dam akor, çörten şorlor, yitom yitom getmor” diyorum. Şimdi bunu çözmek için birisi Adıyamanlı olmak üzere birkaç kripto uzmanına ihtiyaç var. Devlete yeterince yük oldum, yeni masraf kapısı açmayayım.

Niye inat ediyoruz?


17 yasima kadar gozu acilmamis sigircik yavrusu  oldugumdan, alevi kavramiyla ilk kez universitede tanistim ben.


Yurttaki basortulu kizlar, banyoda ya da yurt icerisinde saclari acik oldugundan tedirgin oluyorlarmis ve ateist ya da alevi kizlarin erkek hukmune gecebilecegini, bu yuzden dikkatli olmalari gerektigini de, birbirlerine iyilik mahiyetinde, kulaktan kulaga fisildiyorlarmis.

Ilk duydugumda soke oldum desem yeridir. Malatya alevisi olan cok tatli bir arkadasimizin odasinda kalan bir kiz da, sirf bu yuzden baska bir odaya tasinmis.

Pazarcik alevisi olan arkadasimizsa, -karakteri ile hepimize bin basacak kadar ahlakli ve durust iken-, bu acimasiz fisilti gazetesi yuzunden olsa gerek, uzun zaman boyunca icine kapanik ve sadece solcu kizlarin yakinlik gosterdigi bir insan olarak yasadi, durdu garibim..

Ne kadar utaniyorum simdi!..Ne kadar da safsalakmisim! 

Alevilik nedir, ne degildir hic arastirmadik. Satanistler neyse gozumuzde, alevilik de oydu belki de..
Zaten bir ust siniftaki nurcu ablalar bizi kafalamaya basladigindan beri de, gercek dinimizi ogrenme meragiyla baska seyleri sorgulayacak vakit de yoktu..bahanemiz coktu!

Herseyde oldugu gibi bunda da geciktim ve Alevi-Bektasi kulturu konusunda en azindan olmeden nihayet az bucuk biseyler okuma imkani buldum..

Daha dogrusu, bir tur kibirle yere goge koyamadigimiz kendi inancimizin da, aslinda nerelerden suzulup bu hale geldigi konusunda bir fikir sahibi oldum..

Bu ulkede en iyi alevi, dönmüş alevidir canlar!..malesef oyle bakilir.

Bunun icin de elden gelen yapilir, cemaatler alevi ogrencilerle ozel olarak ilgilenirler, basarili da olurlar..

Cocuklarinin donduklerinden, hidayete erip, namaza basladigindan ailelerinin haberi bile olmaz..

Devlet de bos durmaz.

Koylerine camii yapar, imam yollar..korkudan itiraz eden bile olmaz!

Bir turlu pes etmeyiz!

Camii bos da kalsa, imam tek basina namaz da kilsa, cikmadik candan umit kesilmez ve o camii orada oylece durur, devlet baba sunni imamina maas odemeye devam eder..!

Tipki yenice haber sayfalarina dusen, Canakkale'ye bagli bir alevi koyunde oldugu gibi, Allah katinda insanlarin anadini degil, resmi din gecerlidir ve o da sunniliktir.

Cunku atamiz Yavuz Sultan Selim, Sah Ismail'i Caldiran'da yenmistir..bitti!

Iskender Pala,  "ya Sah Ismail yenseydi ve Istanbul'a yerlesseydi, simdiki durum ne olurdu?" dedi..

Bence cevabini dusunmeye deger..

Bildigim kadariyla, Aleviler, Sunnileri 'alevilestirmek' icin caba harcamiyorlar..

Ama biz onlari yuzyillar boyunca sunnilestirmek icin ugrasmis durmusuz, basarili da olmusuz ki,

surada, Türkiyenin Tüm Asimile Olan Alevi Köyleri buraya diye bir baslik acilmis, tabii ne kadari biliniyor muamma..

Kalanlar, belli ki asimile olmamak icin direnip, inat ediyorlar..

Peki biz niye, illa ki sunni olacaksiniz diye inat ediyoruz?


****














Hoş Seyirler Ola-2

Azmedip Kim Ki Duk kulliyatini bitirdikten sonra, Ispanyol Pedro Almodóvar'in   filmlerine goz diktim.

Tipki dizi filmlerde oldugu gibi,  yeni bolum icin bir sure beklemek yerine, biriktirerek  ardarda seyretmenin verdigi keyfi; ayni yonetmene ait farkli yillarda yapilmis filmleri ardarda (internete sahip olmanin verdigi luksle) izlerken de aliyormusuz meger..

Eger bir rapidshare sifreniz varsa, yonetmenine, ulkesine vb. gore tasniflerin yapildigi su siteyi incelemenizi tavsiye ederim..

Alt yazilari icin de surayi..

Evet bu kadar sakincali tavsiyeden sonra,  kimilerine gore dâhi, kimilerine gore cesur entelektuel, kimilerine gore surrealist olan bu Ispanyol yonetmenden kisaca bahsedeyim..

Pedro Almodovar,  kadin degil fakat, tek kelimeyle 'feminist' bir yonetmen.(en azindan filmlerinden oyle yansiyor)

Kadin dunyasina bu kadar hakim olan Almodovar'in,  kendisi escinsel midir bilmiyorum ama kadinlardan sonra on plana cikarttigi diger ana karakterler de travestiler, gayler..

Erkek karakterler,  ya pedofili bir papaz, ya oz  kizini hamile birakmis ve karisi tarafindan da yakilmis hovarda bir koca ya da 14 yasindaki uvey kizina tecavuze yeltenen bir adam..


Hâsili, Almodovar'in erkek karakterleri, sadece cinsel gudulerinin pesinde yasayan aciz varliklar iken; kadin karakterler, cok cok guclu, yilmaz yikilmaz, dayanismaci, fedakar tipler olarak sunuluyorlar..

"Yuh artik!" diyebileceginiz turden uc hikayeleri isliyor.  Mesela, sifir makyajla, masum ve fedakar bir rahibeyi canlandiran Penelope Cruz'un,  kusmaya baslamasiyla birlikte, hic akliniza gelmeyecek birinden hamile ve  ustelik de AIDS oldugunu ogreniveriyorsunuz..

Herhalde bu turden absurtlukleri, bir de Kim Ki Duk filmlerinde gorebilirdik:)

Bir de uyarmadi demeyin,  bazi filmlerini ailecek izlemek pek de mumkun degil, zira TRT ye verseniz, kirt kirt kesecegi pekcok sahnesi var.

Ama Madrid'in guzelliklerini izlemek icin de es gecmeyin derim ben..

Simdilik izledigim dort filmi de sunlar:

Volver(2006)
Turkceye 'Donus' olarak cevrilmis ve dedigim gibi erkek karakterlerin sinek kadar degeri yok filmde.
Uc kusaktan kadin dunyasinin anlatildigi ve Penelope Cruz'un gogus sov yapmasi yaninda tipik bir Akdeniz kadinini canlandirdigi filmin ana ogesi: Ensest.

Todo Sobre mi Madre (1999) (All about my mother)
Penelope Cruz basrolde degil fakat yukarida bahsettigim aidsli rahibe rolunde bu kez ve  oyle gogus bacak filan gostermiyor (siyah giysili degil)
Tek kelimeyle 'carpici' ve 'huzunlu'  bir film. Ana karakter fedakar bir anne, yan karakterler de sempatik travestiler.
Erkekler mi? Ha onlar herzamanki gibi yine gudulerinin pesinde yasayan zavalliciklar:) 

La mala educación(2004) (Bad Education)
 Okudugum kadariyla bu filminin kurgusu icin on yil ugrasmis Almodovar. Katolik dunyasinin kanayan yarasi olan pedofili papazlari ve onlarin tacizine ugramis erkek cocuklarin sonraki hayatlarinda yasadiklari dramlari, yine sarsici bir tarzla sergiliyor..Ben izledim ama herkese tavsiye ediyorum diyemem. Homofobik degilim ama acikcasi bu kadar escinsel erotizmini kaldirabilmek zor oldu..

Hable Con Ella (2002) Talk to her
Yine huzun, yine dram ama bu kez ask var..Bu filmini mutlaka izleyin diyebilirim.
Filmin sountrack albumune de sahip olmak isteyebilirsiniz cunku muzikleri gercekten harika!
Usenmedim buldum sizin icin sayin seyirciler, buradan buyrun:)



Dogrusu, Benigno karakteri hakkinda ne hissedeceginizi merak etmiyor degilim, zira bana hissettirdikleri karmakarisik seylerden ibaret..

Almodovar filmlerini, firsat buldukca izlemeye devam edecegim..

Yenice izledigim diger filmler ise sunlar:

The Sicilian Girl (2009) 
Film Italya'da yasanmis gercek bir hikayeden yola cikarak, Rita Atria'nin ve savci Paolo Borsellino'nun hayatlarini anlatiyor. Henuz cocukken gozleri onunde oldurulen ve kendisi de mafya olan babasindan sonra erkek kardesi de oldurulen 17 yasindaki Rita'nin tuttugu gunlukleri,  delil olarak Savciya goturmesiyle birlikte Sicilya mafyasina karsi buyuk bir davaya hazirlanan cesur savcinin ve tanik koruma programiyla kimligi degistirilen genc kizin dava surecince yasadiklari konu ediliyor.

Pulp Fiction (1994)
Insanin her yasinda tekrar izlemek isteyecegi 2.5 saatlik manyak film:)

Respiro (2002) (Grazia's Island):
Buram buram Akdeniz kokan ve orada olmak icin can atacaginizi tahmin ettigim goruntulerle bezeli  filmde, bir Italyan koyunde yasayan evli, cocuklu guzel Grazia'nin (Valeria Golino), rahat davranislari, asiligi, mahalle baskisina aldirmaksizin kafasina gore takilmasi, komsularini rahatsiz etmektedir ve onun Milan'da bir psikatri klinigine gonderilmesini bile dusunurler..
Bu da, filmin basinda Grazia'nin soyledigi, La Bambola sarkisi..


Hos seyirler ola..

Nilgün anne..

"Ben de cok katildim aralarina. Laf, laf, laf! Baska da bisey yok oralarda, kimse elini tasin altina koymuyor, konusmaktan icraate sira gelmiyor" 
Evet, yaklasik olarak tam da bu cumlelerle, bazi  sivil toplum kuruluslarini cok icten bir tarzda  elestirirken ve  tesadufen  Iclal Aydin'in programinda rastladim kendisine..

Nedense, yillar once uzun kis gecelerinde, Savas Ay'in programlarina bolca konuk olan, Umut Cocuklari Dernegi Baskani  Yusuf Ahmet Kulca' dan beri, ekranlarda, 'tinerci dehseti' vb. basliklar disinda pek de haber konusu olmuyordu sokak cocuklari.

Ustelik, bu kez Kulca gibi sokaklardan yetismis bir adam degil, kendi istegi ve cabasiyla onlara kol kanat olmaya azmetmis bir kadin, Nilgun Oktay vardi ekranda..

Ne yalan soyleyeyim, cogu insan gibi once ben de sasirdim ..

Ressam Nilgun Oktay, Bakirkoy'deki yurda yaptiklari bir ziyaretten sonra cok etkilenmis ve ne yapabilirim diye dusunurken, onlara sofrasini, evini acmaya karar vermis bir yardimsever..

Cocuklar da bir sure sonra, kendilerine sefkatle yaklasan bu yuce gonullu, cesur kadina, 'Nilgun anne' demeye baslamislar..

'Korkmuyor musunuz' sorusuna defalarca muhatap olmus ve programda da oldugunda, 'hayir, hic korkmadim, korkmuyorum da' diye yanit verdi..

Hatta, sadece kendisi degil,  cevresini de organize etmis ve yasli annesi Gulsum hanimi da alistirmis. O da, tam 6 yildir, ramazan ayinda iftar davetlerine bu cocuklari aliyormus evine..

Cozum bu mudur, degil midir, tartisilir elbette..

Ama, kesin olan bisey var ki, Nilgun anne en azindan meseleye dikkat cekip, cozume katki saglamak adina duyarsiz kalmamis,  guzel bir ornek bu  toplum icin..

4 Ekim'de Dunya Cocuk Gunu vesilesiyle, ulkemizde yapilan bazi aciklamalara bakilirsa da, bir tek Nilgun annenin cabalamasi ve bizim de onu alkislayip gecip gitmemizle, neticede gozumuzu cevirmemizle uzeri kapanmayacak koca bir yaramiz var bizim..



Cocuk Vakfi Baskani, Mustafa Ruhi Sirin'in Haberturk'e yaptigi aciklamalara bakilirsa, durum hic de ic acici degil..

Verilere göre son 5 yılda bin 659 çocuğun kaçırıldığını da ifade eden Şirin, “Türkiye’de sokakta çalışan çocuk sayısı yaklaşık 8 bin. Sendikaların, Emniyet’in, belediyelerin ve bölgelerde araştırma yapan grupların ortak tespiti bu. Ancak ben bu rakamın çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. En çok çocuğun çalıştığı kent sıralamasında Mersin, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Şanlıurfa, Van, Adana, Gaziantep, İstanbul başta geliyor. Sokakta yaşayan çocuk sayısı ise 4 bin. Ancak gündüz sokakta yaşayan, gece evine giden çocukları da dahil ettiğinizde, bu rakam 25 bine çıkıyor. Çalışan çocuk sayısında işsizliğe bağlı artış var. Kim ne derse desin Türkiye’de her 4 çocuktan biri çalışıyor. Bunların yaşları da 7-13 ile 14-18 arasında değişiyor. Türkiye’nin 0-18 yaş grubu 24 milyon 780 bin çocuğu var. Bunların yüzde 30’u yoksul. Yani her 4 çocuktan 1’i de yoksul” şeklinde bilgi verdi.


 Trafikte arabanin camina yanasan, saci basi kir icinde, ayaklari ciplak minik cocuklarin selpak satmak icin canlarini tehlikeye atislarina, onlardan birsey almayarak, 'Eve para goturemesinler ki, ebeveynleri de onlari sokaga calismaya salmasinlar  mantigiyla' engel olmaya calisiyoruz.

Peki ya dogru mu yapiyoruz?

Ne yalan soyleyeyim,  benim cevabim yok bu soruya..

Su an yagmur yagiyor ve 4 bin cocuk sokaklarda bir yerlerde, bali cekerek, tiner cekerek, soguga karsi, topluma karsi, gerceklere karsi beynini uyusturarak direnmeye cabaliyorlar..

Kimbilir sigindiklari o izbe yerlerde, nelerle mucadele ediyorlar..(hayali bile urkutucu)

Sonuc?

Yetistirme yurtlarinin halini az cok biliyoruz ve devlet babanin da bu konuda basarili olacagindan pek umidim yok!

Sayfanin sonuna geldim ve hala daha cozum olarak onerebilecegim herhangi bir fikrim yok!

Koyden kente gocun nedenlerini arastirmak ve durdurmak bir nebze engel midir?

Yapabilecegin kadar degil, bakabilecegin kadar cocuk yap demek, en azindan bazi ailelere yapilacak en onemli tavsiye degil midir?

Toplum bunca dindarlasmisken, bu cocuklarin vebalini boyunlarinda tasiyan duyarli zengin insan sayisi yok denecek kadar az midir?

Dev bir sermayenin sahibi olan okyanus otesinin, bu cocuklar icin de yapacagi biseyler olamaz mi?

Bu satirlari yazan ben, yarindan itibaren  ne yapabilirim?

sorular, sorular, sorular....

Eğlenceli Sözlük

Bugun bir sekilde 'Ibranice' (The Hebrew Alphaped) pesine dusunce, su siteye rastladim ve cok hosuma gitti.

Ozellikle cocuklar icin eglenceli olabilecegini dusundugumden paylasmak istedim.

Eger yanlis saymadiysam, su an on uc dilde hazirlanmis mini sozlukler var. Istediginiz bir dile tiklayip, cikan menuden herhangi birini tikladiginizda, resimli bir sayfa aciliyor.

Uzerlerine tikladiginizda ise,  resimdeki nesnenin, hayvanin, esyanin vb. o dildeki soylenisini  duyuyorsunuz..

Ben ilk once Ibranice'ye tikladim, sonra da Cince, Arapca ve Italyanca'ya..

Henuz bes on dakika oyalanabildim, ama,  italyancada kopek kakasinin nasil soylendigini ogrendim bile;)

Kopek kakasi= la caca (lâ kakka) imis efenim:))


(Birileri Kurtce de ilave etse keske..)

iyi eglenceler..

***
Bu da bonus:  

Misirlou'nun degisik versiyonlari..
(listenin en sonundaki benim favorim)




Kız Oğlan Kız, Ama: "Made in China" (guncellendi)

Tam bir yil once, 01.10.2009 da yayinlamisim bu yaziyi ve 'simdilik memleket manzarasi degil bu haber' diye baslamisim.

Evet, beklenen oldu ve  nihayet memleket sinirlarindan giris yapti bu aparat.

kadinca.net sitesine reklam verilmis ve oradaki baglantidan da urunun tanitim sitesine (yapaykizlikzari.com) ulasilabiliyor.

Sitede yapay zar hakkinda bilgiler verilirken, --baslari belaya girmesin diye olsa gerek, tanitim laflari su cumle ile bitiriliyor:
Ürün kesinlikle cinsel bir fantazi ürünüdür. 

ABD ya da bati ulkelerinin pazarlarina fantazi urunu olarak pazarlanabilir belki ama bizim gibi bekaretin ahlaklilik sertifikasi oldugu ulkeler icin, lutfen kulahimizla muhatap olsunlar.

Bal gibi de, bizdeki asil hedef kitleleri, kadinlar!  

Hatta en dogru ifadeyle, 'caresiz kadinlar'.. 


Nitekim, sitedeki yorumlariincelerseniz, cumlelerden sizabilen 'aciliyet, caresizlik, kaygi'hallerini kolayca algilayabilirsiniz.

Oradaki kadinlarin yani mustakbel kadin musterilerin, sonucta birer yalanci ve sahtekar olduklarini da soyleyebiliriz belki ilk kalemde. 

Fakat, derin bir soluk alip dusunursek, bu topraklarda 'ilk gece' diye cok onemsenen bir kavram oldugunu ve o cok onemli gecede akmayan birkac mlt kanin nelere kadir oldugunu, erkeklerin/ailelerin sirf bu yuzden kizlarini 'bozuk cikti' diye oldurmekten 'kanlarini akitmaktan' dahi cekinmediklerini dusunecek olursak, bu basit 59 tl'lik aparatin, pekcok kadin icin kurtarici rolunde olacagini da gormezden gelemeyiz..

"YKZ'nin icadi, kadinlar icin bir tur milattir" gibi iddiali bir laf etmekten cekiniyorum. YKZ'dan once; YKZ'dan sonra gibi, iki farkli devire vesile olup, 'evlenmeden olmaz' diyen kizlari bu konuda gevsetecek midir ondan da cok emin degilim.  

Yalniz, sundan eminim ki, bu minik kirmizi toz ve sivisi, bazi erkekleri 'kandiriliyor muyum acaba' gibi bir tur paranoyakliga surukleyip, hepten olumsuz sonuclara ve haberlere de vesile olabilecektir.

****

01.10.2009 basligi:

Şimdilik memleket manzarası değil bu haber. Bizim gazetelere güvenmedim, gittim baktım, BBC duyurmuş dünyaya.

Neymiş?

Çin, bekaretin önemli olduğu müslüman ülkeler için, "sahte kızlık zarı" ya da başka bir ifadeyle "sahte namus" ihraç etmeye başlamış. Mısır'lı El Ezher Profesörü de bu aletin kullanımına ve ülkeye sokulmasına şiddetle karşı çıkmış. Hatta, idam fetvası bile vermiş.

Evet, görülen o ki; genç kızların en önemli çeyizi olarak görülen 'bekaret', yakın zamanda işportaya düşecek ve sadece 15 dolara herkes tarafından da satın alınabilir olacak!

İşportaya düşecek diyorum, zira;  Sağlık Bakanlığı'mızın sahtekarlığa prim vermeyeceğini düşünürsek, bu aletin  bizim ülkemize de illegal yollardan gireceği,  fakat alenen eczanelerde, marketlerde satılamayacağını öngörmek için falcı olmaya gerek yok.

Diyanetimiz El Ezher gibi ölüm fetvası veremeyeceğine, Viagra da aslında bir tür sahtekarlık olduğuna ve artık alenen satıldığına göre; olmaz da oldu  ve bu alet bizim ülkemize de bir şekilde girdi diyelim.

Sağlık Bakanlığı ya da ota b.ka maydonoz Tarım Bakanlığı da otomatikman by pass oldu.

Eeeee, n'olacak şimdi?

Kaldık mı belaya?

Malum, Çin'li müteşebbisleri, "Çin'den yumurta alsan sarısı çıkmaz" lafıyla anıyoruz, Çin malı kullansak da, hal böyleyken, hayati öneme haiz olan bu sahte kızlık zarının sağlamlığına nasıl güveneceğiz? 

Semt pazarlarında, orada burada tezgahlara düşse bile, test edildi onaylandı mührünü kim vuracak?

Benim önerim, Dubai'de bulunan ve muhtemelen bu alete ulaşması en kolay olan Ayşe  ablamızın, önce bir denemesi ve köşesinden okurlarını rahatlatacak "test edildi, onaylandı" yazısı yazmasıdır.

Aksi takdirde, kimse bu aleti alıp canını riske atmaz, made in china şeysine güvenip rol kesmeye de kalkmaz.

Bu işin bir tarafıydı..

Hadi işportada, vapurda değil de, öyle oldu böyle oldu, eczane raflarına yerleşti diyelim.

Elini kolunu sallaya sallaya, 24 saat güvenlik kameralaryla korunan eczanelerden, bunu satın alabilecek kaç babayiğit kız var sanıyorsunuz?

Satın alma anınızın bir gün youtube'a ya da benzer yerlere düşmeyeceğine dair en ufak bir garantiniz var mı artık?

Hele hele küçük şehirlerde, ne mümkün!


Bizimkilerin eczanesinde gece nöbetinde muhabbet olsun diye kalmışlığım vardı bir kış günü.

İki adam gelip tam birşey alacaklarken, sırıtıp vazgeçip gitmişlerdi. Ben niye öyle yaptıklarını anlamayınca kalfa izah etmişti. Meğer prezervatif alacaklarmış, ben ortaya çıkınca utanıp geri dönmüşler.

Aynı şeyi göğüs büyültücü losyon almak isteyen kadınlar da yaşıyorlardı. Sırf onlar için bir tane de kız alınmıştı ön tarafa. Özellikle muhafazakar hanımlar "göğüs büyültücü" istemeye utanıyorlarmış ve erkek kalfaya söyleyemiyorlarmış.

Eskiden ped reklamları çıkınca benzer sorun yaşanırdı evde. Erkek kardeşi ya da yeğeni olanlar beni anlayacaklardır. Kazara çantanız, çekmeceniz açık kalıp pedinizi filan gördüyse, televizyonda reklam dönerken herkesin ortasında, "Aaa! Teyze bak seninkinden" diye kızartıverir sizi veled!

Neyse, bu alet Türkiye'ye girerse muhtemelen yine internetten satılır!

Güneydoğu'da köydeki kızın da zaten gücü yetmez, kredi kartı yoktur!

***

Çok uzattım, Çin'li müteşebbis yapacağını yaptı ve bence müslüman erkeklerin düğün gecesinin içine etti:)

Artık herkes paranoyak olacak ve "Acaba?" diyecek..

Oh olsun!


bknz:



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...