Bu bir mektup.
Kuş, güvercin kanadına yazıldı.Kimin vicdanına konarsa o okusun diye.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine...
Kürt meselesi... Türk meselesi üzerine.
Güzel kelimeler... Ve çirkin kelimeler üzerine.
Ölüme doğru yapılan bu korkusuz koşudan korkuyorum. Mayınlarla parçalanan kardeş cesetleri odamda, yanıbaşımda duruyorlar.
Yazdığım her kelimeye daha bir dikkatle bakıyorlar.
Onlar dün parçalandılar.
Yazıklar olsun diye başlıyor aklıma gelen her cümle şimdi.
Yazıklar oluyor zira, insanın biriktirdiği en güzel şeylere.
Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...
HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR
Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...
Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.
Yapmayın!
Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına.
Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz.
Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....
İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.
Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR.
Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür!
Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler.
İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır.
Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR!
Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.
EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME
Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da.
Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok..
Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...
Barış artık soytarı bir kelime...
Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok.
Nerede bu barış?
O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime.
Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız.
Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir.
Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.
Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder.
SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN
Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir.
Ölen yirmisindedir.
Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.
Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur.
Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır.
Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır.
Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır.
Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.
Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.
Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum.
Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte.
Kendimi küçük düşürmek istiyorum.
Taviz vermek istiyorum.
Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...
DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM
Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur.
Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum.
Kimse ateş etmesin kimseye.
Hiçbir gerekçeyle.
Hatta kendini savunmak için bile...
Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...
Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin.
Bir kağıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin.
Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.
İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.
Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.
İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten.
Süresiz ve sonsuza kadar.
Yalvarıyorum.
Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.
YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ
Sonra sabahlara kadar tartışalım.
Ama şimdi durdur. Yalvarırım.
Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...
Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.
Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...
Kürtçe’de "cehel" derler.
Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...
Yalvarırım ne olacak...
Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.
Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...
Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.
Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.
Kurtulalım istiyorum bu vebadan.
Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum.
Küstüm.
’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE
Konuşmuyorum bu konuyu...
Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.
Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum.
Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.
Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum.
Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.
Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin çıfayda...
Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez.
Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir.
"Mırın" denir Kürtçe’de.
Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır.
Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir.
Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.
"Yaşam"a gelince....
Kelimelerin en şahanelerinden.
İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...
Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...
DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR
Kürtçe’de "jiyan" denir.
Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir.
Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette.
Aşk...
Kürtçe’de "evin" denir.
Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir.
Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum.
Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu.
Çünkü bu iş öyle kolay değildir.
Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur.
Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur.
Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...
O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.
Sonuç her zaman mükemmeldir.
Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder.
’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’
İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler.
Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir.
Bünyesine uyan her su içine akar.
Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır.
Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra.
Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur.
Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.
Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır.
Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır.
Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz.
"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....
"Ölüm"ün yanına "hayat"!
Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.
Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...
RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR
Artık sivil de değildir haklı da.
Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.
Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.
Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur.
İnsanları başkalaştırır.
Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur.
"Başka" güzel bir kelimedir.
Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır.
Ve başka, başkalık güzeldir.
Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar.
Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.
Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak.
Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!
Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...
Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.
Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.
KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR
(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)
Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki:
Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir.
Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.
Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur.
Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir.
Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.
Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.
Onu özgürleştirir...
Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.
Çünkü DİL güncel bir mesele değildir.
Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir.
Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir.
Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir.
Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir.
Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir.
TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER
Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir.
Bu bir mektup.
Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.
Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine yazıldı.
Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.
Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben...
Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...
Elimde sade kelimeler...
Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum.
Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.
Yalvarırım... Durun!
Durdurun!
Paralel Devlet Cemaat ve Hanefi Avci- 1 /alinti
1.BOLUM icin tiklayin
Hanefi Avcı Bölüm 2 from Dipnot.Tv on Vimeo.
Hanefi Avcı Bölüm 3 from Dipnot.Tv on Vimeo.
Hanefi Avcı Bölüm 4 from Dipnot.Tv on Vimeo.
Bu yaziya tamamen tesadufen ulastim.
Bahsi gecen kitapla ilgili, Rusen Cakir yazilarini saymazsak, benim rastladiklarim icerisinde, kitabi okuyup kritik eden kose yazarlarindan, cemaati 'gercekten' bilen ve --ulkucu olmasindan kaynakli serzenislerini saymazsak-- oldukca gercekci degerlendirmeler yapmis tek yazar diyebilirim.
En iyi bilenlerden olan, Fehmi Koru, Ahmet Hakan gibi populer yazarlar, yogunluklarindan (!) olsa gerek, bana gore ustunkoru biseyler karalayip, bir nevi ortbas etme yolunu tercih ettiler.
Ahmet Altan'dan umitliydim (!) O da meger cemaat hakkinda hicbirsey bilmezmis, neredeyse Fethullah Gulen Hocaefendiyi de, diyanetin emekli imamlarindan biri sanirmis havasinda umarsiz davrandi !! (bknz: Fethullahcilar ve Avci baslikli yazisi)
Neyse, yazilarin devami nasil gelecek bilmiyorum, ama, en azindan bu ilkini blogun arsivine almak istedim. Yazidaki bold kisimlari da okuma kolayligi olmasi icin ben isaretledim.
Iyi okumalar..
***
M.Tolga Akalin yazisidir:
“Ben aslında bu psikolojiyi tanıyorum. Bir örgüte, ideolojik bir gruba ya da bir cemaate bağlandın mı, kişisel iradeni ve özgürlüğünü kaybedip o grubun liderliğinin iradesine kendini teslim ediyorsun. Yanlış ya da doğru diye bir şey kalmıyor, grubun amaçları her şeyi belirliyor, hak da adalet de izafi hale geliyor. Tıpkı Simon’daki gibi ideoloji karşısında gördüğün ya da bildiğin değil sana anlatılan doğrudur, böyle bir ruh halinde haksızlığa uğradığını düşündüğün kardeşini bile korumazsın… Ben içinde bulunduğum tarafın hak, adalet, iyilik güzellik diyerek Simonlaşmayacağını zannediyordum. O yanlışa düşmek başkalarına mahsustu. Bizde böyle bişey söz konusu bile olmaz sanıyordum, maalesef yanılmışım. Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tabi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.
Normal insan davranışları ile bir örgüte ya da cemaate bağlı kişilerin davranışları asla birbirine benzemez ama normal insanlar bunu anlayamaz… Talimatlara, örgüte gönülden bağlılık ya da korku nedeni ile uyma bazen iç içe geçmiştir, ayırt edilemeyecek şekilde ikisi aynı anda hissedilir. Bundan dolayı bir kişi illegal bir yapıya, örgüte, cemaate bağlanmış ise o kişi artık devletin değil, kendi grubunun talimatlarına uyar. Ne kanun ne kural ne vicdan ne de bilim ölçü olmaz. Bugünde yaşadığımız durum budur. Bu polisler savcılar, hâkimler yasalara, kendi görevlerinin gereklerine göre değil, cemaatin isteğine göre davranıyorlar… Hukuk çiğnenmeye başladığında bunun artık sınırı olmaz”.
Emniyet Müdürü Hanefi AVCI’nın “Haliçte Yaşayan Simonlar! Dün devlet Bugün Cemaat” adlı kitabını okuduğumda altını çizmek zorunda kaldığım en çarpıcı satırlar sanırım bunlardı.
Kitaba konu olan cemaat piramidinin zeminini, ulusal ve uluslar arası eğitim hareketlerinin oluşturduğu sosyal dayanışma ağının teşkil ettiği; himmet ve maklube seanslarından geçmiş her akıl sahibi tarafından bilinen bir husustur.
Ülkücü Hareket; cemaat piramidinin zeminini oluşturan eğitim hareketlerine bakarak/destekleyerek uzun yıllar turani hasletlerini cemaat üzerinden tatmin etmiştir. Sosyal devlet arızaları ve bilimsel aklı bürokrasiye boğduran eğitim uygulamalarının doğurduğu boş alan, cemaat tarafından gayet akılcı ve toplam milli faydaya yüksek katkı sağlayabilecek şekilde doldurulmuştur.
Cemaat ekonomik-sosyal değişim getirdiği ön şehirleşme problemleri ile yalnızlaşan birçok insan için eğitim merkezli bir sosyal dayanışma ağı/dolayısıyla aidiyet ve mensubiyet hislerini tatmin eden bir duygusal limanda olmuştur.
Elbette bu limanda “yapma Salabe (r.a)” vaazları, dünyanın geçiciliğine, eserlerin bakiliğine yapılan kuvvetli dini/tarihi vurgu, beraberinde bir ekonomik yapı oluşturmaya da başlamıştır. Hekimoğlu’nun “Müslüman ve Para” adlı eseri ekonomik bakışın amentüsü niteliğindedir.
Darbe sonrası yaşanan travma nedeni ile azımsanmayacak sayıda ülkücü de cemaatin hizmet rehberliğine ve altın nesli yetiştirmeye talip olmuştur. Oysa o dönemler cemaat açısından “ ümidin tükendiği yerde hızır gibi imdada yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğinin arz edildiği yıllardır .”(Sızıntı ekim 1980)
Aslında aynı dönemde bir taraftan Yavuz Bülent Bakilerin kültürel milliyetçi eserleri cemaat kütüphanelerinde bulunurken aynı kütüphaneler Mustafa Müftüoğulları’nın “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” serileri de mevcuttur.
Merkezi otoritenin klasik, kaba softa ham yobaz ceberut Atatürkçülüğü ve cemaatin bazı mahfillerde Atatürk düşmanlığı ile itham edilmesinin oluşturduğu etkiyi yok etmek için, cemaat her ortamda Atatürk’ün büyük bir askeri dahi olduğu kabul etmek sureti ile salvoları Atatürk’ü askeri alana sıkıştırmak sureti ile atlatmaya çalışmaktadır. Buna karşılık İnönü’ye, karşı salvo atışı yapmak sureti ile klasik ikinci adama ateş etme taktiğini kullanılırdı. Yine tarihi muhabbetler arasında Vahdettin’in cins atlarını satarak Atatürk’ün Samsuna çıkışını finanse etmesi hatta müfettişlik vazifesi altında gizli milli mücadele başlatma emrinin bizzat Vahdettin tarafından verildiği menkıbeleri “yalan söyleyen tarih utansın” risalelerinin en önemli konularındandır.
1980 li yılların ortalarında cemaat sanırım 40 kişi olmuştu ki Zaman gazetesi kuruldu. Ahmak(!) sol düşüncenin dini açıdan fikri geleneklerinin sığ bakış açısı içerisinde Zaman’ı tersinden okuyarak esasen gazetenin isminin “Namaz” olduğunu iddia ettiği yıllardı. Daha sonra anlaşıldı ki “Zaman” dünya gemisinin dümenine otura milletin baş dergisi olan “Time” ın Türkçe adıdır ve Türkiye’de ki arzulanan işlevi “Time” niteliğindedir.
Fehmi KORU ile Taha KIVANÇ’ın aynı insan olduğunu az kişinin bildiği bu yıllarda; Fehmi KORU iç politik yapının eleştiri/deşifre ve temas sınırlarını çizmekte, Taha KIVANÇ ise küresel lobilerin eleştiri/deşifresini üstlenmektedir. Cemaat mensupları/sempatizanları her türlü melanetin baş aktörü küresel güçler ve yerli iş birlikçileri ile bu dönemde anılan çizgi üzerinden tanıştırılmıştır.
Cemaatin kendisine iç-dış düşman tanımlaması üzerinden güç vehmetmeğe ve böylece safları sıklaştırmaya başladığı yıllardır bu yıllar aynı zamanda.
1990 lı yıllar “realitenin (gerçekliğin) kabulü” dönemleridir.
"Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı."( Gülen ile New York Sohbeti- N. Sevindi-1997)
(Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Müjdat ÖZTÜRK’ün 04/06/2010 tarihli Ülkücüler ve Gülen cemaati başlıklı yazısına bakılmalıdır)
Diğer yandan 2000 li yıllar Fehmi KORU/Taha KIVANÇ’ın yıllarca küresel şebeke olarak nitelendirdiği Bilderberg toplantılarına ilk kez davet edildiği yıllardır. Koru köşesinde yıllarca eleştirdiği bu uluslararası yapının toplantısına katılmakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece anlaşılmıştır ki uzun yıllar boyunca karşı çıkış oyunun kurallarına değildir. Oyuncu ilk 11 de sahaya çıkmak istemekte ve esasen yedekliğe isyan etmektedir.
Aynı dönem cılız cemaat içi sorgulamalara karşı ”Düşmanın silahı ile silahlanmak” hadis-i şerifinin her zamankinden fazla çokça duyulduğu yıllardır da.
Bu ve benzeri med-cezir hareketlerinin eleştiri konusu yapıldığı yazıları okuyan cemaat mensupları son yıllara kadar bu yaklaşımları sığ, ilm-i siyasetten bihaber yaklaşımlar olarak eleştirmekteydi. Esasen cemaat algısında bu tür med-cezirlerin sebebi Sun Tzu askeri siyaseti ile “düşmanı yenmek için düşmanla birlikte olmak lazım” siyasetinden kaynaklanmaktadır.
Cühelanın (!) bunu anlaması uzun yıllar alacaktır. Bu ideolojik Polyannacılık aslında tek başına bir yazının konusudur. Ancak cemaat mensuplarının klasik cemaat duygu ve düşünce hiyerarşisi içerisinde savruldukları iklimler, Türk Milli Kimliği ile ve Türk Milliyetçileri ile tedricen artan bir surette ihtilaflı hale gelme sebeplerini tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Yazının girişindeki Hanefi AVCI beyanlarının özellikle şu cümlesini tekrar okumalarında fayda vardır. “Ben içinde bulunduğum tarafın hak, adalet, iyilik, güzellik diyerek Simonlaşmayacağını zannediyordum. O yanlışa düşmek başkalarına mahsustu. Bizde böyle bişey söz konusu bile olmaz sanıyordum, maalesef yanılmışım."
Son birkaç yıldır ise cemat içine düştüğü kuvvet sarmalı içerisinde kurulan paralel devletin imkanları/sopalarını; çakma ihbar, gizli tanık, kanunsuz delil teslisi ile birlikte zaman zaman kullanılır olmuştur.
Cemaat piramidinin temelini oluşturan eğitim hareketleri ve bunun oluşturduğu sosyal ağı yöneten cemaat aklı, bugünkü paralel devlet kurma konumuna eş zamanlı yatay ve dikey hareketleri beraber uygulayarak gelmiştir. Bir taraftan gelişmeye paralel, sosyo- ekonomik alanlarda paralele yapılar kurulmuş (dershaneler, finans kuruluşları, iş adamı dernekleri, gazeteciler ve yazarlar vakfı vb) diğer yandan, eğitim faaliyetleri kapsamında yetiştirilen öğrenciler başta kurumsal eğitmen açığının kapatılması olmak üzere güvenlik, mülki ve adli alanlara sevk edilmiş ve yüksek öğretim döneminde de cemaatin organik ilişkisi kuvvetlendirilerek devam ettirilmiştir. Cemaatin esasen mensubunun hayat nizamının tüm köşelerinde ağırlıklı olarak söz sahibi olmaya devam etmiştir(evlilik, iş vb).
Vatanına milletine faydalı, dinini diyanetini bilen evlat yetiştirme düsturuna sahip Müslüman Türk aile örfü, kapitalizmin insan ahlakını tarumar eden yüksek saldırısı karşısında korumakta zorlandığı evladını cemaate teslim etmekte bir beis görmemiştir.
Bazen de şartlara razı olmuştur.
Oysa cemaat esasen en başından beri “iyilik yap denize at , balık bilmezse halik bilir” dusturuna sahip değildir. Cemaat iyilik yapmakta, ancak genellikle mahluk bilmektedir.
Eğer devlet bir fütuhat alanı olarak görülmeyip düstur “altın nesil yetiştir kritik kamusal kadro istihdam etmek” yerine “insan yetiştir hayata bırak” biçiminde oluşsaydı belki daha ağır ancak çok daha olgun ve sosyolojik tekamüle uygun davranılmış olacaktı. Esasen bu alan da cemaatler açısından meşru hukuki alandır.
Oysa bu yapılmadı ve Safevi Türk devletinden sonra ilk defa bir cemaat sistematik bir gayretle Türk Devlet İdaresine hakim olmaya teşebbüs etti…
Türk Devlet geleneğinin asla kabul etmediği cemaat devleti ihdas etme teşebbüsü bu gelenekten sapan Safevi devletinin kısa dönemde sonunu getirmiştir.
Tolga AKALIN / 02- 09-2010
Hanefi Avcı Bölüm 2 from Dipnot.Tv on Vimeo.
Hanefi Avcı Bölüm 3 from Dipnot.Tv on Vimeo.
Hanefi Avcı Bölüm 4 from Dipnot.Tv on Vimeo.
Bu yaziya tamamen tesadufen ulastim.
Bahsi gecen kitapla ilgili, Rusen Cakir yazilarini saymazsak, benim rastladiklarim icerisinde, kitabi okuyup kritik eden kose yazarlarindan, cemaati 'gercekten' bilen ve --ulkucu olmasindan kaynakli serzenislerini saymazsak-- oldukca gercekci degerlendirmeler yapmis tek yazar diyebilirim.
En iyi bilenlerden olan, Fehmi Koru, Ahmet Hakan gibi populer yazarlar, yogunluklarindan (!) olsa gerek, bana gore ustunkoru biseyler karalayip, bir nevi ortbas etme yolunu tercih ettiler.
Ahmet Altan'dan umitliydim (!) O da meger cemaat hakkinda hicbirsey bilmezmis, neredeyse Fethullah Gulen Hocaefendiyi de, diyanetin emekli imamlarindan biri sanirmis havasinda umarsiz davrandi !! (bknz: Fethullahcilar ve Avci baslikli yazisi)
Neyse, yazilarin devami nasil gelecek bilmiyorum, ama, en azindan bu ilkini blogun arsivine almak istedim. Yazidaki bold kisimlari da okuma kolayligi olmasi icin ben isaretledim.
Iyi okumalar..
***
M.Tolga Akalin yazisidir:
“Ben aslında bu psikolojiyi tanıyorum. Bir örgüte, ideolojik bir gruba ya da bir cemaate bağlandın mı, kişisel iradeni ve özgürlüğünü kaybedip o grubun liderliğinin iradesine kendini teslim ediyorsun. Yanlış ya da doğru diye bir şey kalmıyor, grubun amaçları her şeyi belirliyor, hak da adalet de izafi hale geliyor. Tıpkı Simon’daki gibi ideoloji karşısında gördüğün ya da bildiğin değil sana anlatılan doğrudur, böyle bir ruh halinde haksızlığa uğradığını düşündüğün kardeşini bile korumazsın… Ben içinde bulunduğum tarafın hak, adalet, iyilik güzellik diyerek Simonlaşmayacağını zannediyordum. O yanlışa düşmek başkalarına mahsustu. Bizde böyle bişey söz konusu bile olmaz sanıyordum, maalesef yanılmışım. Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tabi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.
Normal insan davranışları ile bir örgüte ya da cemaate bağlı kişilerin davranışları asla birbirine benzemez ama normal insanlar bunu anlayamaz… Talimatlara, örgüte gönülden bağlılık ya da korku nedeni ile uyma bazen iç içe geçmiştir, ayırt edilemeyecek şekilde ikisi aynı anda hissedilir. Bundan dolayı bir kişi illegal bir yapıya, örgüte, cemaate bağlanmış ise o kişi artık devletin değil, kendi grubunun talimatlarına uyar. Ne kanun ne kural ne vicdan ne de bilim ölçü olmaz. Bugünde yaşadığımız durum budur. Bu polisler savcılar, hâkimler yasalara, kendi görevlerinin gereklerine göre değil, cemaatin isteğine göre davranıyorlar… Hukuk çiğnenmeye başladığında bunun artık sınırı olmaz”.
Emniyet Müdürü Hanefi AVCI’nın “Haliçte Yaşayan Simonlar! Dün devlet Bugün Cemaat” adlı kitabını okuduğumda altını çizmek zorunda kaldığım en çarpıcı satırlar sanırım bunlardı.
Kitaba konu olan cemaat piramidinin zeminini, ulusal ve uluslar arası eğitim hareketlerinin oluşturduğu sosyal dayanışma ağının teşkil ettiği; himmet ve maklube seanslarından geçmiş her akıl sahibi tarafından bilinen bir husustur.
Ülkücü Hareket; cemaat piramidinin zeminini oluşturan eğitim hareketlerine bakarak/destekleyerek uzun yıllar turani hasletlerini cemaat üzerinden tatmin etmiştir. Sosyal devlet arızaları ve bilimsel aklı bürokrasiye boğduran eğitim uygulamalarının doğurduğu boş alan, cemaat tarafından gayet akılcı ve toplam milli faydaya yüksek katkı sağlayabilecek şekilde doldurulmuştur.
Cemaat ekonomik-sosyal değişim getirdiği ön şehirleşme problemleri ile yalnızlaşan birçok insan için eğitim merkezli bir sosyal dayanışma ağı/dolayısıyla aidiyet ve mensubiyet hislerini tatmin eden bir duygusal limanda olmuştur.
Elbette bu limanda “yapma Salabe (r.a)” vaazları, dünyanın geçiciliğine, eserlerin bakiliğine yapılan kuvvetli dini/tarihi vurgu, beraberinde bir ekonomik yapı oluşturmaya da başlamıştır. Hekimoğlu’nun “Müslüman ve Para” adlı eseri ekonomik bakışın amentüsü niteliğindedir.
Darbe sonrası yaşanan travma nedeni ile azımsanmayacak sayıda ülkücü de cemaatin hizmet rehberliğine ve altın nesli yetiştirmeye talip olmuştur. Oysa o dönemler cemaat açısından “ ümidin tükendiği yerde hızır gibi imdada yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğinin arz edildiği yıllardır .”(Sızıntı ekim 1980)
Aslında aynı dönemde bir taraftan Yavuz Bülent Bakilerin kültürel milliyetçi eserleri cemaat kütüphanelerinde bulunurken aynı kütüphaneler Mustafa Müftüoğulları’nın “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” serileri de mevcuttur.
Merkezi otoritenin klasik, kaba softa ham yobaz ceberut Atatürkçülüğü ve cemaatin bazı mahfillerde Atatürk düşmanlığı ile itham edilmesinin oluşturduğu etkiyi yok etmek için, cemaat her ortamda Atatürk’ün büyük bir askeri dahi olduğu kabul etmek sureti ile salvoları Atatürk’ü askeri alana sıkıştırmak sureti ile atlatmaya çalışmaktadır. Buna karşılık İnönü’ye, karşı salvo atışı yapmak sureti ile klasik ikinci adama ateş etme taktiğini kullanılırdı. Yine tarihi muhabbetler arasında Vahdettin’in cins atlarını satarak Atatürk’ün Samsuna çıkışını finanse etmesi hatta müfettişlik vazifesi altında gizli milli mücadele başlatma emrinin bizzat Vahdettin tarafından verildiği menkıbeleri “yalan söyleyen tarih utansın” risalelerinin en önemli konularındandır.
1980 li yılların ortalarında cemaat sanırım 40 kişi olmuştu ki Zaman gazetesi kuruldu. Ahmak(!) sol düşüncenin dini açıdan fikri geleneklerinin sığ bakış açısı içerisinde Zaman’ı tersinden okuyarak esasen gazetenin isminin “Namaz” olduğunu iddia ettiği yıllardı. Daha sonra anlaşıldı ki “Zaman” dünya gemisinin dümenine otura milletin baş dergisi olan “Time” ın Türkçe adıdır ve Türkiye’de ki arzulanan işlevi “Time” niteliğindedir.
Fehmi KORU ile Taha KIVANÇ’ın aynı insan olduğunu az kişinin bildiği bu yıllarda; Fehmi KORU iç politik yapının eleştiri/deşifre ve temas sınırlarını çizmekte, Taha KIVANÇ ise küresel lobilerin eleştiri/deşifresini üstlenmektedir. Cemaat mensupları/sempatizanları her türlü melanetin baş aktörü küresel güçler ve yerli iş birlikçileri ile bu dönemde anılan çizgi üzerinden tanıştırılmıştır.
Cemaatin kendisine iç-dış düşman tanımlaması üzerinden güç vehmetmeğe ve böylece safları sıklaştırmaya başladığı yıllardır bu yıllar aynı zamanda.
1990 lı yıllar “realitenin (gerçekliğin) kabulü” dönemleridir.
"Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı."( Gülen ile New York Sohbeti- N. Sevindi-1997)
(Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Müjdat ÖZTÜRK’ün 04/06/2010 tarihli Ülkücüler ve Gülen cemaati başlıklı yazısına bakılmalıdır)
Diğer yandan 2000 li yıllar Fehmi KORU/Taha KIVANÇ’ın yıllarca küresel şebeke olarak nitelendirdiği Bilderberg toplantılarına ilk kez davet edildiği yıllardır. Koru köşesinde yıllarca eleştirdiği bu uluslararası yapının toplantısına katılmakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece anlaşılmıştır ki uzun yıllar boyunca karşı çıkış oyunun kurallarına değildir. Oyuncu ilk 11 de sahaya çıkmak istemekte ve esasen yedekliğe isyan etmektedir.
Aynı dönem cılız cemaat içi sorgulamalara karşı ”Düşmanın silahı ile silahlanmak” hadis-i şerifinin her zamankinden fazla çokça duyulduğu yıllardır da.
Bu ve benzeri med-cezir hareketlerinin eleştiri konusu yapıldığı yazıları okuyan cemaat mensupları son yıllara kadar bu yaklaşımları sığ, ilm-i siyasetten bihaber yaklaşımlar olarak eleştirmekteydi. Esasen cemaat algısında bu tür med-cezirlerin sebebi Sun Tzu askeri siyaseti ile “düşmanı yenmek için düşmanla birlikte olmak lazım” siyasetinden kaynaklanmaktadır.
Cühelanın (!) bunu anlaması uzun yıllar alacaktır. Bu ideolojik Polyannacılık aslında tek başına bir yazının konusudur. Ancak cemaat mensuplarının klasik cemaat duygu ve düşünce hiyerarşisi içerisinde savruldukları iklimler, Türk Milli Kimliği ile ve Türk Milliyetçileri ile tedricen artan bir surette ihtilaflı hale gelme sebeplerini tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Yazının girişindeki Hanefi AVCI beyanlarının özellikle şu cümlesini tekrar okumalarında fayda vardır. “Ben içinde bulunduğum tarafın hak, adalet, iyilik, güzellik diyerek Simonlaşmayacağını zannediyordum. O yanlışa düşmek başkalarına mahsustu. Bizde böyle bişey söz konusu bile olmaz sanıyordum, maalesef yanılmışım."
Son birkaç yıldır ise cemat içine düştüğü kuvvet sarmalı içerisinde kurulan paralel devletin imkanları/sopalarını; çakma ihbar, gizli tanık, kanunsuz delil teslisi ile birlikte zaman zaman kullanılır olmuştur.
Cemaat piramidinin temelini oluşturan eğitim hareketleri ve bunun oluşturduğu sosyal ağı yöneten cemaat aklı, bugünkü paralel devlet kurma konumuna eş zamanlı yatay ve dikey hareketleri beraber uygulayarak gelmiştir. Bir taraftan gelişmeye paralel, sosyo- ekonomik alanlarda paralele yapılar kurulmuş (dershaneler, finans kuruluşları, iş adamı dernekleri, gazeteciler ve yazarlar vakfı vb) diğer yandan, eğitim faaliyetleri kapsamında yetiştirilen öğrenciler başta kurumsal eğitmen açığının kapatılması olmak üzere güvenlik, mülki ve adli alanlara sevk edilmiş ve yüksek öğretim döneminde de cemaatin organik ilişkisi kuvvetlendirilerek devam ettirilmiştir. Cemaatin esasen mensubunun hayat nizamının tüm köşelerinde ağırlıklı olarak söz sahibi olmaya devam etmiştir(evlilik, iş vb).
Vatanına milletine faydalı, dinini diyanetini bilen evlat yetiştirme düsturuna sahip Müslüman Türk aile örfü, kapitalizmin insan ahlakını tarumar eden yüksek saldırısı karşısında korumakta zorlandığı evladını cemaate teslim etmekte bir beis görmemiştir.
Bazen de şartlara razı olmuştur.
Oysa cemaat esasen en başından beri “iyilik yap denize at , balık bilmezse halik bilir” dusturuna sahip değildir. Cemaat iyilik yapmakta, ancak genellikle mahluk bilmektedir.
Eğer devlet bir fütuhat alanı olarak görülmeyip düstur “altın nesil yetiştir kritik kamusal kadro istihdam etmek” yerine “insan yetiştir hayata bırak” biçiminde oluşsaydı belki daha ağır ancak çok daha olgun ve sosyolojik tekamüle uygun davranılmış olacaktı. Esasen bu alan da cemaatler açısından meşru hukuki alandır.
Oysa bu yapılmadı ve Safevi Türk devletinden sonra ilk defa bir cemaat sistematik bir gayretle Türk Devlet İdaresine hakim olmaya teşebbüs etti…
Türk Devlet geleneğinin asla kabul etmediği cemaat devleti ihdas etme teşebbüsü bu gelenekten sapan Safevi devletinin kısa dönemde sonunu getirmiştir.
Tolga AKALIN / 02- 09-2010
Ümit Pamir Önerisi (güncelleme)

Tesadüf yada algıda seçicilik, olsa gerek. Şu son üç haftadır PAMİR ismiyle haşir neşir oluyorum.
Önce, elimde gürültülü ortamlarda da okuyabileceğim hafif bir kitap olsun niyetiyle aldığım, Nermin Bezmen'in otobiyografik romanında geçen yüzlerce PAMİR isminden sonra, sakin vakitlerde not alarak okuduğum, SUYU ARAYAN ADAM kitabımın 260. sayfasında karşıma çıkıveren 'PAMİR'DEKİ İSTİFHAM' bölümünde, anlamının, 'Dünyanın damı' olduğunu öğrendiğim 'PAMİR YAYLASI' ile karşılaştım.
Derken, ÜMİT 'PAMİR' isimli emekli büyükelçimiz, --her mesele gibi sulandırıp, tezeğini çıkarttığımız kürt meselesine dair, kimsenin söylemeye dilinin varmadığı, belki de cesaret edemediği öyle bir öneri sundu ki, üçüncü 'PAMİR' ismiyle de böylece tanışmış oldum.
NATO'nun 12 âkil adam grubuna seçtiği Türk diye övüldüğünü gördüğüm PAMİR, kendisine yöneltilen sorulara şu cevapları verdi:
TÜRKLER VE KÜRTLER NE İSTİYOR?
Yönelttiğiniz 10 sual tam bir yol haritası, ama bana göre ikinci aşamada ele alınmaları gerekiyor. Çünkü, vardığımız noktada öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken husus, Türkiye’nin temel katmanları olan Türkler ve Kürtlerin birlikte mi, yoksa ayrı ayrı mı yaşama iradesini taşıyıp taşımadıklarının saptanmasıdır.
BUGÜN CESUR VE DÜRÜST OLMAZSAK YARININ TELAFİSİ YOK:
Bu dediğim saptama mutlak bir cesaret, dürüstlük ve demokratik olgunlukla yapılmadıkça, “Kürt sorunu ve çatışmaya çözüm arama” başlığı altında sürdürülen çalışmaların, meselenin özüne ve çözümüne herhangi bir katkısı olmayacağı gibi, gerçekten kalıcı bir çözüm gerektirdiği aşikâr olan bu büyük sorunun daha da derinleşmesine yol açacağı muhakkaktır.
Böyle bir durumda, mevcut sorunun bugünden öngörülemeyecek, herkesin zararlar göreceği, telafisi mümkün olmayan ve dış müdahalelerin daha da görünür halde gündeme geleceği bir nitelik kazanması beklenmelidir.
ÖNCE HER İHTİMALİ TARTIŞACAĞIZ, SONRA SANDIĞA GİDECEĞİZ:
Bence Türklerle Kürtlerin birlikte mi, yoksa ayrı ayrı mı yaşamak istedikleri saptaması referandumla yapılmalıdır ve bir an önce yapılmalıdır. Bu referandum öncesinde konunun alabildiğine serbest bir ortamda, herkesin her şeyi söyleyebileceği, hiçbir korku altında kalmayacağı bir kampanya süreci yaşanmalıdır.
Vatandaşlar, neye oy verirlerse, sonradan neyle karşılaşacaklarını baştan bilmeli, tartışmalı, söylenecek her sözü dinleme imkânı bulmalıdır.
TÜRKLERE TEK, KÜRTLERE İKİ SORU:
Referandumda, bütün Türkiye halklarına şu soru sorulmalıdır: “Kendinizi nasıl telakki ediyorsunuz; Türk mü, Kürt mü?” Türklerin bir ayrışma talebi olmadığına göre yanıtı “Kürt” olanlara sorulacak ikinci soru da şudur: “Ayrışmadan mı yanasınız, yoksa birlikte yaşamak mı istiyorsunuz?”
EĞER KÜRTLERİN 3’TE 2’SİNDEN FAZLASI “BEN AYRILMAK İSTİYORUM” DİYORSA:
O zaman bu ayrışmanın aşamaları konuşulur. Mesela, ilk başta eyalet sistemiyle başlanır, yavaş yavaş bağımsızlık gündeme gelir. Bu yapılırken de bin yıllık kardeşlik üzerinden hareket edilir. Çünkü, sonuçta ayrı ayrı da olsa yan yana yaşayacağız. Ama, mesela bugüne kadar o bölgeden alınan verginin 20 katı kadar o bölgeye bütçe ayrılıyorsa, bu artık olmayacak demektir.
EĞER KÜRTLERİN 3’TE 2’SİNDEN FAZLASI “BEN AYRILMAK İSTEMİYORUM” DİYORSA:
O zaman otonomi anlamına gelen hiçbir hakka gerek yok demektir. Yani, mesela Kürtçe öğretim olabilir, ama, eğitim olmayacaktır. Anayasa’ya Kürtlükle ilgili madde konması artık bir ihtiyaç değildir. Yani, bireysel haklar tüm Türkiye için genişletilir, ama, kolektif hak talepleri gündeme gelmez ve bu konu biter.
ÖNCE GERÇEK, SONRA O GERÇEĞE GÖRE MODEL:
Türkiye’nin gerçek bir strateji geliştirebilmesi için, önce “Ey Kürt kardeşim, ey Türk kardeşim, sen ne istiyorsun?” diye sorması gerekiyor. Bunun yanıtını almadan yapılacak tüm arayışlar beni bağışlayın ama hafif kalır. Gideceğimiz yolu bulmak, çözümün zeminini anlamak için önce buna karar vermemiz lazım.
Ü.Pamir'in söylediklerini eminim hepimiz zaman zaman aklımızdan geçirmişizdir.
Fakat, teoride sormanın mümkün olduğu bu soruların, pratikte cevaplanmasının neredeyse imkansız olduğunu bildiğimden; açıkçası kürtlerle boşanmanın öyle karı-koca ayrılığı kadar kolay olup, bavul toplayıp, çocukları paylaşıp, "Hadi, sen yoluna ben yoluma, ben anama, -güneydoğuya- gidiyorum, sana mutluluklar dilerim." diyaloğuyla sonlanacak kadar basit ve kansız olması hayalini dillendiremiyorum bile!
Pamir, referandum yapalım ve ayrılmak isteyip istemediklerini soralım diyor. Soralım ama sadece kürtlere değil, türklere de soralım. Bakalım türkler ayrılmak istiyorlar mı.
Daha önce yaşadığımız tarihsel HATAY CUMHURİYETİ tecrübemiz var. Acaba Hatay, devlet olarak kalmayı becerebilseydi, şu anda ne halde olurdu? Ya da Türkiye yerine Suriye'ye bağlanmış olsaydı nelerden mahrum kalırdı.
Pamir'in önerdiği şekliyle kürtlere referandumla ayrılmak isteyip istemedikleri sorulsa, bölgede yaşayan ve okuma yazma dahi bilmeyen kürt kadınlarımız acaba kocalarından bağımsız karar verip, kendi tercihlerini sandığa sunabilecekler midir, yoksa kocaları ne derse ona mı mühür basacaklardır, bence bu bile gözden kaçırılMaması gereken önemli bir detaydır.
Referandum sonucunda kürt nüfusun üçte ikisi boşanmak istediğini ve ayrı bir demografik bölgede kuracakları 'KÜRT DEVLETİ' bayrağı altında yaşamak istediklerini söyleseler, İstanbul'daki kürtler ne olacak? Sadece İstanbul'mu, tüm sahil şeridi, Adana, Mersin kürt dolu. Onlara ne diyeceğiz? Toplayın bavullarınızı, siz ayrılmak istediniz, "Çektirin gidin madem!" mi diyeceğiz?
Hadi meseleyi ben de sulandırayım; İbrahim Tatlıses Urfa'ya gider mi bu saatten sonra?
Diğer yandan, milletin alnında kürt yazmıyor ki! İsimlerimiz, ten rengimiz, saç rengimiz herşeyimiz aynı.
Nasıl tefrik edilecekler?
Bu tefriğe ne gerek var demeyin, radikal milliyetçiler bu referandum sonucundan sonra, onlara ekmek yedirir mi artık Türkiye topraklarında(!).
Herşeye rağmen boşandık, mal paylaşımını yaptık ve küstük diyelim. O bölgede kalan barajlarımız vs. ne olacak? Elektrik, az çok petrol vs. yi artık parayla mı alacağız?
Sonra kürtler ne yeyip içecek?
Şimdi ayırdığımız bütçeyi çektiğimiz anda ne yapacaklar?
Apo'yu salıverdik ve kurulan devletin başına geçip, ATAKÜRT oldu diyelim. Kürtler hayalini kurdukları özgürlüğe ve bağımsızlığa, demokrasiye kavuşabilecekler mi?
Bölgede yaşayan türkleri bizim tarafta kalan kürtlerle, mübadele mi edeceğiz? Kürt- Türk evlenmiş çifler ne halt edecek?
Bu yorucu sorular devam eder gider..
Hâsılı Ümit Pamir, kürtlere ve bize zihin jimnastiği yaptırıp, biraz da gözdağı verdi diye anlıyorum ben.
Barış ve kardeşlik türkülerinin söylenmeye hatta gözyaşları eşliğinde romantik cümlelerin dillendirildiği hassas bir döneme girdiğimiz bu zor sürecin sonu umarım herkes için hayırlı olur.
bknz:
HATAY CUMHURİYETİ
Ümit Pamir- Milliyet
Pamir Akil Adamlar Grubunda
ps: 'türk' ve 'kürt' kelimelerini küçük harfle kullandım, farkındayım.
Hey! Kuma kariyeri planlayanlar, bu haberi iyi okuyun
-Sn cok bilmis y.ö. , kumalik müessesi ve ülkemizde emsali olmayan bu dava hakkindaki görüslerinizi alabilir miyiz?
- Valla, çoh iyi de oldu. çoh güzel iyi oldu tamam mı.
şimdi meselam bu kuma olayını çok karıştırdılar. ha aralarında bi farg kaldı. o fargınan çok güzel oldu. meselam herkesin hayatına kimse karışamaz.ha nasıl karışamaz. ben bu şekil evlenirim. bu bayan şu şekil evlenir. şu şekil evlenir. ha hiç kimse, kimseye karışmaya bi hakkı yok. özgürlüğü birdir. ha kumalik; kurban olduğum ya resulallahtan gelebilir.... amma lakin ki öyle değildir! yani yorumlamam bu kadar. hadi hayırlı işler (*)
- Valla, çoh iyi de oldu. çoh güzel iyi oldu tamam mı.
şimdi meselam bu kuma olayını çok karıştırdılar. ha aralarında bi farg kaldı. o fargınan çok güzel oldu. meselam herkesin hayatına kimse karışamaz.ha nasıl karışamaz. ben bu şekil evlenirim. bu bayan şu şekil evlenir. şu şekil evlenir. ha hiç kimse, kimseye karışmaya bi hakkı yok. özgürlüğü birdir. ha kumalik; kurban olduğum ya resulallahtan gelebilir.... amma lakin ki öyle değildir! yani yorumlamam bu kadar. hadi hayırlı işler (*)
İstanbul’da 3 çocuklu resmi nikahlı Neslihan Tanriverdi'nin, kumasına tazminat davası açması, (bknz: Nikahli esten, kumaya 50 bin tl tazminat davasi haberi) kuma geleneğinin yaygın olduğu Doğu ve Güneydoğu’da farklı yansımalara neden oldu. Kadın dernekleri “Emsal olursa, kadınları bilinçlendirerek davalar açtırabiliriz” ve “Bu karar kadınları birbirine düşürür. Suçlu olan erkektir, o cezalandırılmalı” görüşüyle ikiye ayrıldı.
Nebahat Akkoç (Kadın Merkezi (KAMER) Başkanı): Bu tür davalarla kadınlar birbirleriyle hesaplaşmak zorunda kalır. Burada esas olan, kumalığı meşru kılan zihniyeti kırmak. Yani 3 veya 4 kadınla evlilik yapan erkekten hesap sorulmuyor. O adamla evlenen kadına dava açılıyor, bu son derece yanlış.
Avukat Semire Nergiz (Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi üyesi): Dava açılması gereken kişi kuma değil kocadır. Toplumsal barışı, kadınlar arasındaki barışı da zedeler.
Avukat Sezgin Tanrıkulu (Türkiye İnsan Hakları Vakfı Diyarbakır Temsilcisi): Kadının kendi kusurlu davranışı da var. Eşinin ikinci kez evlenmesine rıza göstermiştir. Hem kumaya, hem de eşine tazminat davası açabilirdi. Ama caydırıcı etkisi olacağını düşünüyorum.
Suna Şahin (Mavi Göl Kadın Derneği Başkanı): Dava bizim açımızdan bir umut oldu. Bu, kuma geleneğine bir isyandır. Temennimiz mahkemenin olumlu sonuçlanmasıdır. Şehirlerdeki kuma geleneğinin yerini batı illerinde olduğu gibi ‘metres’ hayatı almış durumda. Zengin evli erkekler eşlerinden çekindiği için metres hayatı yaşadıkları kadınlar için gizli olarak ikinci ev tutmaya başladılar.
Hamide Yeni (Saray Kadın Derneği Başkanı): Bu dava güzel bir gelişme. Bizleri sevindirdi. Eminiz ki olumlu sonuçlanır. O zaman bölgedeki kadınları bilinçlendirmek için bu kararı kullanacağız.
(SABAH)
(*) bknz:
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1264759027588derken.. Nefis bir ses, guzel bir kariyer: Mircan Kaya
Laf lafi acar ya, Grooveshark'ta da sarki sarkiya, turku turkuye baglandi.. Derken, Mircan Kaya ile tanisiverdim. Tabiri caizse de buyulendim. Dupduru bir sesi var. Hadi bir de biyografisine, sitesine bakayim derken, muhendis ve megrel oldugunu ogrendim.
Iyice kanim kaynadi:)
Bilmeyenler icin, 'Megrel ne demektir' azicik attiralim suraya.
Efenim, Guney Kafkasya'daki halklardan biri olan Megreller, lazlarin hiristiyan atalaridir diye anilsalar da, suradaki yazarin iddiasina gore, (icimden bir ses, var diyor olsa da) Laz ve Megrel diye ayri iki ayri halk yokmus.
Vakit bulup okursaniz;
dedigini goreceksiniz.
Neyse, bu isi tarihcilere ve antropologlara devredip, sizi Mircan Kaya ile tanistayim hemen..
keyifli dakikalar dilegiyle...
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mircan_Kaya
Mircan Kaya, Türk sanatçı, inşaat mühendisi, deprem yüksek mühendisi. Seslendirdiği ilk albümü, alanında ilk olan Bizim Ninnilerden sonra Kül ve Sala adlı albümleri piyasaya çıktı.
Batum göçmeni Megrel bir aileden gelen Mircan Kaya, ortaokulu birincilikle bitirip Nişantaşı Kız Lisesi'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde okudu. Yüksek lisans yaptı. İleri mühendislik teknolojileri üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra müzik çalışmaları yapıyor. Etnik müzik araştırmaları sırasında benimsediği Boşnakça, Gürcüce, parçaları Anadolu türküleri ile birlikte Kül albümünde yorumladı.
"Müziği ve sözlerinin çoğu kendisine ait olan “Sâlâ” albümü doğu ile batının, egemen olanla öteki olanın ters yüz edilerek uzlaştırıldığı, müziğin duyguda birlik yaratan birleştirici özelliğini yansıtan bir yaşam yolculuğu. Uğur Işık, Muammer Ketençoğlu, Serkan Çağrı gibi Türk Müziği ustalarının yanı sıra bağımsız sanatsal projeler üzerindeki çalışmaları ile bilinen Roger Mills gibi batılı müzisyenleri buluşturan bir albüm. Grafik tasarımında, ressam Arzu Başaran'ın imgelerini İngiltere'den Neil Jenkins'in (http://www.devoid.co.uk) yaratısı ile harmanlayan, metin editörlüğü için Yeni Zelandalı yazar Vivienne Jepsen'ın (The House of Olaf Krull- Winner of the Reed Fiction Award) ve Türkiye’den Pelin Özer'in (Latife Tekin Kitabı) edebi desteğini alan ve uluslar arası ruhani buluşma platformu diye tanımlanabilecek albüm, tüm müzisyenlerin koloboratif bir anlayışla katıldığı bir çalışma. Etnik seslerin cesurca ve sınırsızca kullanıldığı Megrelce (Lazca) yapılmış iki caz parçası, türünde yine bir ilke imza atıyor.
2006 yılında, ileri mühendislik ve deprem teknolojileri alanında çalışan şirketinin faaliyet kapsamını genişleterek, bağımsız kültür ve sanat projeleri üzerinde idealist bir anlayışla çalışacak UCM (Uncatalogued Music Production) production'ı kurdu. 2008 yılında Avustralya asıllı avangard müzisyen, besteci ve yazar Roger Mills'in ilk solo trompet albümünü Türkiye'de yayınladı. Sidney, Hollanda, Venedik, Slovenya ve Londra gibi dünyanın farklı bölgelerinden saha kayıtlarını da içeren Antipodesia albümü Türkiye'de deneysel müzik alanında bir ilk denebilecek aykırı bir çalışma olarak yabancı müzik otoritelerinden övgülü yorumlar aldı.
Ingiltere'den emprovize caz grubu Limbo ile iki adet albüm kaydeden sanatçı OUTIM (Once Upon a Time in Mingrelia) albümünde doğu karadeniz tulumu yerine Kelt gaydası kullandı. Albüme kendi kaleme aldığı 144 sayfalık ve üç dilde yazılmış bir kitapçık ta ekleyen sanatçı kitapta bir Doğu Karadeniz dağ köyünü merkez alıp müziğinin merkezine oturttuğu bu dağ köyünün yerlilerinden dinlediği anılardan derlerdiği öyküler, haikular , fotoğraflar ve resimlerle çok boyutlu bir yapıt çıkardı. Lazca-Megrelce dilini, müzik çalışmalarında farklı bir biçimde kullanarak bu dili daha çağdaş bir platforma taşıdı.
Mircan Kaya, 2008 yilinda kazanmis oldugu Avrupa Komisyonu bursu ile Avrupa tarihi ve kulturel mirasinin krunmasina yonelik, Avrupa Komisyonu destekli,"Tarihi Eserlerin Yapisal Analizler/ Structural Analysis of Historic Constructions" konulu ileri master calismasini Italya/ Padova Univeristesi ve Ispanya/Katalonya Teknik Universitelerinde yurutmüştür.Halen Ingiltere Uzerinden Muzik egitimini surdurmekte , müzik ve mühendislik çalışmalarını bir arada yürütmekte, çeşitli dergilere yazı yazmaktadır.
Iyice kanim kaynadi:)
Bilmeyenler icin, 'Megrel ne demektir' azicik attiralim suraya.
Efenim, Guney Kafkasya'daki halklardan biri olan Megreller, lazlarin hiristiyan atalaridir diye anilsalar da, suradaki yazarin iddiasina gore, (icimden bir ses, var diyor olsa da) Laz ve Megrel diye ayri iki ayri halk yokmus.
Vakit bulup okursaniz;
Laz profesörleriyle konuşmaya başladık, sorduk merak ettik. Ben şunu anladım, Laz veya Megrel diye bir şey yok, ikisi de aynıdır. Öğrendiğimiz kadarıyla Laz kültürü büyük bir kültür ve çok eski, Lazız yani.
dedigini goreceksiniz.
Neyse, bu isi tarihcilere ve antropologlara devredip, sizi Mircan Kaya ile tanistayim hemen..
keyifli dakikalar dilegiyle...
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mircan_Kaya
Mircan Kaya, Türk sanatçı, inşaat mühendisi, deprem yüksek mühendisi. Seslendirdiği ilk albümü, alanında ilk olan Bizim Ninnilerden sonra Kül ve Sala adlı albümleri piyasaya çıktı.
Batum göçmeni Megrel bir aileden gelen Mircan Kaya, ortaokulu birincilikle bitirip Nişantaşı Kız Lisesi'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde okudu. Yüksek lisans yaptı. İleri mühendislik teknolojileri üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra müzik çalışmaları yapıyor. Etnik müzik araştırmaları sırasında benimsediği Boşnakça, Gürcüce, parçaları Anadolu türküleri ile birlikte Kül albümünde yorumladı.
"Müziği ve sözlerinin çoğu kendisine ait olan “Sâlâ” albümü doğu ile batının, egemen olanla öteki olanın ters yüz edilerek uzlaştırıldığı, müziğin duyguda birlik yaratan birleştirici özelliğini yansıtan bir yaşam yolculuğu. Uğur Işık, Muammer Ketençoğlu, Serkan Çağrı gibi Türk Müziği ustalarının yanı sıra bağımsız sanatsal projeler üzerindeki çalışmaları ile bilinen Roger Mills gibi batılı müzisyenleri buluşturan bir albüm. Grafik tasarımında, ressam Arzu Başaran'ın imgelerini İngiltere'den Neil Jenkins'in (http://www.devoid.co.uk) yaratısı ile harmanlayan, metin editörlüğü için Yeni Zelandalı yazar Vivienne Jepsen'ın (The House of Olaf Krull- Winner of the Reed Fiction Award) ve Türkiye’den Pelin Özer'in (Latife Tekin Kitabı) edebi desteğini alan ve uluslar arası ruhani buluşma platformu diye tanımlanabilecek albüm, tüm müzisyenlerin koloboratif bir anlayışla katıldığı bir çalışma. Etnik seslerin cesurca ve sınırsızca kullanıldığı Megrelce (Lazca) yapılmış iki caz parçası, türünde yine bir ilke imza atıyor.
2006 yılında, ileri mühendislik ve deprem teknolojileri alanında çalışan şirketinin faaliyet kapsamını genişleterek, bağımsız kültür ve sanat projeleri üzerinde idealist bir anlayışla çalışacak UCM (Uncatalogued Music Production) production'ı kurdu. 2008 yılında Avustralya asıllı avangard müzisyen, besteci ve yazar Roger Mills'in ilk solo trompet albümünü Türkiye'de yayınladı. Sidney, Hollanda, Venedik, Slovenya ve Londra gibi dünyanın farklı bölgelerinden saha kayıtlarını da içeren Antipodesia albümü Türkiye'de deneysel müzik alanında bir ilk denebilecek aykırı bir çalışma olarak yabancı müzik otoritelerinden övgülü yorumlar aldı.
Ingiltere'den emprovize caz grubu Limbo ile iki adet albüm kaydeden sanatçı OUTIM (Once Upon a Time in Mingrelia) albümünde doğu karadeniz tulumu yerine Kelt gaydası kullandı. Albüme kendi kaleme aldığı 144 sayfalık ve üç dilde yazılmış bir kitapçık ta ekleyen sanatçı kitapta bir Doğu Karadeniz dağ köyünü merkez alıp müziğinin merkezine oturttuğu bu dağ köyünün yerlilerinden dinlediği anılardan derlerdiği öyküler, haikular , fotoğraflar ve resimlerle çok boyutlu bir yapıt çıkardı. Lazca-Megrelce dilini, müzik çalışmalarında farklı bir biçimde kullanarak bu dili daha çağdaş bir platforma taşıdı.
Mircan Kaya, 2008 yilinda kazanmis oldugu Avrupa Komisyonu bursu ile Avrupa tarihi ve kulturel mirasinin krunmasina yonelik, Avrupa Komisyonu destekli,"Tarihi Eserlerin Yapisal Analizler/ Structural Analysis of Historic Constructions" konulu ileri master calismasini Italya/ Padova Univeristesi ve Ispanya/Katalonya Teknik Universitelerinde yurutmüştür.Halen Ingiltere Uzerinden Muzik egitimini surdurmekte , müzik ve mühendislik çalışmalarını bir arada yürütmekte, çeşitli dergilere yazı yazmaktadır.
Aile imamlığı hizmeti
Kucukken babamin isi nedeniyle bulundugumuz ve neredeyse tamami lojmanlardan olusan kucuk yerlesim yerindeki yaz tatillerimde, babalarimizin hic ugramadigi, ama annelerimizin tesvikiyle gittigimiz o kucuk camiide, elif ba cuzlerini ogrenene kadar karsisinda diz cokup oturdugumuz, ara ara burnunu karistiran Huseyin hocayi hatirladim birden..
Minareye tirmandilar diye, "..mina koduklarimin dolleri" diye cekinmeden sovdugu; acitmadan dovdugu, kulaklarini cektigi, hepi topu bizden uc-dort yas buyuk 10-11 yaslarindaki abilerimizin de, onun arkasindan bolca sovdukleri komik Huseyin hocaydi o..
Kisa kollu ve pantolonlu gitmemize hicbisey demez, sadece tisortlerimizin onunde resim olursa (melekler kacacagindan) karisirdi..
Okulda bile o camiideki kadar eglenmiyorduk..
Surekli bir aksiyon ve kikirdama hali hakimdi uzerimize..
Oglanlarin, tenefus aralarinda kosarken birbirlerine '..olm yellendin abdestin bozuldu, valla huseyn hocaya solicem' diye bagirmalari, ya da tuvalete gittikten sonra usenip abdest tazelemeyenlerini, hocaya buyuk bir olaymis gibi ispiyonlamalari, hep bir eglence ve dalga vesilesiydi bizim icin..
Huseyin hocamiz, kirlenmesinde oldukca katkida bulundugumuz Camiiyi temizletmisti bir keresinde.
Herkes, meleklerin bize yazacagi sevaplarin hayaliyle, oyle bir girismisti ki, "orayi ben silecegim, orayi ben supurecegim" diye yarisircasina kosusturmustuk..
Bir de tabutlarin kondugu bir yer vardi.. ki, oraya ben sadece kapi aralagindan bakabilirdim korkudan.
Birgun, bu tabutlarin iclerine yatip, kapagini kapatip, arkadaslarini korkutanlar oldu diye de kulaklari cekilmisti o abilerimizin..
Simdi dusunuyorum da, yaz tatilinde annelerinin basindan attigi veletler surusu olarak, garibim Huseyin hocaya ne eziyetler cektirmisiz meger..
Iki yaz tatili gittim o camiiye..
Nitekim, Kuran alfabesini az bucuk ogrendiysem ve namaz sureleri ezberimdeyse, simdi tebessumle andigim o komik gunlerin kalintilaridir..
Sonra buyudum..
Yatili okumaya basladigim icin ozlemle dondugum evimizden hic cikmaz ve bol bol tv izler, kitap okur oldum..(Zaten yeni bir sehre de tasinmislardi bizimkiler ve ben orayi hic tanimiyordum.)
Yesilcam filmlerinde izledigim, ahlaksiz, namussuz, cirkin tiplemeleri saymazsak, 'Camii hocasi' kavrami hayatimdan tamamen cikmisti.
Bizimkilerin bunca iticiligine ragmen, ozellikle Brezilya dizilerindeki, -kadinlara karsi pek sefkatli, pek bi temiz yuzlu, her daim ciks, karizma ve yakisikli, tartismasiz melekimsi olan suratina yapilmis uygun ses dublajli- Pederleri, imrenerek(!) seyrettik..
[O zamanlar daha Dan Brown filan yoktu piyasada]
Ve lise 1'in yaz tatilinde, babamin kitaplarindan Emile Zola'nin GERCEK romanini okuyuverdim. 14 yasimda ne kadarini anladiysam artik, zihnimdeki melek yuzlu peder imaji yerle bir oldu ve yerini kilise korosundaki erkek cocuklara cinsel tacizde bulunan yeni bir tip aliverdi..
Bizim kulak ceken Huseyin hocamizdi melek olan..
Yillar yillari kovaladi (ne aci bir laftir bu) ergenlikler, olgunluklar, savrulmalar, derken, su an diyanet kurumuna kokundan karsi olan, dininin kadina dair nerdeyse tum fikhi hukumleriyle kavgali bir Y.O.cikti ortaya..
Ve bu y.o. , bir sabah gazetede asagidaki haberi okudu ve gulse mi, kizsa mi, sovse mi bilemedi..
Haber basligi su:
İmamlar papazları örnek alacak
Proje diye sunulan bu prof. tasarisinin neresinden tutacagiz bilemedim ben!
Bu isler oyle filmlerde goruldugu gibi, gunah cikartilip sir paylasilan, bir tur psikolog hizmeti goren pederler ornek alinarak kotarilacak kadar kolay midir bizde?
Imam sifatiyla yetisen insanlarin, ucra koylerde zaten akil adamlar seviyesinde tutuldugunu, hurmet gordugunu biliyoruz, peki bunu sehir hayatina tasimak nasil olacak?
Imamlar aksam mesaisi yapip, ailesini de alip ev ev dolasacaklar mi?
Devlet bunun yerine issiz psikolog insanlara gorev verse, ihtiyaci olanlar hizmet alsalar, daha saglikli olmaz mi?
Devletin sozkunusu imamlari insanlarin ayagina yollarken, olcusunun ne olacaginin, alevi, hristiyan, musevi, ateist vatandaslarin bu yolla fislenme korkusu yasamayacaklarinin garantisi var mi?
Ben, simdi emekli ve belki de rahmetli olmus, cocuklugumun komik figurlerinden Huseyin hocamizi, evimize gelmis, babama ogut verirken, dert dinlerken pek hayal edemiyorum dogrusu..
Sen de, sehir hayatinda tutmayacagi acik acik belli olan bu is icin, ek imam kadrosu filan acmamissindir insallah devlet baba!
Ne diyeyim, bugunlerde icimiz disimiz imam oldu..
Ev imami, semt imami, polis imami, mit imami, tsk imami derken, konusacak bir de 'aile imami' cikti basimiza..
Vatana millete hayirli ugurlu olsun..
Minareye tirmandilar diye, "..mina koduklarimin dolleri" diye cekinmeden sovdugu; acitmadan dovdugu, kulaklarini cektigi, hepi topu bizden uc-dort yas buyuk 10-11 yaslarindaki abilerimizin de, onun arkasindan bolca sovdukleri komik Huseyin hocaydi o..
Kisa kollu ve pantolonlu gitmemize hicbisey demez, sadece tisortlerimizin onunde resim olursa (melekler kacacagindan) karisirdi..
Okulda bile o camiideki kadar eglenmiyorduk..
Surekli bir aksiyon ve kikirdama hali hakimdi uzerimize..
Oglanlarin, tenefus aralarinda kosarken birbirlerine '..olm yellendin abdestin bozuldu, valla huseyn hocaya solicem' diye bagirmalari, ya da tuvalete gittikten sonra usenip abdest tazelemeyenlerini, hocaya buyuk bir olaymis gibi ispiyonlamalari, hep bir eglence ve dalga vesilesiydi bizim icin..
Huseyin hocamiz, kirlenmesinde oldukca katkida bulundugumuz Camiiyi temizletmisti bir keresinde.
Herkes, meleklerin bize yazacagi sevaplarin hayaliyle, oyle bir girismisti ki, "orayi ben silecegim, orayi ben supurecegim" diye yarisircasina kosusturmustuk..
Bir de tabutlarin kondugu bir yer vardi.. ki, oraya ben sadece kapi aralagindan bakabilirdim korkudan.
Birgun, bu tabutlarin iclerine yatip, kapagini kapatip, arkadaslarini korkutanlar oldu diye de kulaklari cekilmisti o abilerimizin..
Simdi dusunuyorum da, yaz tatilinde annelerinin basindan attigi veletler surusu olarak, garibim Huseyin hocaya ne eziyetler cektirmisiz meger..
Iki yaz tatili gittim o camiiye..
Nitekim, Kuran alfabesini az bucuk ogrendiysem ve namaz sureleri ezberimdeyse, simdi tebessumle andigim o komik gunlerin kalintilaridir..
Sonra buyudum..
Yatili okumaya basladigim icin ozlemle dondugum evimizden hic cikmaz ve bol bol tv izler, kitap okur oldum..(Zaten yeni bir sehre de tasinmislardi bizimkiler ve ben orayi hic tanimiyordum.)
Yesilcam filmlerinde izledigim, ahlaksiz, namussuz, cirkin tiplemeleri saymazsak, 'Camii hocasi' kavrami hayatimdan tamamen cikmisti.
Bizimkilerin bunca iticiligine ragmen, ozellikle Brezilya dizilerindeki, -kadinlara karsi pek sefkatli, pek bi temiz yuzlu, her daim ciks, karizma ve yakisikli, tartismasiz melekimsi olan suratina yapilmis uygun ses dublajli- Pederleri, imrenerek(!) seyrettik..
[O zamanlar daha Dan Brown filan yoktu piyasada]
Ve lise 1'in yaz tatilinde, babamin kitaplarindan Emile Zola'nin GERCEK romanini okuyuverdim. 14 yasimda ne kadarini anladiysam artik, zihnimdeki melek yuzlu peder imaji yerle bir oldu ve yerini kilise korosundaki erkek cocuklara cinsel tacizde bulunan yeni bir tip aliverdi..
Bizim kulak ceken Huseyin hocamizdi melek olan..
Yillar yillari kovaladi (ne aci bir laftir bu) ergenlikler, olgunluklar, savrulmalar, derken, su an diyanet kurumuna kokundan karsi olan, dininin kadina dair nerdeyse tum fikhi hukumleriyle kavgali bir Y.O.cikti ortaya..
Ve bu y.o. , bir sabah gazetede asagidaki haberi okudu ve gulse mi, kizsa mi, sovse mi bilemedi..
Haber basligi su:
İmamlar papazları örnek alacak
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Er, projeyi şöyle anlattı: “Türkiye’de din hizmetlerini geliştirmek istiyoruz. İmamların artık sosyal sorumlulukları da olacak. Camiye sıkışıp kalmayacaklar. Kız çocuklarının eğitime teşvik edilmesinden küslerin barıştırılamasına, halkı kaynaştırmaktan çeşitli sorunlarına çözüm bulmaya kadar bir dizi görev yapacak. İslam ülkelerinde benzeri uygulamar yok ama proje başarılı olursa örnek olabiliriz. Projeyi hazırlarken yurt dışına gidip gelen vatandaşlarımızın tavsiyesi üzerine kiliselerin çalışma yöntemlerini inceledik ve din hizmetlerinin o çerçevede ele alınması noktasında proje hazırladık.”
Proje diye sunulan bu prof. tasarisinin neresinden tutacagiz bilemedim ben!
Bu isler oyle filmlerde goruldugu gibi, gunah cikartilip sir paylasilan, bir tur psikolog hizmeti goren pederler ornek alinarak kotarilacak kadar kolay midir bizde?
Imam sifatiyla yetisen insanlarin, ucra koylerde zaten akil adamlar seviyesinde tutuldugunu, hurmet gordugunu biliyoruz, peki bunu sehir hayatina tasimak nasil olacak?
Imamlar aksam mesaisi yapip, ailesini de alip ev ev dolasacaklar mi?
Devlet bunun yerine issiz psikolog insanlara gorev verse, ihtiyaci olanlar hizmet alsalar, daha saglikli olmaz mi?
Devletin sozkunusu imamlari insanlarin ayagina yollarken, olcusunun ne olacaginin, alevi, hristiyan, musevi, ateist vatandaslarin bu yolla fislenme korkusu yasamayacaklarinin garantisi var mi?
Ben, simdi emekli ve belki de rahmetli olmus, cocuklugumun komik figurlerinden Huseyin hocamizi, evimize gelmis, babama ogut verirken, dert dinlerken pek hayal edemiyorum dogrusu..
Sen de, sehir hayatinda tutmayacagi acik acik belli olan bu is icin, ek imam kadrosu filan acmamissindir insallah devlet baba!
Ne diyeyim, bugunlerde icimiz disimiz imam oldu..
Ev imami, semt imami, polis imami, mit imami, tsk imami derken, konusacak bir de 'aile imami' cikti basimiza..
Vatana millete hayirli ugurlu olsun..
Türkân Albayrak, yetmiş gündür çadırda direniyormus
Meseleden yeni haberdar oldum. Isterseniz hic laf kalabaligina bogmadan sizi direk kendi dilinden hikayesini okumaya yonlendireyim.
Su siteye de ugrayip, Turkan Albayrak'in -bence- onurlu mucadelesinin detaylarini okuyabilirsiniz.
http://pasabahcedirenisi.blogspot.com/
http://pasabahcedirenisi.blogspot.com/2010/09/turkan-albayrak-cnn-turk-canli.html
HAKSIZ YERE ISTEN ATILDIGIM IÇIN
DIRENIYORUM!
2005 yılında sendikal çalısmalar yaptıgım için Türk Telekom Basmüdürlügü
Gayrettepe'de is yapan Öncü A.S. tarafından isten atıldım.
Ise dönüs kararıyla 07 Ocak 2006 tarihinde Pasabahçe Devlet Hastanesi'nde
ise tekrar basladım.
Hastane'de 2010 Mart yasal hakkımız olan sendikal örgütlenmeyi
baslattık. Sendikal çalısmayla birlikte bizlere yönelik baskı tehditler de
basladı.
Sendikaya üye oldugumuzu ögrenen taseron sirket PIRAMIT LTD.
STI. bizleri sözlesme imzalatmaya zorlamaya basladı. Bu zorlamaya
Bashekimlik, Bashemsirelik, Müdürler ve ne yazık ki üye oldugumuz
Türk-Is'e baglı Saglık-Is Sendikası da katıldı.
Özellikle Bashekim Yardımcısı Yasar Çelik'e, bizlere yapılan baskı
tehditleri bildirmek istedigimizde bize "siz kimsiniz çöpçüler, temizlikçiler,
kapıya atsam sizi bir sürü issiz var, sizi isten atarım" dedi ve bizleri
kovdu. Biz de yasadıgımız sorunları yazarak Çalısma ve Bölge
Müdürlügü'ne dilekçeyle basvurduk. Ardından sürekli olarak isten atılma,
maaslarımızı yatırmama gibi birçok sekilde tehditlerle karsı karsıya
kaldık.
Bu baskı ve tehditlerin en kötüsü ve onur kırıcı olanı da,
Bashemsire Yardımcısı Aylin Karamemisoglu'nun kadın isçilerle yaptıgı
toplantı oldu. Kadınları asagılayan, bütün kadın isçileri fuhus yapmakla
suçlayan bir konusma yaptı. Erkek isçilerle konusmamızı yasakladı.
Müdür yardımcıları Mehmet Can ve Halis Demir, 13 Nisan'dan bugüne
degin haftanın her Cuma günü bizi isten atmakla tehdit etti. Polikliniklerde
tüm çalısanların oldugu bir anda "seni Cuma günü isten atacagız"
diyerek tehditler savurdu. Isimle tehdit edildim.
Sendikamızın sube baskanı Ali Tepeci, önce "sözlesmeyi imzalamayın" deyip daha sonra Idare ve Taseron sirketle bir olup, toplantı düzenleyip
isçilerin içinde beni yönetime hedef gösterdi. Bana "sen kim
oluyorsun benim sendikamın isleyisiyle ilgili arastırma ve elestiri yapıyorsun,
bölücü, terörist" dedi. Sendikanın isçiyi satısıyla beraber baskılar
iyice arttı.
Aracın toplamaya zorlandıgı hurdaları insan gücüyle attırmaya, insanların
sinir krizleri geçirmesine neden oldular. Her seyimize karısılmaya,
çay içmemize, sigara içmemize, su içmemize hatta tuvalete gitmemize
karısmaya baslandı. Hastane çalısanlarını bile taseron isçilerinin
üzerine saldılar.
Gelinen son noktada ise "verilen isi yapmama" gerekçesiyle 25 Haziran
2010 tarihinde isten çıkartıldıgım ve 14 günlük is arama iznimin oldugunu
söylediler. Oysa gerçek bu degil. Isçisinden, memuruna, doktorundan,
hemsiresine kadar toplanan imzalarda onların yalanını ortaya
çıkarmaktadır.
Isçiler, kendileri isten çıkıp gitsin diye oradan oraya sürülüyor, hastane
dısında islere, farenin bile girmeyecegi yerlere temizlige, bel fıtıgından,
diz agrısından, sekeri olan hasta isçileri yük tasımaya, merdiven
dayayıp çıkılacak yerleri silmeye, asagılayıcı konusmalar yapmaya,
isçiyi birbirine düsürecek dedikodulara devam edilmekte. Tüm bunların
nedeni ise birlikte hareket etme, haklarımız için sendikaya üye olma
ve mücadele etmemizdir. Buna tahamül edilmedigi için de yukarıda
ifade ettigim sorunlarla karsı karsıya kalıyoruz. Amaç bizleri yıldırmak.
Haksız bir sekilde isten atıldım ve 9 Temmuz’dan itibaren hastane
bahçesinde direnmeye basladım. Hakkımı alana kadar da mücadeleme
devem edecegim.
ISÇIYIZ HAKLIYIZ KAZANACAGIZ!
PASABAHÇE DEVLET HASTANESI TEMIZLIK ISÇISI
TÜRKAN ALBAYRAK
Su siteye de ugrayip, Turkan Albayrak'in -bence- onurlu mucadelesinin detaylarini okuyabilirsiniz.
http://pasabahcedirenisi.blogspot.com/
Surada da CNNTURK'un haber videosu var:
HAKSIZ YERE ISTEN ATILDIGIM IÇIN
DIRENIYORUM!
2005 yılında sendikal çalısmalar yaptıgım için Türk Telekom Basmüdürlügü
Gayrettepe'de is yapan Öncü A.S. tarafından isten atıldım.
Ise dönüs kararıyla 07 Ocak 2006 tarihinde Pasabahçe Devlet Hastanesi'nde
ise tekrar basladım.
Hastane'de 2010 Mart yasal hakkımız olan sendikal örgütlenmeyi
baslattık. Sendikal çalısmayla birlikte bizlere yönelik baskı tehditler de
basladı.
Sendikaya üye oldugumuzu ögrenen taseron sirket PIRAMIT LTD.
STI. bizleri sözlesme imzalatmaya zorlamaya basladı. Bu zorlamaya
Bashekimlik, Bashemsirelik, Müdürler ve ne yazık ki üye oldugumuz
Türk-Is'e baglı Saglık-Is Sendikası da katıldı.
Özellikle Bashekim Yardımcısı Yasar Çelik'e, bizlere yapılan baskı
tehditleri bildirmek istedigimizde bize "siz kimsiniz çöpçüler, temizlikçiler,
kapıya atsam sizi bir sürü issiz var, sizi isten atarım" dedi ve bizleri
kovdu. Biz de yasadıgımız sorunları yazarak Çalısma ve Bölge
Müdürlügü'ne dilekçeyle basvurduk. Ardından sürekli olarak isten atılma,
maaslarımızı yatırmama gibi birçok sekilde tehditlerle karsı karsıya
kaldık.
Bu baskı ve tehditlerin en kötüsü ve onur kırıcı olanı da,
Bashemsire Yardımcısı Aylin Karamemisoglu'nun kadın isçilerle yaptıgı
toplantı oldu. Kadınları asagılayan, bütün kadın isçileri fuhus yapmakla
suçlayan bir konusma yaptı. Erkek isçilerle konusmamızı yasakladı.
Müdür yardımcıları Mehmet Can ve Halis Demir, 13 Nisan'dan bugüne
degin haftanın her Cuma günü bizi isten atmakla tehdit etti. Polikliniklerde
tüm çalısanların oldugu bir anda "seni Cuma günü isten atacagız"
diyerek tehditler savurdu. Isimle tehdit edildim.
Sendikamızın sube baskanı Ali Tepeci, önce "sözlesmeyi imzalamayın" deyip daha sonra Idare ve Taseron sirketle bir olup, toplantı düzenleyip
isçilerin içinde beni yönetime hedef gösterdi. Bana "sen kim
oluyorsun benim sendikamın isleyisiyle ilgili arastırma ve elestiri yapıyorsun,
bölücü, terörist" dedi. Sendikanın isçiyi satısıyla beraber baskılar
iyice arttı.
Aracın toplamaya zorlandıgı hurdaları insan gücüyle attırmaya, insanların
sinir krizleri geçirmesine neden oldular. Her seyimize karısılmaya,
çay içmemize, sigara içmemize, su içmemize hatta tuvalete gitmemize
karısmaya baslandı. Hastane çalısanlarını bile taseron isçilerinin
üzerine saldılar.
Gelinen son noktada ise "verilen isi yapmama" gerekçesiyle 25 Haziran
2010 tarihinde isten çıkartıldıgım ve 14 günlük is arama iznimin oldugunu
söylediler. Oysa gerçek bu degil. Isçisinden, memuruna, doktorundan,
hemsiresine kadar toplanan imzalarda onların yalanını ortaya
çıkarmaktadır.
Isçiler, kendileri isten çıkıp gitsin diye oradan oraya sürülüyor, hastane
dısında islere, farenin bile girmeyecegi yerlere temizlige, bel fıtıgından,
diz agrısından, sekeri olan hasta isçileri yük tasımaya, merdiven
dayayıp çıkılacak yerleri silmeye, asagılayıcı konusmalar yapmaya,
isçiyi birbirine düsürecek dedikodulara devam edilmekte. Tüm bunların
nedeni ise birlikte hareket etme, haklarımız için sendikaya üye olma
ve mücadele etmemizdir. Buna tahamül edilmedigi için de yukarıda
ifade ettigim sorunlarla karsı karsıya kalıyoruz. Amaç bizleri yıldırmak.
Haksız bir sekilde isten atıldım ve 9 Temmuz’dan itibaren hastane
bahçesinde direnmeye basladım. Hakkımı alana kadar da mücadeleme
devem edecegim.
ISÇIYIZ HAKLIYIZ KAZANACAGIZ!
PASABAHÇE DEVLET HASTANESI TEMIZLIK ISÇISI
TÜRKAN ALBAYRAK
Pozitif Ayrımcılık Meselesi
Teşbihte hata olmaz derler.
Benim bu yeni anayasa paketini göbeğim çatlarcasina oku oku bi hal olup, buna rağmen görsel ve yazili medyada tartisilan meseleleri doğru düzgün anlayaMamami; Kuran-i Kerim meali okuduktan sonra, aklima cok güvenerek, denileni anladigimi sanip, sonra tefsircilerin onlarca sayfa izahta bulunduklari fikhi meselelerin, yine onlarca farkli sekilde yorumlariyla karsilastigimda yasadigim saskinliga ve dogal olarak zihnen pes edip, nihayetinde de teslim olma halime benzetiyorum.
Neyse, şimdilik pes etmedim ve anlama çabasina devam!
Ali Bulac paketteki onuncu maddeye eklenen ve 'kadinlara pozitif ayrimcilik' getiriyor diye islami acidan itirazlarini dile getirdigi ve tartismalara yol acan o meshur yazisindan sonra (ki bu basligin konusu o yazi degil), bir de asagidaki yaziyi yazmis ve sanirim onun da kafasi benim gibi oldukca karismis.
Aslinda once dogru anlamis..
Sonra, birileri sanirim 'Ali abi, o madde kadinlara DEGIL, cocuklara, ozurlulere vs vs pozitif ayrimcilik getiriyor' diye ikna etmis olmali ki --yazisindan oyle anlasiliyor-- sozkonusu maddede 'kadinlar' ibaresinin olmadigini soyleyen bir baska iddiadan sozeder olmus! (sari isaretledigim yer)
Hatta, bu iddiayi kuvvetlendirircesine Yeni Safak'ta Resul Tosun'un da 'kadinlar' lafini kullanmadigindan da bahsediyor ki, (Bulac meseleyi dagitilan AKP Referandum bildirisinden okumusmus) mesele, onuncu maddeye eklenen yeni cumlelerin tefsirinden boyle bir sonuc cikartamayacagimiza gelip dayaniyor..
Iyi de, bu insanlar bu sonuca vardi iseler ve o madde gercekten kadinlar lehine herhangi bir pozitif ayrimcilik getirmiyorsa, hukumet bunu nasil reklam etti?
Yok eğer mesele hukumetin dedigi gibi kadinlara pozitif ayrimcilik getiriyorsa, Ali Bulac'in sozunu ettigi ve aksini soyleyen iddia sahipleri kimler ve acaba bunlar hukukçu mudurlar?
Bize eziyet cektirmeden, yonetildigimiz bu anayasa metinlerini daha kolay anlasilir kilacak bir dil niye kullanilmaz da boyle yoruma acik birakilip her kafadan bir ses cikmasina neden olurlar dogrusu anlamak mumkun degil!
Ben anlama cabama devam edip, hukumet tarafindan kadinlara pozitif ayrimcilik getirdigi soylenen onuncu maddeyi ve yeni eklenen cumleleri buraya alintiliyorum.
Buyrun tefsire..
Anayasa'nın onuncu maddesi şöyle:(Mavi cumleler yeni eklenenler)
Evet, bu onuncu madde cidden tam olarak neden bahsediyor ve eklenen cumleler kadinlara ekstra ne avantaj sagliyor?
Anlayan beri gelsin lutfen!
Bu da Ali Bulac' in OzgunDurus.com' da yayinlanmis yazisi:

Bundan birkaç sene önce TMSF medya kuruluşlarına el koyarken, değerli bir dostumu kullanarak evime geldi. Ona kapımı açtım, ikramda bulundum. Ortak dostumuzun şahitliğiyle bana “Hükümete karşı bir saldırı planladığını, benim de hükümetin bazı icraatlarını eleştirdiğimi, dolayısıyla işbirliği yapabileceğimizi” söyledi. Ben bunu niçin yaptığını sordum. Bana “Star gazetesi ve Cıne5 hükümetin eline geçiyor. Bunlardan birinin başına geçmek istiyorum. Eğer bunu başarabilirsek önümüze büyük imkânlar açılır” dedi. Cevabım şu oldu: “Benim hükümeti eleştirmem sadece fikri bir meseledir. Benim işe, yeni imkânlar araştırmaya ihtiyacım yok. Bugüne kadar ne ticarette, ne siyasette, ne bürokraside gözüm olmadı. İsteseydim birkaç dönem milletvekili olurdum, parti başkanlarından teklif aldım. Ticaretten anlamam, bana trilyon verseniz bir ayda batırırım, idarecilik kabiliyetim de yok. Ben sadece okur, araştırır, gözlemde bulunur ve yazarım. Bununla da geçiniyorum, hamdolsun sıkıntım yok” deyip nazikçe reddettim. AK Parti iktidarına kadar camiamızda ”İslamcılık” satarak yer tutmaya çalışıp devrin değişmesiyle bir anda “muhafazakâr demokratlık”a hızlı geçiş yapan bu muhteris zat, hem teklifini kabul etmediğimden hem planına ve hedefine muttali olmamdan bana kin ve husumet beslemeye başladı. Bugün “kısmen” muradına ermiş bulunuyor. Benimle ilgili internet sitesinde yazdıklarının tümü yalan, yanlış ve iftiradır. İftiralara cevap vermeyi düşünmüyorum, onu Allah’a havale ediyorum. Büyük Gün’de elbette iki elim yakasında olacak, hakkımı helal etmiyorum.
Benim bu yeni anayasa paketini göbeğim çatlarcasina oku oku bi hal olup, buna rağmen görsel ve yazili medyada tartisilan meseleleri doğru düzgün anlayaMamami; Kuran-i Kerim meali okuduktan sonra, aklima cok güvenerek, denileni anladigimi sanip, sonra tefsircilerin onlarca sayfa izahta bulunduklari fikhi meselelerin, yine onlarca farkli sekilde yorumlariyla karsilastigimda yasadigim saskinliga ve dogal olarak zihnen pes edip, nihayetinde de teslim olma halime benzetiyorum.
Neyse, şimdilik pes etmedim ve anlama çabasina devam!
Ali Bulac paketteki onuncu maddeye eklenen ve 'kadinlara pozitif ayrimcilik' getiriyor diye islami acidan itirazlarini dile getirdigi ve tartismalara yol acan o meshur yazisindan sonra (ki bu basligin konusu o yazi degil), bir de asagidaki yaziyi yazmis ve sanirim onun da kafasi benim gibi oldukca karismis.
Aslinda once dogru anlamis..
Sonra, birileri sanirim 'Ali abi, o madde kadinlara DEGIL, cocuklara, ozurlulere vs vs pozitif ayrimcilik getiriyor' diye ikna etmis olmali ki --yazisindan oyle anlasiliyor-- sozkonusu maddede 'kadinlar' ibaresinin olmadigini soyleyen bir baska iddiadan sozeder olmus! (sari isaretledigim yer)
Hatta, bu iddiayi kuvvetlendirircesine Yeni Safak'ta Resul Tosun'un da 'kadinlar' lafini kullanmadigindan da bahsediyor ki, (Bulac meseleyi dagitilan AKP Referandum bildirisinden okumusmus) mesele, onuncu maddeye eklenen yeni cumlelerin tefsirinden boyle bir sonuc cikartamayacagimiza gelip dayaniyor..
Iyi de, bu insanlar bu sonuca vardi iseler ve o madde gercekten kadinlar lehine herhangi bir pozitif ayrimcilik getirmiyorsa, hukumet bunu nasil reklam etti?
Yok eğer mesele hukumetin dedigi gibi kadinlara pozitif ayrimcilik getiriyorsa, Ali Bulac'in sozunu ettigi ve aksini soyleyen iddia sahipleri kimler ve acaba bunlar hukukçu mudurlar?
Bize eziyet cektirmeden, yonetildigimiz bu anayasa metinlerini daha kolay anlasilir kilacak bir dil niye kullanilmaz da boyle yoruma acik birakilip her kafadan bir ses cikmasina neden olurlar dogrusu anlamak mumkun degil!
Ben anlama cabama devam edip, hukumet tarafindan kadinlara pozitif ayrimcilik getirdigi soylenen onuncu maddeyi ve yeni eklenen cumleleri buraya alintiliyorum.
Buyrun tefsire..
Anayasa'nın onuncu maddesi şöyle:(Mavi cumleler yeni eklenenler)
"MADDE 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.)Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.
Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar."
Evet, bu onuncu madde cidden tam olarak neden bahsediyor ve eklenen cumleler kadinlara ekstra ne avantaj sagliyor?
Anlayan beri gelsin lutfen!
Bu da Ali Bulac' in OzgunDurus.com' da yayinlanmis yazisi:
Referandum’la ilgili açıklama!

Bir önceki sayıda (Sayı: 46) bu köşede, kısmi anayasa değişikliğinin 1. maddesinde öngörülen pozitif ayrımcılığın üzerinde yeterince düşünülüp düşünülmediğini sormuş, “kadınlara yönelik” ilave avantajların anayasa emriyle sağlanması durumunda bunun uzun vadede aile ve toplumsal hayatımızda yol açması muhtemel sakıncalar üzerine dikkat çekmeye çalışmıştım.
Bir internet sitesinde takma isimle yazı yazan bir muhafazakâr, benim “hayırcılar” cephesinde yer aldığımı yazdı. Bu rahmetli Necip Fazıl’ın deyimiyle “kifayetsiz muhteris muhafazakâr”ın kim olduğunu biliyorum. Derdi halkoylaması değil, başka.
Bundan birkaç sene önce TMSF medya kuruluşlarına el koyarken, değerli bir dostumu kullanarak evime geldi. Ona kapımı açtım, ikramda bulundum. Ortak dostumuzun şahitliğiyle bana “Hükümete karşı bir saldırı planladığını, benim de hükümetin bazı icraatlarını eleştirdiğimi, dolayısıyla işbirliği yapabileceğimizi” söyledi. Ben bunu niçin yaptığını sordum. Bana “Star gazetesi ve Cıne5 hükümetin eline geçiyor. Bunlardan birinin başına geçmek istiyorum. Eğer bunu başarabilirsek önümüze büyük imkânlar açılır” dedi. Cevabım şu oldu: “Benim hükümeti eleştirmem sadece fikri bir meseledir. Benim işe, yeni imkânlar araştırmaya ihtiyacım yok. Bugüne kadar ne ticarette, ne siyasette, ne bürokraside gözüm olmadı. İsteseydim birkaç dönem milletvekili olurdum, parti başkanlarından teklif aldım. Ticaretten anlamam, bana trilyon verseniz bir ayda batırırım, idarecilik kabiliyetim de yok. Ben sadece okur, araştırır, gözlemde bulunur ve yazarım. Bununla da geçiniyorum, hamdolsun sıkıntım yok” deyip nazikçe reddettim. AK Parti iktidarına kadar camiamızda ”İslamcılık” satarak yer tutmaya çalışıp devrin değişmesiyle bir anda “muhafazakâr demokratlık”a hızlı geçiş yapan bu muhteris zat, hem teklifini kabul etmediğimden hem planına ve hedefine muttali olmamdan bana kin ve husumet beslemeye başladı. Bugün “kısmen” muradına ermiş bulunuyor. Benimle ilgili internet sitesinde yazdıklarının tümü yalan, yanlış ve iftiradır. İftiralara cevap vermeyi düşünmüyorum, onu Allah’a havale ediyorum. Büyük Gün’de elbette iki elim yakasında olacak, hakkımı helal etmiyorum.
46. sayıda yazdığım yazının hedefinde “hayır” tercihini empoze etme niyetim yoktu. Şöyle diyordum: “ ‘Evet’ veya ‘hayır’. Bu ayrı bir konu. Ben şu dört noktaya dikkat çekmek istiyorum.” Dikkat çektiğim noktalar şunlardı:
1) Kısmi değişiklik yeni ve sivil bir anayasanın yerini tutmayacak;
2) Kısmi değişiklik dahi müzakere ve müşavereye dayalı hazırlanmadı;
3) Değişiklik Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın konumlarını daha da güçlendirecek –ki AYM, açıkladığı gerekçeli kararında benim görüşümü açıkça teyid etti-;
4) “Kadına yönelik pozitif ayrımcılık” aile ve toplum hayatımızda derin sarsıntılara yol açabilecek.
Görüşüm değişmiş değil, yazdıklarımın arkasındayım, ama bu benim “hayır” diyeceğim anlamına gelmez. Dört sebepten dolayı “evet” diyeceğim:
a) Ben 12 Eylül 1980 askeri rejimin mağduruyum, ağır işkenceler gördüm;
b) Balyoz Darbe Planı’nda öldürülecek 19 yazar arasında yer alıyorum. Önümüzdeki süreçte davaya mağdurlar olarak müdahil olacağız;
c) İlk defa siviller kısmi bir değişiklik yapıyorlar, yetmese de bir gelişmedir;
d) Hayırcı cephenin hak, hukuk, özgürlüklerle uzaktan yakından ilgisi yoktur, o cephede görünmeyi kendime yakıştıramam.
****
****
“Kadınlara pozitif ayrımcılık” konusuna gelince… Belirtmek gerekir ki, “çocuklar, yaşlılar, yetimler, özürlüler ve harp şehitleri”ne ilave avantajların sağlanmasına benim itirazım olamaz. İslam bunların korunup gözetilmesini emretmektedir. “Muhtaç kadınlar”a da aynı ilave avantajlar sağlanmalıdır. Hatta eğer kimi kimsesi yoksa, kocası engelli ise ve evi kendisi geçindirmek zorunda ise evsafa uygun bir kadın öncelikle işe alınmalıdır, eşit ücret verilmelidir. Ama geçen yazıda belirttiğim üzere kısmi anayasa değişikliğinin öngördüğü düzenleme öyle değildir, aksine durup dururken, AB ve içeride Batı’dan aldıkları fonlarla beslenen feminist ve kadın kuruluşlarının bastırmasıyla kadınlar iş hayatına sokulmak isteniyor.
Bir iddiaya göre pozitif ayrımcılığı öngören 1. maddede “kadınlar” yer almıyor. Ama AK Parti’nin tanıtım amacıyla dağıttığı “Anayasa Referandumu 12 Eylül 2010-Evet” broşüründe “değişikliğin öncelikle kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, şehitlerimizin dul ve yetimleri ile gazi ve mamullerin yararına pozitif ayrımcılığı esas alan düzenlemeler yapılıyor” (s. 5) denilmektedir.
Benim itirazım şudur:
31 Temmuz 2010 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında değerli dostum Resul Tosun “niçin pozitif ayrımcılığa evet” dediğini anlattığı yazısında “kadınlar”ı zikretmiyor. Açık ki bu konuda bir belirsizlik var.
Benim itirazım şudur:
1) Hükümet zahmet edip ilgili kimselerle yeterli müzakere ve müşavere etseydi, bu maddeyi öyle düzenlemezdi;
2) Biz “muhafazakâr-dindar” görüntüsü var diye hükümetin her yaptığını onaylamak zorunda değiliz;
3) Yazarlar gözetleme kuleleri gibidirler, toplumu uyarma görevleri vardır, pozitif ayrımcılığı Avrupa’nın çizdiği çerçevede anayasaya koymak aileyi sarsacaktır;
4) İktidar hırsı ve nimetiyle dinlerinin önceliklerini unutan, kamu kaynakları ellerine geçti diye her şeye “evet ve eyvallah” diyen eski İslamcılar, sahte dindarlar ve hacı yatmazların en ufak bir eleştiriyi “ihanet”le suçlamalarının bizim nezdimizde hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.
2010 KPSS Skandalı
2010 KPSS SKANDALI
Videodaki belgeleri inceleyebilmek için lütfen tam ekran izleyin.
Facebook' daki videodan ve yazılanlardan haberdar eden sevgili Pınar hanıma da çok teşekkürler..
Virüslü Burger King/Maret etleri ve Ahmet Altan'ın yazısına dair
Çocuğu olup da hamburgeri çok sevdiğini bildiğim yakınlarıma panik halinde sms çekmeme neden olan haber şuydu:
Eğer üzerinin örtülmesine müsade etmez ve bu konuda ısrarcı olursak pekala üst mercileri gerekli düzenlemeler için harekete geçirebiliriz.
Ahmet Altan'ın konuya dair faydalı ve olumlu girizgahından sonra olayı nasıl da abuk subuk bir noktaya bağladığına dair de bir iki kelam etmek istiyorum!
(Siyah renkli kısımlar Ahmet Altan'a ait; renklendirdiklerim bana.. )
***
Anayasa ve hamburger
Ve, yaşadıkça nasıl korkunç bir tuzağın içinde olduğumuzu daha iyi görüyorum.
Eğer bu iğrenç işlere tuzak diyeceksek, tuzağı kuran kişiler bildiğimiz özel sektör değil mi? Et Balık Kurumu dağıtmadı bu virüslü etleri halkına..
Öyle bir sistem kurmuşlar ki halktan başka herkesi koruyorlar.
Buna fena halde alınanlar olabilir Ahmet bey, keşke biraz daha hedef odaklı konuşsaydınız:)
Bizim Kazım Çeliker, müthiş bir haber yakaladı.
Afferin! Kazım Çeliker'e..
Burger King’e verilen etlerin 12 tonluk bir bölümünde virüs bulunmuş.
Özellikle hamileler ve çocuklar için çok tehlikeli bir virüs bu.
Hastalıklı etlerin ne yapıldığı ise belli değil.
Bir atık tesisine gönderildiği söylenmiş ama söylenen adreste öyle bir tesis bulunamamış, ardından köpeklere verildiği söylenmiş ama o miktarda eti o kadar köpeğin yemesi mümkün değil.
Aslında köpeklere de verilememesi lazım çünkü hayvanlar için de tehlikeli.
Ama insana aldırmayan köpeğe hiç aldırmıyor.
Olaya müdahil olan Tarım Bakanlığı bu konuda gerekeni yapmış ve raporlarla birlikte mahkemeye başvurmuş.
Kazım, virüslü hamburgerleri araştırırken başka belgelere de ulaştı.
Maret firmasının bazı ürünlerinde de, hamburgerinde, jambonunda “listeria” denilen bu tehlikeli virüsten bulunmuş.
Çok içten söylüyorum, yeni Uğur Dündar'ımız olmaya aday olduğu belli olan gazeteci kardeşimizi pamuklara sarmalayıp korumalıyız..
Lütfen, diğer büyük firmaların da ne haltlar karıştırdıklarının izini sürsün; McDonalds' ya da diğerleri de sütten çıkmış ak kaşık değiller çünkü.
Bu etlerin saklandığı “deponun” sahipleri bu ürünleri “karantinaya” almışlar, imha etmek için karar bekliyorlar.
Hayır.
Normalde, halkın hemen bu konularda uyarılması, o depodaki ürünlerinde virüs bulunan Maret’in piyasadaki bütün ürünlerinin derhal denetime alınması, gerekirse imha edilmesi gerekmez mi?
Gerekir.
Niye, çok başarılı işler yaptığına tanık olduğumuz Tarım Bakanlığı halkı uyarmadı?
İşte, bu noktada karşılaşacağınız gerçek sizi de benim gibi dehşete düşürecek.
Kökü bir anayasa maddesine dayanan bir yasa, Bakanlığın bu gerçeği açıklamasına engel oluyor.
Halkın tükettiği gıdada bir hastalık bulunduğunda Bakanlık mahkemeye gidiyor, mahkeme kararından sonra ancak gerekenler yapılabiliyor.
O arada halk zehirli gıdaları tüketmeye devam ediyor.
Şu değiştirilmesine karşı çıktıkları hukuk sistemi, halkı değil, firmaları ve firma sahibi zenginleri koruyor.
Doğru(!) lâfa ne denir..
Halkın hastalanmasına, zehirlenmesine, hamilelerin çocuklarını düşürmesine aldırmıyor.
Olur mu hiç!
Unuttunuz mu, domuz gribi salgınında(!) bize aşılar alan devletlümüz bizi korumak için elinden geleni yaptı, malesef biz direndik!!!
Çok ayıp etmiştik; di mi?
Nisan ayında, AB uyum yasaları çerçevesinde yeni bir yasa çıkarılmış bu saçmalığı düzeltmek için.
Bu ülkenin halkını, Avrupa Birliği’nin ölçüleri, bu devlete karşı koruyor.
Eski yasa, bakanlığın elini kolunu bağlarken, medya da zaten kendiliğinden sessizliğe bürünüyor.
Nasıl yani, yasayı değiştirmek isteyen hükümete bu konuda kim karşı gelmiş ki?
CHP mi, MHP mi?
Eğer öyleyse ALLAH onları kahretsin!
Eğer bunca yıldır bu kadar sandalyeyi elinde bulunduran hükümet bişey yapmadıysa da, onları!
Maret, Koç Holding’e ait.
Üstelik, eminim, Koç Holding Taraf'a yeteri kadar reklâm vermediği için ayrıca da suçludur!
Bakın bakalım bizim medyaya, Maret’in etleri konusunda kaçında haber göreceksiniz.
Umarım yanılırım ama ben hiçbir gazetede göremeyeceğinizi düşünüyorum.
Bu haberi veren, Koç firmasının ilanlarını kaybeder çünkü.
Hmmm... şimdi anladım.. Taraf'ın kaybedecek pek bir şeyi yok. Belli.
Gazeteler yazmazsa, bloggerlar yazar, twitterlar cumhurbaşkanına yüklenir, bu halkı bu kadar küçümsemeyin bence..
Bir yanını yasayla, bir yanını parayla bağlamışlar.
Halka istediğin gibi zehirli malı yedirebilirsin.
Devlet ve zenginler önemlidir çünkü.
Halk önemsizdir.
İşte size bizim rejimin özeti.
Bizim ulusalcıların nefret ettiği Batı’da ne oluyor peki?
Çok bilgi sahibi değilim ama iki örnek biliyorum.
Fransa’da özerk bir devlet kuruluşu bu konularda derhal açıklamalar yapıyor ve halkı uyarıyor.
Amerika’da ise Food and Drug Administration diye bir kuruluş var.
İçeriğinde “gümrük belgesi bulunmayan ceviz” olan bisküvinin satışını bile, gerekçesini halka açıklayarak derhal durduruyor.
Neredeyse her gün yeni araştırmaların sonucunu açıklıyor ve “tehlikeli” gördüğü hiçbir malın satılmasına izin vermiyor.
Bizim ülkenin böyle kuruluşları yok ama karınca kararınca Taraf gazetesi var, biz halkın aleyhine yakaladığımız her kötülüğü açıklamaya yeminliyiz, darbe hazırlığını da, siyasi oyunları da, zararlı gıdayı da yakaladığımız anda yazarız.
Bu halk uğradığı her haksızlıkta bizim gazeteyi arasın, söylesin istiyoruz.
Heaayt!... iyi ki TARAF var.
Bu ülkedeki tüm ahlaklı ve namuslu insanlar Taraf'ta toplanmış.
Yoksa biz halk olarak n'apardık!
Zehirli hamburgeri bile halkından daha değerli bulan yasaların olduğu bu ülkede belki bir işe yararız.
Virüslü hamburgerleri bize yedirdiler!
Burger King’in deposu olarak çalışan Fasdat Gıda ile ona et sağlayan TT Gıda, virüs bulunduğu için imha edilmesi gereken et nedeniyle birbirine düştü.
Salmonella ve Listeria virüsleri barındığı iddiası ile toplanan 164 bin hamburger etinin nereye gittiği konusunda Tarım Bakanlığı harekete geçti.
Bakanlık konu ile ilgili olarak firmalar nezdinde soruşturma başlatırken, 164 bin adet hamburger etinin nereye gittiği konusu açıklığa kavuşturulamadı.
Olay, bir süre önce Burger King firması için depo görevi üstelenen Fasdat Gıda’nın et alımı yaptığı T.T. Gıda’nın sözleşmesini nisan ayında ürünlerinde virüs bulduğu gerekçesiyle iptal etmesiyle başladı.
T.T. Gıda ise ürünlerinin temiz olduğunu, içinde herhangi bir virüs barındırmadığını belirterek göndermiş olduğu hamburger etlerinin kendisine iadesini istedi.
Ancak Burger King, bu etleri kullanmayıp imha ettiklerini, hatta köpeklere yedirdiklerini ileri sürdü ve firmaya iadesini yapmadı.
Firma da bunun üzerine Tarım Bakanlığı’na suç duyurusunda bulundu.Uzunca bir süredir, hamburger türü tüm ürünlerden uzak durmaya gayret eden ve bunu öğütleyen biri olarak, şimdilik bu korkutucu haberin hayırlara vesile olmasını ümit ediyorum..
Eğer üzerinin örtülmesine müsade etmez ve bu konuda ısrarcı olursak pekala üst mercileri gerekli düzenlemeler için harekete geçirebiliriz.
Ahmet Altan'ın konuya dair faydalı ve olumlu girizgahından sonra olayı nasıl da abuk subuk bir noktaya bağladığına dair de bir iki kelam etmek istiyorum!
(Siyah renkli kısımlar Ahmet Altan'a ait; renklendirdiklerim bana.. )
***
Anayasa ve hamburger
Bu ülke beni dehşete düşürüyor.
Hangimizi düşür müyor ki!
Niye ki? On yıla yakın süredir Tarım Bakanlığı AKP'in elinde değil mi? Orayı da Derin Devlet ve Ergenekon mu yönetiyordu?Kendi halkına karşı böylesine nefret dolu bir devlet herhalde yeryüzünde yoktur.
Ve, yaşadıkça nasıl korkunç bir tuzağın içinde olduğumuzu daha iyi görüyorum.
Eğer bu iğrenç işlere tuzak diyeceksek, tuzağı kuran kişiler bildiğimiz özel sektör değil mi? Et Balık Kurumu dağıtmadı bu virüslü etleri halkına..
Öyle bir sistem kurmuşlar ki halktan başka herkesi koruyorlar.
Buna fena halde alınanlar olabilir Ahmet bey, keşke biraz daha hedef odaklı konuşsaydınız:)
Bizim Kazım Çeliker, müthiş bir haber yakaladı.
Afferin! Kazım Çeliker'e..
Burger King’e verilen etlerin 12 tonluk bir bölümünde virüs bulunmuş.
Özellikle hamileler ve çocuklar için çok tehlikeli bir virüs bu.
Hastalıklı etlerin ne yapıldığı ise belli değil.
Bir atık tesisine gönderildiği söylenmiş ama söylenen adreste öyle bir tesis bulunamamış, ardından köpeklere verildiği söylenmiş ama o miktarda eti o kadar köpeğin yemesi mümkün değil.
Aslında köpeklere de verilememesi lazım çünkü hayvanlar için de tehlikeli.
Ama insana aldırmayan köpeğe hiç aldırmıyor.
Olaya müdahil olan Tarım Bakanlığı bu konuda gerekeni yapmış ve raporlarla birlikte mahkemeye başvurmuş.
Buraya kadar iyi yazmışsınız, ben de yazsam böyle yazardım.
DA..
niye Tarım Bakanlığı Kazım Çeliker kadar becerikli değilmiş?
DA..
niye Tarım Bakanlığı Kazım Çeliker kadar becerikli değilmiş?
Kazım, virüslü hamburgerleri araştırırken başka belgelere de ulaştı.
Maret firmasının bazı ürünlerinde de, hamburgerinde, jambonunda “listeria” denilen bu tehlikeli virüsten bulunmuş.
Çok içten söylüyorum, yeni Uğur Dündar'ımız olmaya aday olduğu belli olan gazeteci kardeşimizi pamuklara sarmalayıp korumalıyız..
Lütfen, diğer büyük firmaların da ne haltlar karıştırdıklarının izini sürsün; McDonalds' ya da diğerleri de sütten çıkmış ak kaşık değiller çünkü.
Bu etlerin saklandığı “deponun” sahipleri bu ürünleri “karantinaya” almışlar, imha etmek için karar bekliyorlar.
Ben, netteki haberler doğruysa şunları buldum. Sizin dediklerinizden daha farklı şeyler söylüyor gibi:
SUÇA KONU OLAY YOK’ DİYE BAKANLIKTAN YAZI ALINDI
‘Burger King’e Virüslü Et Soruşturması’ haberleri üzerine Burger King’in Türkiye işletmecisi TAB Gıda’dan yapılan açıklamada ise iddiaların gerçek dışı olduğu belirtildi.
Açıklamada, “Ürün tedarikçimiz Fasdat Gıda’ya, Tarım Bakanlığı, Teftiş Kurulu Başkanlığı, suç unsuru olmadığına dair yazı dahi vermiştir” denildi.Peki, siz yediğiniz hamburgerlerde, jambonlarda virüs tehlikesi olduğunu biliyor musunuz?
Hayır.
Virüs değil de, bakteri tehlikesi olduğunu biliyordum.
Bakteriyi bir kenara bırakalım, fast food üretimi esnasında tekrar tekrar kullanılan yağların insan sağlığı için ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum.
İşin ilginci, bu konuda çaba gösterenlerin çoğunluğu da sizin tabirinizle 'ulusalcı'lardan oluşuyor. Bunlar sadece bu tehlikeye değil, GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar) yasasına ve uygulamalarına karşı kamuoyunu bilinçlendirmeye çalıştıkları gibi; yerli tohum ve gen bankası kurulması konusunda da gayret harcadılar ve sonunda da kuruldu --netekim.
Bakteriyi bir kenara bırakalım, fast food üretimi esnasında tekrar tekrar kullanılan yağların insan sağlığı için ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum.
İşin ilginci, bu konuda çaba gösterenlerin çoğunluğu da sizin tabirinizle 'ulusalcı'lardan oluşuyor. Bunlar sadece bu tehlikeye değil, GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar) yasasına ve uygulamalarına karşı kamuoyunu bilinçlendirmeye çalıştıkları gibi; yerli tohum ve gen bankası kurulması konusunda da gayret harcadılar ve sonunda da kuruldu --netekim.
Normalde, halkın hemen bu konularda uyarılması, o depodaki ürünlerinde virüs bulunan Maret’in piyasadaki bütün ürünlerinin derhal denetime alınması, gerekirse imha edilmesi gerekmez mi?
Gerekir.
Bu ülkede paranın açamadığı kapı ve alamadığı sertifika var mı, Ahmet bey?
Çalıntı KPSS sorularıyla memur olan namussuz ve vicdansız, hırsız insanlara devletin en kritik yerlerini teslim ettiğimizden haberiniz yok mu!
Çalıntı KPSS sorularıyla memur olan namussuz ve vicdansız, hırsız insanlara devletin en kritik yerlerini teslim ettiğimizden haberiniz yok mu!
Niye, çok başarılı işler yaptığına tanık olduğumuz Tarım Bakanlığı halkı uyarmadı?
Çünkü bu ülkede koltuk hırsı herşeyin önünde gelir, halı altına süpürülen pislikler ancak yıllaaar sonra birileri kitap yazınca gün yüzüne çıkar, bu arada yeni nesil gelmiştir ve bunları vay be! bu ülkede eskiden neler neler olmuş diye okur, kültürlenir..
İşte, bu noktada karşılaşacağınız gerçek sizi de benim gibi dehşete düşürecek.
Kökü bir anayasa maddesine dayanan bir yasa, Bakanlığın bu gerçeği açıklamasına engel oluyor.
Halkın tükettiği gıdada bir hastalık bulunduğunda Bakanlık mahkemeye gidiyor, mahkeme kararından sonra ancak gerekenler yapılabiliyor.
Daha yeni anayasa paketi oylaması yapıldı.
Bu kadar hayati önemi haiz birşeyi niye eklemediler?
Bu kadar hayati önemi haiz birşeyi niye eklemediler?
O arada halk zehirli gıdaları tüketmeye devam ediyor.
Şu değiştirilmesine karşı çıktıkları hukuk sistemi, halkı değil, firmaları ve firma sahibi zenginleri koruyor.
Doğru(!) lâfa ne denir..
Halkın hastalanmasına, zehirlenmesine, hamilelerin çocuklarını düşürmesine aldırmıyor.
Olur mu hiç!
Unuttunuz mu, domuz gribi salgınında(!) bize aşılar alan devletlümüz bizi korumak için elinden geleni yaptı, malesef biz direndik!!!
Çok ayıp etmiştik; di mi?
Nisan ayında, AB uyum yasaları çerçevesinde yeni bir yasa çıkarılmış bu saçmalığı düzeltmek için.
AB uyum yasaları olmasa zaten halimiz niceydi?..
İyi ki Avrupa var, medeniyet beşiği, yüce ve aziz devletler..
Bu halkı siz kurtaracaksınız!
İyi ki Avrupa var, medeniyet beşiği, yüce ve aziz devletler..
Bu halkı siz kurtaracaksınız!
Bu ülkenin halkını, Avrupa Birliği’nin ölçüleri, bu devlete karşı koruyor.
Eski yasa, bakanlığın elini kolunu bağlarken, medya da zaten kendiliğinden sessizliğe bürünüyor.
Nasıl yani, yasayı değiştirmek isteyen hükümete bu konuda kim karşı gelmiş ki?
CHP mi, MHP mi?
Eğer öyleyse ALLAH onları kahretsin!
Eğer bunca yıldır bu kadar sandalyeyi elinde bulunduran hükümet bişey yapmadıysa da, onları!
Maret, Koç Holding’e ait.
Üstelik, eminim, Koç Holding Taraf'a yeteri kadar reklâm vermediği için ayrıca da suçludur!
Bakın bakalım bizim medyaya, Maret’in etleri konusunda kaçında haber göreceksiniz.
Eee, naparsınız, bu medya dediğimiz nanenin, kimisi Polis Meslek Yüksekokulu sınavlarının iptalini görmezden geliyor, kimisi de Koç Holding'in virüslü etlerini.
Biz alıştık artık, ne de olsa ot kafalı, hiç bişeyden çakmayan koyun sürüsüyüz!
Biz alıştık artık, ne de olsa ot kafalı, hiç bişeyden çakmayan koyun sürüsüyüz!
Umarım yanılırım ama ben hiçbir gazetede göremeyeceğinizi düşünüyorum.
Bu haberi veren, Koç firmasının ilanlarını kaybeder çünkü.
Hmmm... şimdi anladım.. Taraf'ın kaybedecek pek bir şeyi yok. Belli.
Gazeteler yazmazsa, bloggerlar yazar, twitterlar cumhurbaşkanına yüklenir, bu halkı bu kadar küçümsemeyin bence..
Bir yanını yasayla, bir yanını parayla bağlamışlar.
Halka istediğin gibi zehirli malı yedirebilirsin.
Devlet ve zenginler önemlidir çünkü.
Merak ettim şimdi: Özelleştirilmesini bunca savunduğunuz devlete ait şirketler fakirlere mi satılıyor veya satılacak ki, zenginlerden şikayet ediyorsunuz.
Yoksa, sizin zenginleriniz farklı zenginler midir?
Halk önemsizdir.
İşte size bizim rejimin özeti.
Bizim ulusalcıların nefret ettiği Batı’da ne oluyor peki?
Konuyu ulusalcılara bağladınız ya bravo size!
Ülker'de mi ulusalcı?
Tüm gıda firmaları KOÇ'un mu?
Tab Gıda'nın sahibi (Atatürk Barajını da yapan) Ata Grubu'dur.
Koç'la ortaklıkları da yok artık. Ama, Ethem Sancak ile var; hem de besicilikte ortaklar.
Ülker'de mi ulusalcı?
Tüm gıda firmaları KOÇ'un mu?
Tab Gıda'nın sahibi (Atatürk Barajını da yapan) Ata Grubu'dur.
Koç'la ortaklıkları da yok artık. Ama, Ethem Sancak ile var; hem de besicilikte ortaklar.
Çok bilgi sahibi değilim ama iki örnek biliyorum.
Alınmayın, ama "çok bilgi sahibi" olmadığınız bayağı bi sırıtıyor.
Fransa’da özerk bir devlet kuruluşu bu konularda derhal açıklamalar yapıyor ve halkı uyarıyor.
Amerika’da ise Food and Drug Administration diye bir kuruluş var.
Amerika'da halkın bu fastfoodlar yüzünden ne hale geldiğini öğrenmek için en azından ŞİŞİR BENİ filan gibi bir kaç dökümanter izleyin.
Ayrıca illa Avrupa olması gerekmiyor, Rusya kaç kez bizim domatesleri, biberleri geri yolladı ilaç/hormon oranı fazla diye hatırlamıyor musunuz?
Biz onları da piyasaya sürdük ve bir güzel afiyetle yedik!
Bunları da mı ulusalcılar yaptı?
O zaman siz neredeydiniz?
Ayrıca illa Avrupa olması gerekmiyor, Rusya kaç kez bizim domatesleri, biberleri geri yolladı ilaç/hormon oranı fazla diye hatırlamıyor musunuz?
Biz onları da piyasaya sürdük ve bir güzel afiyetle yedik!
Bunları da mı ulusalcılar yaptı?
O zaman siz neredeydiniz?
İçeriğinde “gümrük belgesi bulunmayan ceviz” olan bisküvinin satışını bile, gerekçesini halka açıklayarak derhal durduruyor.
Neredeyse her gün yeni araştırmaların sonucunu açıklıyor ve “tehlikeli” gördüğü hiçbir malın satılmasına izin vermiyor.
Bizim ülkenin böyle kuruluşları yok ama karınca kararınca Taraf gazetesi var, biz halkın aleyhine yakaladığımız her kötülüğü açıklamaya yeminliyiz, darbe hazırlığını da, siyasi oyunları da, zararlı gıdayı da yakaladığımız anda yazarız.
Bu halk uğradığı her haksızlıkta bizim gazeteyi arasın, söylesin istiyoruz.
Heaayt!... iyi ki TARAF var.
Bu ülkedeki tüm ahlaklı ve namuslu insanlar Taraf'ta toplanmış.
Yoksa biz halk olarak n'apardık!
Zehirli hamburgeri bile halkından daha değerli bulan yasaların olduğu bu ülkede belki bir işe yararız.
Rabbimden niyazım şudur: Taraf gazetesi olarak, hepinizi en kısa zamanda inşallah bakan, müşteşar ve genel müdür olarak başımızda görürüz.
Allah, sizin gibi temiz insanları başımızdan eksik etmesin. Amin!
Once (2006) Soundtrack
ONCE filmiyle tanistigim bu harika ikili, ayni zamanda hayat arkadasiymislar ve sekseninci oscar toreninde de Falling Slowly sarkisiyla odulu de kapmislar, -bence- sonuna kadar da haketmisler..
Hoş Seyirler Ola..
'Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır' lafına binâen, her sinema severin de farklı bir takip sistemi olduğunu tahmin ediyorum..
Bu yiğitler arasında, 'yönetmen külliyatlarını' arka arkaya izleyenler olduğu gibi, herhangi bir oyuncunun farklı farklı yönetmenlerle yapmış olduğu, değişik yaşlarında ve dönemlerindeki filmlerini arşivleyenler de var.
Ya da, korku, komedi, Yeşilçam, fantastik vs. gibi, türlerine göre biriktirenler..
Ayrıca, çoğumuzun ister istemez kaç puan verildiğini merak ettiğimiz IMDB (Internet Movie Database) faktörünü de es geçmemek gerek!
Benimse yoğurt yemeyi sevdiğim kesin de, hem seçiş aşamasındaki yiğitliğim, hem de yiyiş tarzım biraz tartışmalı gibi.
Lâfa gelince, hem sinemayı hem de film izlemeyi çok seviyorum.
Ama, her filmden sonra Ekşi Sözlük'e, sanarist'e, film.com.tr ye uğrayıp, bir film üzerine sayfalarca döktürüldüğünü görünce de, çoğu zaman hem görsel zekamdan, hem de algı anlayışımın kıtlığından dolayı kendimden utanıyorum.
"Millet neler neler yakalamış yahu! Ben nasıl göremedim bu detayı" diye, söylene söylene, bir sonraki filme daha farklı bir gözle bakacağıma, sayfalarca döktüren o imrendiğim insanlar gibi odaklanacağıma iman edip, sonrasında tekrar başa dönüp, bunun bir tür yetenek olup, bana da pek bahşedilmediğine karar veriyorum.
Bu kadar laftan sonra, son zamanlarda yediğim yoğurtlardan azıcık bahsedeyim ve hoş vakitler için bir nebze katkıda bulunayım istiyorum.
My Blueberry Nights (2007)
Natalie Portman filmlerini arka arkaya izleyeyim diye karar verdikten sonra ulaştım. Başrolde ise Portman değil, Norah Jones oynuyor. (Aslında pek de başrol diye bişey yok, farklı farklı hikayeler işleniyor)
Özellikle hanımların çok beğeneceğini sandığım bu hoş film bittikten sonra, en yakın Özsüt, Mado, artık ne bulurlarsa ; meyveli bir cheesecake filan yemeye gitmek ya da filmdeki cafe gibi bir ortam arayışına geçmek isteyebileceklerini de sanıyorum..(Blueberry'li bişeyler bulmak zor bizim pastanelerde)
Mutlaka izleyin hanımlar, pişman olmayacaksınız:)
***
The Other Boleyn Girl (2008)
Bu filme, yukarıda bahsettiğim gibi Natalie Portman yüzünden bulaştım ve erkeklerin deli olduğu bir başka güzelin daha rol aldığını gördüm.
Kim o?
Tabii ki, Scarlett Johansson:)
İngiltere kralı VIII. Henry'in hayatından yola çıkılarak yazılmış bir kitabın sinema uyarlaması olan filmin, çarpıcı finalinden hemen sonra wiki'ye girip okumalar yaparsanız, İngiltere tahtına dair magazinel kültürünüz de artıyor (KPSS'de çıkarsa, bana dua edersiniz) ve finalde yapılan vurgudan dolayı müthiş bir merak duygusuyla vakit geçirmeden 'Elizabeth: The Virgin Queen'(1998) ve onun devam filmi olarak çekilen 'Elizabeth: The Golden Age'i ister istemez sıraya koyuveriyorsunuz.
(Buraya kadar nasıl bir tarzım olduğunu ben bile çıkartamadım inanın)
***
Temple Grandin (2010)
Şundan kesinlikle eminim ki, evet, ben yaşanmış, gerçek hayattan uyarlama olan biyografik filmleri çok seviyorum. (Böyle bir arşiv oluşturabilirim demek ki)
Bunu da, herkese, çoluk çocuğuyla birlikte çekinmeden izleyebileceği bir film diye gönül rahatlığıyla öneriyorum..
Otistik olan Prof. Dr. Temple Grandin'in (halen daha yaşıyor) hayat hikayesini anlatan filmde, Grandin'i canlandıran Claire Danes ismini, filmden sonra google'da yazıp, görsellere baktığınızda tanıyamayacağınız kadar da rolünün hakkını vermiş.
***
Peacock (2010)
Meşhur Inception filminde oynayan bızdık mimar Ellen Page'in peşine düşünce bu filme rastladım ve hem konusu ilgimi çekti, hem de usta oyuncu Sarah Sarandon var diye de seçtim. Fakat, filmde harikalar yaratan asıl oyuncu, bipolar kişilik bozukluğu olan John'u canlandıran Cillian Murphy olmuş. Sarah Sarandon ise, adı var kendi yok denecek kadar silik bir rolde.
Bipolar kişilik bozukluğunda (kişilik bölünmesi) çok nadir görülen, kadın/erkek iki farklı kişiliği birlikte yaşayan John'un hayatını anlatıyor..
***
Sevgili Pınar'ın tavsiyesi ile;
12 adında, (2007) Rus yapımı bir film izledim ki gerçekten çok güzel!
Daha sonra netten öğrendiğime göre meğer Amerikan yapımı 12 Angry Man'in Rus versiyonuymuş. Ben henüz onu izleyemedim ama Rusların çektiği tek kelimeyle şahaneydi..
Rus-Çeçen düşmanlığını ince ve barışçı/muhalif bir üslupla işlerken, jürili mahkemelerde herşeyin nasıl da bir anda tersine dönebileceğini çarpıcı bir şekilde gözümüze sokuyor. Yönetmen derseniz, zaten muhteşem!
***
Ve geldik zurnanın 'Kim Ki Duk' dediği yere:)
Kim Ki Duk hakkında, ' Entel dantel kesim pek bi sever' gibi, tuhaf 'tü kaka' göndermelerine rastlasam da, bunlara aldırmayıp, hem uzakdoğu kültürüne olan özel ilgim, hem de ilk izlediğim Bin Jip filminden sonra kendimi alamayıp, ilk kez arka arkaya bir yönetmenin külliyatını nerdeyse tamamlayacak kadar oldum ve dokuz filmini izledim. (Koresinemasi.com)
Beğenirsiniz diye garanti veremem, üstelik her film üzerine uzuuuuun uzun felsefik yorumlar yapacak, imgeler, şifreler çözebilecek kapasitem de yok. Yapanlar olmuş, buyurun okuyun.
Tek diyebileceğim, senaryolarında kesinlikle mantık aramayın!
Mümkünse geceleri sessiz ve karanlık bir odada, kaliteli bir ekranda izleyin. Bittiğinde üzerinizde garip bir tesir de bırakıyor. (Bırakmazsa da kendinizden şüphelenmeyin, garip olan siz değilsiniz, Kim Ki Duk)
Nerdeyse hiç konuşmadan anlaşan insanların davranışlarında, kullanılan eşyalarda, mekanlarda, semboller ve derin mânâlar gizliymiş. Fransız kalMamak için, izlemeden önce, Ekşi Sözlük'e girip, filmler hakkında biraz okuma yaparsanız iyi olur..
***
Son zamanlarda izlediklerimden aklımda kalanlar bunlardı..
Sıraya koyduklarımı da yazayım:
-Inception (evet ben de o eziklerdenim, henüz daha izleyemedim)
-Lucky Number Slevin (2006) (Bruce Willis varmış)
-Micmacs (Amelie'nin yönetmeninden, yani Fransız Filmi)
-Repo Men (2010)
-The Ghost Writer (2010) (Kendisinden hiç hazzetmesem de Roman Polanski filmi. Ve Tony Blair'i, Irak ve Afganistan konusunda tek suçlu gösteren bir senaryo diye bahsediliyor)
Hadi bakalım, hoş seyirler ola..
Bu yiğitler arasında, 'yönetmen külliyatlarını' arka arkaya izleyenler olduğu gibi, herhangi bir oyuncunun farklı farklı yönetmenlerle yapmış olduğu, değişik yaşlarında ve dönemlerindeki filmlerini arşivleyenler de var.
Ya da, korku, komedi, Yeşilçam, fantastik vs. gibi, türlerine göre biriktirenler..
Ayrıca, çoğumuzun ister istemez kaç puan verildiğini merak ettiğimiz IMDB (Internet Movie Database) faktörünü de es geçmemek gerek!
Benimse yoğurt yemeyi sevdiğim kesin de, hem seçiş aşamasındaki yiğitliğim, hem de yiyiş tarzım biraz tartışmalı gibi.
Lâfa gelince, hem sinemayı hem de film izlemeyi çok seviyorum.
Ama, her filmden sonra Ekşi Sözlük'e, sanarist'e, film.com.tr ye uğrayıp, bir film üzerine sayfalarca döktürüldüğünü görünce de, çoğu zaman hem görsel zekamdan, hem de algı anlayışımın kıtlığından dolayı kendimden utanıyorum.
"Millet neler neler yakalamış yahu! Ben nasıl göremedim bu detayı" diye, söylene söylene, bir sonraki filme daha farklı bir gözle bakacağıma, sayfalarca döktüren o imrendiğim insanlar gibi odaklanacağıma iman edip, sonrasında tekrar başa dönüp, bunun bir tür yetenek olup, bana da pek bahşedilmediğine karar veriyorum.
Bu kadar laftan sonra, son zamanlarda yediğim yoğurtlardan azıcık bahsedeyim ve hoş vakitler için bir nebze katkıda bulunayım istiyorum.
My Blueberry Nights (2007)
Natalie Portman filmlerini arka arkaya izleyeyim diye karar verdikten sonra ulaştım. Başrolde ise Portman değil, Norah Jones oynuyor. (Aslında pek de başrol diye bişey yok, farklı farklı hikayeler işleniyor)
Özellikle hanımların çok beğeneceğini sandığım bu hoş film bittikten sonra, en yakın Özsüt, Mado, artık ne bulurlarsa ; meyveli bir cheesecake filan yemeye gitmek ya da filmdeki cafe gibi bir ortam arayışına geçmek isteyebileceklerini de sanıyorum..(Blueberry'li bişeyler bulmak zor bizim pastanelerde)
Mutlaka izleyin hanımlar, pişman olmayacaksınız:)
***
The Other Boleyn Girl (2008)
Bu filme, yukarıda bahsettiğim gibi Natalie Portman yüzünden bulaştım ve erkeklerin deli olduğu bir başka güzelin daha rol aldığını gördüm.
Kim o?
Tabii ki, Scarlett Johansson:)
İngiltere kralı VIII. Henry'in hayatından yola çıkılarak yazılmış bir kitabın sinema uyarlaması olan filmin, çarpıcı finalinden hemen sonra wiki'ye girip okumalar yaparsanız, İngiltere tahtına dair magazinel kültürünüz de artıyor (KPSS'de çıkarsa, bana dua edersiniz) ve finalde yapılan vurgudan dolayı müthiş bir merak duygusuyla vakit geçirmeden 'Elizabeth: The Virgin Queen'(1998) ve onun devam filmi olarak çekilen 'Elizabeth: The Golden Age'i ister istemez sıraya koyuveriyorsunuz.
(Buraya kadar nasıl bir tarzım olduğunu ben bile çıkartamadım inanın)
***
Temple Grandin (2010)
Şundan kesinlikle eminim ki, evet, ben yaşanmış, gerçek hayattan uyarlama olan biyografik filmleri çok seviyorum. (Böyle bir arşiv oluşturabilirim demek ki)
Bunu da, herkese, çoluk çocuğuyla birlikte çekinmeden izleyebileceği bir film diye gönül rahatlığıyla öneriyorum..
Otistik olan Prof. Dr. Temple Grandin'in (halen daha yaşıyor) hayat hikayesini anlatan filmde, Grandin'i canlandıran Claire Danes ismini, filmden sonra google'da yazıp, görsellere baktığınızda tanıyamayacağınız kadar da rolünün hakkını vermiş.
***
Peacock (2010)
Meşhur Inception filminde oynayan bızdık mimar Ellen Page'in peşine düşünce bu filme rastladım ve hem konusu ilgimi çekti, hem de usta oyuncu Sarah Sarandon var diye de seçtim. Fakat, filmde harikalar yaratan asıl oyuncu, bipolar kişilik bozukluğu olan John'u canlandıran Cillian Murphy olmuş. Sarah Sarandon ise, adı var kendi yok denecek kadar silik bir rolde.
Bipolar kişilik bozukluğunda (kişilik bölünmesi) çok nadir görülen, kadın/erkek iki farklı kişiliği birlikte yaşayan John'un hayatını anlatıyor..
***
Sevgili Pınar'ın tavsiyesi ile;
12 adında, (2007) Rus yapımı bir film izledim ki gerçekten çok güzel!
Daha sonra netten öğrendiğime göre meğer Amerikan yapımı 12 Angry Man'in Rus versiyonuymuş. Ben henüz onu izleyemedim ama Rusların çektiği tek kelimeyle şahaneydi..
Rus-Çeçen düşmanlığını ince ve barışçı/muhalif bir üslupla işlerken, jürili mahkemelerde herşeyin nasıl da bir anda tersine dönebileceğini çarpıcı bir şekilde gözümüze sokuyor. Yönetmen derseniz, zaten muhteşem!
***
Ve geldik zurnanın 'Kim Ki Duk' dediği yere:)
Kim Ki Duk hakkında, ' Entel dantel kesim pek bi sever' gibi, tuhaf 'tü kaka' göndermelerine rastlasam da, bunlara aldırmayıp, hem uzakdoğu kültürüne olan özel ilgim, hem de ilk izlediğim Bin Jip filminden sonra kendimi alamayıp, ilk kez arka arkaya bir yönetmenin külliyatını nerdeyse tamamlayacak kadar oldum ve dokuz filmini izledim. (Koresinemasi.com)
Beğenirsiniz diye garanti veremem, üstelik her film üzerine uzuuuuun uzun felsefik yorumlar yapacak, imgeler, şifreler çözebilecek kapasitem de yok. Yapanlar olmuş, buyurun okuyun.
Tek diyebileceğim, senaryolarında kesinlikle mantık aramayın!
Mümkünse geceleri sessiz ve karanlık bir odada, kaliteli bir ekranda izleyin. Bittiğinde üzerinizde garip bir tesir de bırakıyor. (Bırakmazsa da kendinizden şüphelenmeyin, garip olan siz değilsiniz, Kim Ki Duk)
Nerdeyse hiç konuşmadan anlaşan insanların davranışlarında, kullanılan eşyalarda, mekanlarda, semboller ve derin mânâlar gizliymiş. Fransız kalMamak için, izlemeden önce, Ekşi Sözlük'e girip, filmler hakkında biraz okuma yaparsanız iyi olur..
***
Son zamanlarda izlediklerimden aklımda kalanlar bunlardı..
Sıraya koyduklarımı da yazayım:
-Inception (evet ben de o eziklerdenim, henüz daha izleyemedim)
-Lucky Number Slevin (2006) (Bruce Willis varmış)
-Micmacs (Amelie'nin yönetmeninden, yani Fransız Filmi)
-Repo Men (2010)
-The Ghost Writer (2010) (Kendisinden hiç hazzetmesem de Roman Polanski filmi. Ve Tony Blair'i, Irak ve Afganistan konusunda tek suçlu gösteren bir senaryo diye bahsediliyor)
Hadi bakalım, hoş seyirler ola..
12 Eylul 2010 Gununden Hatirimda Kalacaklar
*Yagmurlu bir Eylul gunu geldi catti ve sonuclar surpriz olmadi.
*Yuksek Secim Kurulu'nun sitesindeki sonuclara suradan bakilabilir.
*Bence gunun en tuhaf olayi Kilicdaroglu'nun oy kullanamamis olmasiydi.
*Basbakan'in konusmasinda herkese tesekkur ederken, 'okyanus otesine de tesekkur ediyorum' demesi ve acik acik 'Fethullah Gulen'e tesekkur ediyorum' dememesi de son derece ilgi cekiciydi.
*Kim ne derse desin 12 Eylul 2010 gunu basketbol milli takimimizin ABD ile final maci oynamasi ve gumus madalya kazanmasi bu tarihi hepten anlamli kildi.
*21 yasindaki Kevin Durant 'in sovunu agzim acik izlerken, NTV yorumcusunun 'durent (noktali u olarak okuyun siz, ben Mac acemisi olarak henuz Turkce klavyeye gecemedim, windows'u ozledim mi, henuz hayir!) 'durent' diye agzini Amerikan aksaniyla yuvarlamasina da taktim bi ara fakat uzun surmedi, belli ki tum salon gibi o da Durant'a odaklanmisti ve zaten yenilecegimizi bile bile cikmis oldugumuz macta, 'rezil olmayacak kadar oynasak yeterli' diyemeyip, ha bire '10 sayinin uzerinde fark actirmazsak yeterli' dedi durdu.
*ABD milli takimi afrika takimlari gibi kapkaraydi.
*Madalyalari takan devlet erkani yuhalandi. Sanirim bugunku referandum sonuclarinin dumaniyla oraya gidince, bir tur rovans hirsiyla yapildi.
*Ve tutuldu mu, yoksa fitik baslangici mi henuz cozemedigim boyun agrimin verdigi rahatsizlikla sicak su torbasi, sicak havlu kompresleri, fon makinesi tutma gibi bilumum isitmalarla gecen asik suratli gunessiz bir gundu..
*Yuksek Secim Kurulu'nun sitesindeki sonuclara suradan bakilabilir.
*Bence gunun en tuhaf olayi Kilicdaroglu'nun oy kullanamamis olmasiydi.
*Basbakan'in konusmasinda herkese tesekkur ederken, 'okyanus otesine de tesekkur ediyorum' demesi ve acik acik 'Fethullah Gulen'e tesekkur ediyorum' dememesi de son derece ilgi cekiciydi.
*Kim ne derse desin 12 Eylul 2010 gunu basketbol milli takimimizin ABD ile final maci oynamasi ve gumus madalya kazanmasi bu tarihi hepten anlamli kildi.
*21 yasindaki Kevin Durant 'in sovunu agzim acik izlerken, NTV yorumcusunun 'durent (noktali u olarak okuyun siz, ben Mac acemisi olarak henuz Turkce klavyeye gecemedim, windows'u ozledim mi, henuz hayir!) 'durent' diye agzini Amerikan aksaniyla yuvarlamasina da taktim bi ara fakat uzun surmedi, belli ki tum salon gibi o da Durant'a odaklanmisti ve zaten yenilecegimizi bile bile cikmis oldugumuz macta, 'rezil olmayacak kadar oynasak yeterli' diyemeyip, ha bire '10 sayinin uzerinde fark actirmazsak yeterli' dedi durdu.
*ABD milli takimi afrika takimlari gibi kapkaraydi.
*Madalyalari takan devlet erkani yuhalandi. Sanirim bugunku referandum sonuclarinin dumaniyla oraya gidince, bir tur rovans hirsiyla yapildi.
*Ve tutuldu mu, yoksa fitik baslangici mi henuz cozemedigim boyun agrimin verdigi rahatsizlikla sicak su torbasi, sicak havlu kompresleri, fon makinesi tutma gibi bilumum isitmalarla gecen asik suratli gunessiz bir gundu..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















