RUSYA İZLENİMLERİ-3



PETERSBURG- I


Petersburg, Rusya’nın gözbebeği olarak tabir edilebilecek denli güzel, tamamı ile el emeği göz nuruyla bu güzelliğine kavuşmuş bir şehir

I. Petro ,18. yy başlarında bu şehri İsveçlilerden alırken hiçbir albenisi olmayan bu şehirde hayallerini gerçekleştirmiş. Ve elbetteki hayallerini gerçekleştirmek binlerce insanın bu sarayların, kalelerin ve malikanelerin yapımı esnasında ölmesine neden olmuş.

Petersburg'un Kurucusu Petro'nun ihanet yılanını ezerken resmedilmiş heykeli


Petro Anıtı (Petro 2 mt 10 cm boyundaymış, bu resim internetten alınmıştır)

Görkemli yapıtlara bakarken, onlar hakkında bir belgesel izlerken ya da bir kitap okurken hep düşünmüşümdür, bunların arkasındaki iktidar, güç gösterisi ve sonsuzlukta iz bırabilme arzusu arasındaki ilişkiyi. Bir daha Mısır Piramitleri gibi devrin şartlarına göre yapılması zor, yapım maliyetleri hesaplanırken binlerce insanın bu uğurda ölebileceğinin kolaylıkla kestirilebileceği yapılar yapmak mümkün müdür? Ya da Ermitaj sarayı gibi altınlarla ve pahalı sanat eserleriyle dolu devlet binaları yapmak mümkün olabilecek mi?  İnsanlık itaat dönemini bıraktıktan sonra, böylesine heybetli, pahalı yapıların devri bitti mi acaba? Eğer bu devir bitmişse bu insanlık iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?


Ermitaj Sarayı

Petersburg'u Moskova’dan daha farklı bir uslupla anlacağım sizlere. Çünkü Petersburg hakkında bildiklerim, Moskova hakkında bildiklerimden çok daha fazla. Çünkü Petersburg’da 15 güne yakın kaldım ve orada katıldığım dil kampında günlük 2 saat Petersburg tarihi ile ilgili bir programa katıldım. Ayrıca Petersburg ile ilgili Türkçe bir kitap bulup okuyabilme şansım da oldu. (çok berbat bir çeviri olmasına rağmen yine de bir fikir verdi.)

Kuzey yarıkürede günlerin en uzun olduğu dönemler (21 Haziranı ortasına alan dönem) kuzey kutbuna oldukça yakın olan Petersburg’da bir başka yaşanıyor. Çünkü bu dönem Petersburg'da “Beyaz Geceler” olarak adlandırılan, gecelerin birkaç saat ve alacakaranlık şeklinde sürdüğü, buna kaşılık gündüzlerin bitmek bilmediği, saate göre yaşama alışkanlığınız yoksa kendinize dinlenme vakti bulamadığınız bir zaman kargaşasını beraberinde getiriyor.(Petersburg ve bunun gibi kutuplara yakın yerlerde nasıl namaz kılınır, nasıl oruç tutulur sorusunu beraberinde getiriyor bu durum)


Petersburg’u İsveçlilerden alan Petro, Amsterdam’da gemi yapımıyla ilgili eğitim almış, Rusya’yı Avrupalılaştırmak hayali kuran bir hükümdarmış. Petersburg’un Rusya topraklarına katılmasıyla birlikte Petro hayallerini gerçekleştirmek üzere Rusya' da seferberlik başlatır. Hayalini kurduğu taş malikane ve sarayların inşası için ülkeye gelen tüccarlardan vergi olarak beraberlerinde taş getirme zorunluluğu koyar. Ülkenin zengin sınıfını Petersburg’a malikane yapmaları için davet eder. Finlandiya körfezine kıyısı olan bu şehrin bataklıkları binlerce işçinin geceli gündüzlü çalışmaları sonucu harika kanallara dönüşür.


Petersburg Kanalları


Yeniden Diriliş Katedrali Boyunca Uzanan Bir Kanal

Petro, ülkeyi Avrupalılaştırmak hayalinin bir parçası olarak, kurulacak bu yeni şehrin mimarisini ağırlıklı olarak İtalyan mimarlara teslim ettiğinden, bu şehirde İtalyan mimarisini çokça andıran kendine has bir Rus mimarisi hakim. Şu anda şehirde yüzlerce irili ufaklı köprü olmasına karşın, Petro’nun hayallerinin içinde köprüler bulunan bir Petersburg hiçbir zaman olmamış. O, sandallarla kayıklarla kanallar arasında gezilen bir Petersburg hayal etmişse de, bu şekilde seyahatin pek pratik olmamasının etkisi olsa gerek, kendisinin ölümünden sonra kanallar üzerinde yüzlerce köprü kurulmuş. Balçıkların ıslah edilmesiyle oluşmuş bu kanallarda sandallarla seyahat edebilmek mümkün.


Bu kanalları Beyaz Gecelerin sonlarına denk gelen bir tarihte (temmuz sonu) havanın kararmaya başladığı 23:00-23:30 arası sandalla gezmeniz çok keyifli olacaktır. Gündüz ince işi, resim ve heykelleriyle tek tek büyüleyen bu yapılar geceleri de toplu olarak yarattıkları ışıklı kompozisyonla insanı büyülüyorlar.

Petersburg Gece

İrili ufaklı pek çok adadan oluşan Petersburg adalarını birbirine bağlayan yedi büyük köprü, gece saat 01:00 da açılarak büyük gemilerin geçişine izin verir. Gece yarısı açılan bu ışıklı köpüleri, Neva nehri boyunca gezdiren vapurlarda izleyebileceğiniz gibi kıyıdan da bu coşkuya şahit olabilirsiniz.


Köprüler Açılırkenki Manzara

Şehir adalardan oluşmuş olmasına rağmen 2. dünya savaşının hemen akabinde metro yapım çalışmaları başlamış ve Moskovadaki metro istasyonlarını aratmayacak kadar güzel istasyonları ile metro ağları kurulmuş. Ancak daha önce de belirttiğim gibi adalardan oluşumuş bu şehirde zaman zaman nehir altından seyahat etmek zorunda kalan metro bu sebepten dolayı zaman zaman Moskova'dakinden de daha derine iniyor. Bu işleri bizden 50 sene önce düşünmeleri yapmaları beni gerçekten çok etkiledi.

Şehrin Merkezi, Saray Meydanı olarak adlandılan (Ploşad Dvorets) devasa Ermitaj Sarayı/Müzesi, Genel Kurmay Binası ve Donanma binalarının birbirlerine baktığı alandan oluşuyor. Herbiri birbirinden görkemli bu üç binanın arasında insanın kendisini karınca gibi hissettiği kocaman bir boş alan var ki; işte bu alanın tam ortasında Moskova’da da görmeye alışık olduğumuz upuzun, üzerinde elinde haç bulunan melek figürü olan bir anıt var.


Saray Meydanı

Saray Meydanında bulunun saraylardan en ilgi çekeni Ermitaj (hermitage) Sarayı. Bu saray Neva nehrinin rengini sembolize eden su yeşili renginde, çatısında eşit aralıklarla bezenmiş heykellerle mevcut. Yerden herhangi bir noktadan tüm saray görülemeyecek kadar kocaman bir alanı kaplıyor. Petersburg şehri 200 yıl kadar Rusya’ya başkentlik yaptığı için pekçok çar ve çariçenin sarayları burada mevcuttur.


Ermitaj Sarayı

Ermitaj Sarayı’da Kışlık Saray olarak bilinen bir yer olmasına karşın, II Yekaterina’nın emriyle müzeye dönüştürülmüştür. Saray zaten başlıbaşına bir sanat eseriyken saray içinde birbirinden güzel ve değerli resimlerin sergilenir olması benim gibi şaşkın ziyaretçileri nereye odaklanacakları konusunda ikilemde bırakıyor. Sarayında özel hazinelerin ayrıca sergilendiği bir bölüm, resim, heykel ve arkeolojik bir takım eserlerin sergilendiği bir başka bölüm olmak üzere iki farklı biletle ziyaret edilebiliyor. Elinizde bir gezi krokisi yoksa aynı yerlere tekrar tekrar girip nereden çıkacağınız konusunda kara kara düşünmeniz mümkün. Eserler, eser sahiplerinin milliyetlerine göre (italyan, İspanyol, Fransız, Alman vs) kategorize edilerek sergilenmiş. Resimden anlamayan ben gibi insanların bile dikkatini çekecek derecede güzel eserler mevcut bu sarayda. Sarayın kendisi de zaten en az eserler kadar güzel ve göz kamaştırıcı. Ben Yekarina’nın yerinde olsaydım, ziyaretçilerin işini zorlaştırmamak için Ermitajı müzeye çevirmezdim, onun yerine ilginin sadece eserlerde toplanacağı kadar sade bir müze yaptırırdım :-)


Ermitaj Sarayı'nın İçinden Bir Bölüm

Ermitaj Müzesinde ağırlıklı olarak Avrupalı sanatçıların eserleri sergilenmişken, Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısının meyveleri olan Rus eserleri ise Rus Müzesinde sergilenmektedir. Daha önce sadece ismini duymuş olduğum Repin ve ismini hiç duymadığım Şişkin adlı ressamların resimlerini çok beğendim. Ve Türkiye’ye döndüğümde bu ressamları en azından internetten bile olsa araştırma isteği uyandıracak kadar duyarlılık yarattı Rus müzesinde gördüklerim.

Rus Müzesi

Rusya’nın Avrupa’ya açılan penceresi olan Petersburg Avrupa’dan ithal edilen pekçok reformlarında ilk durağı olmuş. Bizim Cumhuriyet reformlarımıza benzer reformların pekçoğu 18. yy da Petro’yla Rusyaya getirilmiş. Bu reformların bir sonucu olarak eskiden koyu hristiyan inançları gereği uzun sakallar bırakan ruslar bu geleneklerinden zorla vazgeçmek zorunda kalmışlar. Bu bilgiyi ben bizim kılık kıyafet inklabına benzettim. Rusça karşılığı olmayan pekçok yeni dünya kavram ve terimleri Petro’nun emri üzerine rusçalaştırılmış. Bu sebepten dolayı olsa gerek bize tanıdık gelen pekçok kelimeyi (-ki bize de Avrupa dillerinden geçmiş olan), sonuna –sky, -ova, -sya gibi tipik rus son ekleri almış olarak duymak mümkün.

Petersburg 300 yıllık tarihi boyunca üç kez isim değiştirmiş, sırasıyla Petrograf, (sankt) Petersburg ve Leningrad isimlerini almış. İsveçlilerden alındığı sırada ismi Petrograf olan şehir Rusların şehri almasından sonra Petersburg (cennete açılan pencere’nin anahtarını saklayan Havari Peter’e ithafen) olarak adlandırılıyor. Ekim Devrimi’den sonra ise (Bolşevik ihtilali) şehrin ismi Leningrad olarak (ihtilalin birinci adamına ithafen) değiştiriliyor. SSCB’nin yıkılmasından sonra ise şehir bir referandumla tekrar eski ismi olan Petersburg adına kavuşuyor.

Petro, Petrograf’ı almasının üzerinden günler geçe şehri tekrar kaybetmemek için en stratejik bulduğu noktaya Petro Pavel Kalesi'ni günlerle ifade edilecek kadar kısa bir sürede yaptırır. Günlerle ifade edilecek kadar kısa sürede kocaman eserler yaptırmanın bedeli ise binlerce insanın ölmesi, telef olmasıdır tabi. Her ne kadar Petrografın kaybedileceğinden korkularak bu kale çok kısa zamanda inşa edilmiş olsa da kalenin savunma amaçlı kullanılmasına hiçbir zaman ihyaç duyulmamıştır. Bunun yerine kale girenin çoğu kez çık(a)madığı bir hapishane olmasıyla ün kazanmıştır. Bu kalede 300 yıldır gerçekleştirilen bir gelenek olan saat öğleyin 12:00 da top atma geleneği halen devam etmektedir.

Perto Pavel Kalesi

Tepesinde altın bir gemi figürü olan Donanma binası yine Petro zamanında yapılmış ve  bu binada Petro’nun eğitimini aldığı üzere pekçok gemi inşa edilmiş. Saray meydanından Neva Nehrine ters istikamette yürüyerek ünlü Neva Caddesine (Nevskiy prospekt) çıkabilirsiniz. Bu cadde üzerinde bulunan Kazan Katedrali 64 adet yüksek sütunüyla göz kamaştırıcı. Sovyet döneminde Din ve Ateizm Tarihi Müzesi olarak kullanılan bu katedralde SSCB’nin yıkılışının ardından tekrar dini tören ve ayinlerin yapılır olmuş.

Kazan Katedrali

Kazan katedralinin karşı tarafına geçip, Nevskiy Caddesi'ni dik kesen kanal (Mayka Kanalı) boyunca yürünürse karşımıza Moskova'daki Aziz Vasiliy Katedralini hatırlatan Yeniden Diriliş Katedrali çıkar. Ancak bu katedral Aziz Vasiliy katedralinden çok daha büyüleyici. Aziz Vasili katedrali tüm cazibesini rengarenk soğan kubbelerinde toplamışken, bu katedral dış cephesinde de bulunan resimlerden ve hemen yanından geçen kanaldan olsa gerek bütünsel olarak benim ilgimi çekti. Hele ki kanal gezisi yaparken vapurla bu katedralin önünden geçmek çok hoş. Bu katedralin içi de tipik önemli Rus katedralleri gibi inanılmaz süslü ve görkemli. İnsan Rusya'da bu kadar görkemli, içinde insan figürlerinin olduğu, rengarenk katedraller görünce dinin bir zamanlar bu topraklarda ne kadar önemli olduğunu tahmin edebiliyor. Bir de tabi İslam ibadethaneleri ile ister istemez karşılaştırıyor. Hristiyanlık inancındaki kutsama, değer verme anlayışıyla bizim inancımız arasındaki farkı, ibadet yerleri açısından görmek mümkün.



Yeniden Diriliş Katedrali


Yeniden Diriliş Katedrali İçindeki Freskler

İshak Katedrali (İsayevskiy Sabor) dünyada 4. büyük ve 14.000 insanı aynı anda içine alabildiği söylenen, yine içi tipik Rus katedralleri gibi çok güzel resim ve resmi aratmayacak kadar ayrıntılı ifadeleri olan mozaiklerle süslü bir yer (-ki ben buna orada da itiraz etmiştim, o katedral büyük bir yer ama asla 14.000 insanı almaz diye, bana yok sığar dediler, bende ölçemeyeceğim için mecbur sesimi kestim). Bu katedralin tamami heykellerle çevrili balkonuna çıkıp Petersburg’a yukardan bakabilmek mümkün. Ancak pekçok merdiven çıkmayı göze almak gerekiyormuş.

İshak Katedrali

Petersburg’u tam hakkıyla gezmiş olmak için şehir dışında da görülmesi gerek birkaç yeri gezmek gerekiyor. Bunlardan en önemlisi, bence görülmeden gelinmemesi gereken yer Petergof. Petergof’a metro aktarmalı trenle gidebileceğiniz gibi donanma binasının önünden diğer ulaşım araçlarına göre nisbeten biraz daha pahalı olan bir ulaşım yolu olan vapurla da gitmeniz mümkün. Vapurdan iner inmez saray bahçesine girmek için bilet almanız gerekiyor. Biletinizi alıp saraya doğru ilerlerken size üzerinde nilüferlerin bulunduğu, sakin, huzurlu ve mütevazi bir kanal eşlik ediyor .


Petergofa Giriş Yolu

Bu kanal size eşlik edip, siz ilerlerken o mütevaziliğin tam tersi bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz: Heryeri şaşaa, gösteriş, görkem kaplamış bir saray. Altın renkli (belki altın kaplı ya da tamamen altın da olabilirler, bu konuda kesin bir bilgim yok, şimdi bunu yazınca sanki tüm diğer yazdıklarım kesin bilgilere dayanıyormuş gibi bir sonuç çıkmasın, onlarda da hata olabilir) mitolojik kahramanların cümbüş içinde oluşturdukları bir kompozisyonla karşılaşıyorsunuz. Rakım olarak diğer Petersburg mevkilerinden daha yukarıda olan Petergof’a yapılmış şelalerin suyu 20 km uzaktan temin edilmiş olmasına rağmen, suyun yükselmesi için özel bir düzenek gerekmemiş. Ancak oldukça kuzeyde olan bu şehirde, soğuk geçen kış aylarında şelalelerin zarar görmemesi için fıskiyeler kapatılıyormuş. Ortadaki büyük havuzda İsveçlilileri yenmelerini simgeleyen bir aslanın (isveçliler) ağzını yırtan güçlü bir erkek (ruslar) heykeli var.


Petergof


Petergof

Çevresinde de çeşitli mitolojik kahramanların bulunduğu, basamaklı havuzlar mevcut. Sarayın bahçesi olağanüstü güzel. İsterseniz ikinci bir ücret ödeyerek sarayın içinide ziyaret edebilirsiniz. II. Dünya savaşında Almanlar tarafından ciddi tahribata uğrayan bu saray, zaman içinde restore edilip eski haline kavuşturulmuş.
II. Dünya Savaşı, bu savaşa katılan ülkelerin zihinlerinde yarattığı büyük izin yanısıra Petersburg'lular için ayrıca önem taşıyor. Çünkü bu şehir 900 gün boyunca Hitler (-ki ruslar Gitler diyorlar) tarafından kuşatılmış, bu kuşatmanın faturası olarak 1,5 milyonluk şehir nufusu 500.000 e düşmüştür. Savaş tanıklarının hala yaşıyor oluşu, bu savaşın çok yakın bir geçmişte vuku bulmuş olması ve şehrin 2/3 sinin bu blokajdan nedeniyle açlık ve hastalıklardan ölmüş olduğu hesaba katılacak olursa Petersburgluların hassasiyeti oldukça anlaşılabilir bir durum. Ve elbetteki bu blokajın, bu ölümlerin buhar olup geçmişe karışmamasında diğer önemli nedenler ise güçlü Rus edebiyatı, okur yazar oranın kısmen yüksek oluşu ve öldürme işleminin bir diğer devlet tarafından coğrafi sınırları açıkça belli bir diğer ulusa yapılmış olması bence. Bizim Petersburg tarihinin sonlarına doğru gördüğümüz Petersburg kuşatmasının anlatıldığı bölümde hocamızın sınıftaki Alman kıza geçmişle yüzleşmemizin gelecekte aynı hataları yapmamız için önemli olduğunu belirtip, o gün konuşacaklarımızın kendisiyle ya da şu an ki Almanya'yla ilgili olmadığını belirtmesi ve ders boyunca gözyaşlarını tutamayıp ağlaması unutamayacağım hatıralar arasına girecek sanırım. Ve tabi ki pekçok konudaki kör cehaletim gibi II. Dünya Savaşı konusundaki cehaletimin de farkına varmam konusunda önemli bir uyarıcı oldu hocamız Yuliya’nın gözyaşları ve savaş esnasında tutulmuş günlüklerden okuduğumuz pasajlar.

Buraya kadar gördüklerimi resimlerle destekleyip sizlere aktarmaya çalıştım. Ancak bundan sonraki kısmı malesef ki sadece anlatmak zorundayım; çünkü seyahatimin buraya kadar olan kısmına ait fotoğrafları CD yaptırmıştım ve bir kaç gün sonra fotoğraf makinemi kaybettim (dikkat edin çaldırmadım, kendi ihmalkarlığımdan kaybettim ).
Petersburg'a yaklaşık 1 saat kadar uzaklıkta, Moskova'ya metro durağından otobüsle gidebileceğiniz bir diğer yer ise Puşkin ya da Tsarkoye Selo (Çar Kasabası) adındaki yer. Burada Rus İmparatorluğunun önemli Çariçelerinden aslen Alman kökenli olan II. Yekaterina Sarayı var. Yekaterine Sarayı’nın, Ermitaj sarayını yapan mimar tarafından aynı stille yapıldığını bir çırpıda anlayabiliyorsunuz. Bu saray da yine bahçesiyle, bahçesinde bulunan pekçok bölümleriyle ve kehribar odasıyla gezilmeye görülmeğe değer bir bir yer. Sadece bahçesini bile gezmek 1,5-2 saatinizi alabiliyor.

Puşkin Kasabasının biraz ilersinde Pavlov Sarayı ve Bahçeleri bulunuyor. Biz oraya gidemedik malesef. Ancak oranın da çok güzel bir yer olduğu söyleniyor.

Petersburg pekçok Rus yazar ve şairinin esin kaynağı olmuş bir şehir. Güzelliği ve kültür başkenti olması dolayısıyla Rus edebiyatınında kalbi burada atmış. Puşkin, Dostoyevski, Anna Ahmatova vs gibi pekçok önemli Rus edabiyatçının yaşadıkları yerler zamanla müzeye çevirilmiş. Puşkin kasabasında da ünlü Rus Şairi Anna Ahmatova müzesinide görmek mümkün.

Devamı haftaya...



RUSYA İZLENİMLERİ-2





MOSKOVA II

Kızıl meydanın kuzey girişinde kıpkızıl rengiyle Tarih Müzesi bulunuyor. Yaygın olarak kullanılan giriş bu olduğundan Kızıl Meydan denince insanın zihninde yankılanan görüntülerden biri Tarih Müzesi. Tarih müzesinin kızıl rengine eşlik eden Kreml Sarayı surları ise meydanın sağ tarafından Moskova nehri boyunca uzanıyor. Şehrin pek çok bölgesinden kızıl renkli Kreml sarayı surlarını görmek mümkün.


Tarih müzesi

Kreml Sarayı Surları Ve Tarih Müzesi


Meydanı Tarih müzesi tarafından terk edip, sola dönüp Aleksandır bahçeleri boyunca ilerlerken sürekli ateşin yandığı Meçhul Asker Anıtını görebilirsiniz. Bu anıtın üzerinde “Adın bilinmez, yaptıkların ölümsüz” yazılıdır. Moskova’nın ve Rusya’nın pek çok tarihi ya da doğal mekanlarında ellerinde şampanya bardaklarıyla düğün fotoğrafı çektirmek üzere gezinen gelin ve damatları görmek mümkün.


Meçhul Asker anıtı


15 ve 16. yy da inşa edilmiş Kreml Sarayı’nın bazı bölümleri hala resmi devlet binası olarak kullanılıyor olmasına karşın bazı bölümleri de turistik ziyarete açık bir yer. Kreml Sarayında mücevherlerin sergilendiği alan ve katedrallerin sergilendiği alanlar iki farklı biletle ziyaret edilebiliyor. Şu anda tam olarak fiyatını hatırlamıyorum ancak giriş ücreti 350 ruble (18 TL) gibi bir ücret. Tüm müze ve saraylara öğrenci kimliğinizi ibraz etmeniz durumunda indirimli olarak girebiliyorsunuz. Ve tarifelerde tabi ki yerli ve yabancı turist ayrımı söz konusu.


Kreml Sarayı Avlusundan bir görüntü


Dünyanın en büyük Çanı- Çar Çanı (kreml Sarayı Avlusunda)


Kızıl meydana girmeden hemen önce ve Bolşoy Tiyatroya bakan Devrim meydanında 2 saatlik Moskova gezisi düzenleyen pek çok tur anonsları duymak mümkün. Ancak bu turlar Rusça. Rusça turların bu kadar yaygın olmasının nedeni yerli turistlerin yabancı turistlerden daha çok olması mıdır yoksa İngilizce konusundaki milliyetçi bir tutum ya da yeterince donanımlı olamamak mıdır bilemiyorum. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki Kızıl Meydanda yabancı turistler kadar Rus turist görmek de  mümkün. Bu turlardan birine katılarak Moskova Devlet Universitesi'yle başlayıp şehrin panoramik görüntüsünün birkaç yerde alınabileceği ve ve şehrin en yüksek noktası olan Paklonoy Gorı'ye (Paklonoy Tepesi) gidebilmek mümkün. Ancak tekrar hatırlatmak isterim ki tüm bu turlar Rusça ve şehrin en yüksek tepesi de Moskova'nın geniş bir ova olmasından dolayı pek de yüksek değil.


Moskova'ya Panoramik Bakış

Lenin zamanında yapılmış birbirine benzeyen ve “Yedi Kızkardeşler” olarak tanımlanan binalardan biride Moskova Devlet üniversitesi. Bu binaları şehrin farklı yerlerinden bakarak birbirlerine benzerliklerinden dolayı birbirine karıştırmanız mümkün.


Moskova Devlet Üniversitesi

Rusya, II. Dünya savaşına katılmış oldugundan bizden çok farklı bir psikolojiye sahip.  Bizim için savaş dendiği zaman aklımızda canlanan en büyük savaş Kurtuluş savaşıdır. (Belki de benim için). Ve Kurtuluş savaşını yaşayan tanıklarının şu anda hayatta olmamasından olsa gerek savaş uzak bir anı bizim için. Oysa Rusya da savaş anıları o kadar uzak anılar değil. Paklonoy Gorı’da II. Dünya savaşında kullanılan araçlar ve savaşta öldürülmüş askerler anısına yüksek bir anıt yapılmış. Benim Rusya ve II. Dünya savaşı duyarlılığı ve bu anıya karşı var olan duygusallıkla tanışmam Moskova’da başlayıp, Petersburg'da 12 gün için katıldığım dil kursunda 900 günlük Petersburg Kuşatması anlatılırken hocanın ağlamaya başlamasıyla doruk noktaya vardı. Bu kısmı detaylı olarak Petersburg’u anlatirken yazmayı planlıyorum.


Poklanoy Gorıdeki Zafer Anıtı

Rusya'da gurur duyulan ya da tarihe kazınmaya çalışılan her şey gerçekten yüksek denilebilecek anıtlarla zihinlere yerlestirilmis. Bunlardan biri de ilk rus astoronot (ki Ruslar kozmonot demeyi seviyorlar) Yuri Gagari’nin anıtı.


Yuri Gagari Anıtı

Ayrıca Rusya'da herhangi bir yere “meydan” (ploşad) deniyorsa orası gerçekten kocaman bir yerdir (Taksim Meydanı'yla kıyaslanamayacak kadar kocaman). Buna siz de gitmişseniz/giderseniz dikkat etmişsinizdir/ediniz.
Metroyla Park Kultur durağında inip 10-15 dakika yürüyerek ulaşabileceğiniz komunist dönemde devrim liderlerine ilham vermiş aydınlardan biri olan Gorki’ye ithafen yapilmis olan “Gorki Park” beni şaşkınlığa uğrattı.
Gorki Parkın içinde kocaman müthiş bir ışıklı, müzikli şelale var olan şelale gece çok hoş görüntüler oluşturuyor.


Gorki Parkı


Gorki Parktan ışıklı-müzikli Şelale Gösterisi 

Aslında sadece bu park değil, şehrin içinde/göbeğinde yapılmış çok geniş alanlara yayılmış bu kocaman parklar ve şehir düzenlemesi insana şaşkınlık verecek derecede ihtişamlı. Moskova’nın oldukça düz bir alana yayılmış olmasının şehir planlamasını kolaylaştırdığını düşünmek bile bu düzeni takdir etmeyi engelleyemez. Bende zaten var olan Rus hayranlığını Moskova ve Petersburg şehir planlamasını görmüş olmak daha da arttırdı.
Komunist mimarinin bence en tipik özelliği (ki bu özellik tüm arsaların devlete ait olmasının bir neticesidir) çok geniş bir alanda inşa edilmiş 10-12 katlı çoğunlukla binanın ortasında avlunun bulunduğu, binanın bu kadar geniş bir alana yayılmasından dolayı 10-12 katlı olduğunu fark edemediğiniz, birkaç girişli, çoğu kez dış cephe malzemesi olarak boya gerektirmeyen beton rengi mozaiklerin veya taşların kullanıldığı binalardır. Bu binalar  içimi karartıyor ve kendimi çok önemsiz hissettiriyor. Zaten binaları yaparken beni düşündüklerini de hiç zannetmiyorum:) Ancak bazen bu binaların her biri arasında hiç boşluk olmayıp taş yığını olarak devam eden bir mimari hakimken, bazense yanyana bulunan binalar arasında oldukça geniş alanlar mevcut. (Bu arada inşaat sektöründe Türk mütahitlerin Rusya'da iyi iş aldiğını duymak beni çok şaşırtıyor, geçmişte bu kadar devasa alt yapı ve üst yapıları yapabilmiş bir millet nasıl oluyor da bizim hem alt hem üst yapısıyla rezil eserler üretmiş müteahitlerimizden yardım isteyebiliyor, ilginc dogrusu)


Tipik Komunist Dönem Binaları

Bir Başka Komunist Dönem Binası

Moskova'da bulunan Tretyakovskaya Sanat Galerisi resme ilgi duyan insanların gerçekten görmesini tavsiye edeceğim bir galeri. İçinde öyle güzel resimler, portreler var ki kimi zaman resmin içindeki kişinin gerçek olsa bende o denli bir duygu yaratamayacağını düşündürüyor insana. Petersburg'da bulunan Ermitaj sarayına kıyasla (ki oranın bir saray olduğunu unutmamak gerekiyor) oldukça sade ve dikkatinizi sadece resimlere verebileceğiniz bir yer


Tretyakovskaya Galerisi.

Gerek katedralleri, gerekse resim galerilerini gezdiğimde bizde resim ve müziğin neden gelişmediğini ya da tersinden Hristiyan kültüründe bu sanat dallarının neden geliştiğini anlamak çok kolay. Onlar için resim çizmek hele ki insan figürü çizmek bir tür ibadetken (kilise süslemelerinde kullanılan freskleri çizen sanatkarların bir nevi hayır işlediğini düşünecek olursak), bizde puta tapıcılık olarak algılanması resim sanatının neden  bu kadar geri kaldığını çok iyi açıklıyor bence. Ve yine aynı şekilde en küçük kilisede bile bulunan piyanonun, kadınlı erkekli söylenen ilahilerin ister istemez müzik sanatını ne kadar öne taşıdığı ilişkisini kurmak için kahin olmak gerekmiyor.
Metroyla Sportivnaya durağında inip Novodeviçiy Manastırını ziyaret ettikten sonra (ki Kreml Sarayı içindeki pek çok katedrali gezdikten sonra, burası artık sıkıcı geldi bana) buradan 100-150 mt ilerde Nazım Hikmet’in mezarına gidebilirsiniz. Bu Mezarlıkta Boris Yeltsin de olmak üzere pek çok meşhur ve önemli kişinin mezarları bulunuyor. Nazım Hikmet’in mezarının üzerinde “Anadolu Topraklarından Nazım’a” yazılı bakır kap insanı o topraklardan biri olarak etkilemiyor değil.


Nazım Hikmet’in Mezarı

Anadolu Topraklarından Nazım’a…


1812 yılında Napolyon’un Ruslarla savaştığını ve hatta Kızıl Meydana ilerleyip Kreml Surlarından içeri girip hayalet şehir Moskova’yı teslim aldığını ancak soğuk kış şartlarından dolayı bu hayalet şehirde dayanamayıp, bir yandan da taarruza geçen Rus ordularından dolayı Moskova’yı terk ettiğini biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Bu olayın panoramik olarak resmedildiği Borodino Panoramik Müzesine Park Pobedi metro istasyonuna ulaşarak gidebilirsiniz. Ben istanbul'daki 1453 Panoromik müzesine gitmedim ama kardeşim bizdekinin daha görkemli olduğunu söylüyor. Ben de kıyaslayanın yalancısıyım.



RUSYA İZLENİMLERİ-1

Merhabalar...

Öncelikle şu hatırlatmayı yapmak isterim ki bu yazıyı kaleme alan Y.Ö Hanım değildir. Kendisi şu anda tatilde ve internetle tüm iletişimini kesmiş durumda. Tatile çıkarken bana bloga yazı yazma şifresini (kendisi, ben ve bloğumuzun pekçok okuyucusu ve yorumcusu için banka şifreleri kadar önemli bulunan şifrelerini :-)) teslim edip gitti.

Daha önce birkaç yazı yazıp, kendisinden düzenleyip blogda yayınlamasını istemiştim. Şimdi o işi ben tek başıma yaptım meğerse ne çok zaman alıyormuş. Kendisi hiç öykünmeden, söylenmeden yapmıştı. Canım arkadaşım benim...

Umarım çok iyi bir tatil geçriyordur ve geldiğinde de burada yaptığı, ön ayak olduğu yazma işine devam eder, devam etsin ki, değerli yorumcularımız da yorumlarını bizden esirgemesinler ve o güzel sinerjimiz kaldığı yerden devam etsin..

Pınar...

***




RUSYA İZLENİMLERİ

MOSKOVA-1

İnsan bir yeri anlatmaya başlarken hep daha önce gördüğü yerlerle mi kıyaslar yoksa bu hastalık sadece bende mi vardır bilmiyorum. Ama “Rusya, şu ana kadar gördüğüm en güzel yerdi” desem şu ana kadar pek güzel yer görmediğim sonucu mu çıkar, yoksa gerçekten Rusya güzel bir yer olduğu gerçeğine mi vurgu yapmış olurum, bilemiyorum… Ama Rusya’nın gezip gördüğüm Moskova ve Petersburg şehirlerini ben gerçekten çok beğendim. Hepinizin gidip görmesini, gezdiğiniz gördüğünüz yerlerle kıyaslamanızı ve sonuç olarak benim gibi sizin de beğenmenizi çok isterim, tavsiye ederim…
Rusya güzel bir yer olmasına güzel ama hiç ummadığınız, tahmin bile etmediğiniz aksiliklerle karşılaşmanız çok olası… Zaman zaman Türkiye’de adım başı bulabileceğiniz hizmet sektörüne yönelik ihtiyaçlarınızı karşılayabilmeniz durumunda bile kendinizi çoook şanslı hissedebilirsiniz. Zira artık ekmek, su gibi ihtiyaçlardan biri olan internete ulaşımın Moskova’da, en turistik cadde olan Arbat Caddesi’nde hazine bulmak kadar önemli bir nimet olduğunu, önceden rezervasyon yaptırdığımız yerin inşaat halinde olması ve elimizde valizlerle kendimize kalacak başka bir yer arama telaşına düştüğümüzde anladım. Bu caddede, biri Mc Donalds'ta diğeri de postanede olmak üzere iki adet internet ulaşım noktası olduğunu öğrenip, ilkin Mc Donalds’a gittik. Bizim tüm sansür uygulamalarımıza taş çıkartacak şekilde nerdeyse sadece yerel ağlara izin veren internet erişimiyle (bu engelleme Mc Donalds'a aitti galiba, çünkü daha sonra başka bir yerde ben, bizde youtube yasak deyince çok şaşırmışlardı) eli boş ayrılıp ikinci durak olan postaneye geldik. Nerdeyse bizi dövecek olan postane memuru, var olan iki bilgisayardan birinin bozuk olduğunu, diğerini kullanmak için sıra beklememiz gerektiğini duyunca internetten ümidimizi kesip Rusya şartlarına göre yaşamaya karar verdik. (Merak edenlere not, sokakta kalmadık, yatacak bir yer bulduk :-) )

Havaalanından çıkıp şehir merkezine biraz kiril alfabesi bilerek rahatlıkla otobüs ve metroyu kullanarak gidebilirsiniz (kardeşim bana katılmıyor ama ben kiril haflerine hakim birinin bunu rahatlıkla yapabileceğine hala inanıyorum). Öncelikle metroya ulaşabileceginiz 30-40 dakikalık bir otobüs yolculuğu yapmanız ve ardından metro haritasını iyice inceleyip, istediğiniz durağa hangi hatları takip ederek ulaşabileceğinizi tesbit etmeniz gerekiyor. Moskova metrosu halka şeklindeki ana hattı kesen, onbir farklı renklerdeki radyal hatlardan oluşuyor. Zaman zaman hatlar arasında aktarma yapabilmenizi sağlayan aktarma durakları var. Bu duraklarda tabelaları çok dikkatli takip etmeniz gerekiyor. Aksi takdirde biz gibi elinizde valizlerle dünya kadar yolu tepip indiğiniz durağa geldiğinizi acı bir kahkahayla fark edebilirsiniz :-) Ve o andan itibaren “bir musibet bir nasihattan iyidir” ilkesi gereği tüm dikkatinizi aktarma levhalarına verirsiniz.


Moskova Metro Haritası

Moskova metrosu yürünerek basamaklarının inilip çıkılamayacağı, çoğu kez aşağıdan baktığınızda merdivenin sonunu göremeyeceğiniz kadar derin bir konuma sahip. İstasyonların pek çoğunda dort yürüyen merdiven hattı var. Bu hatların kaç tanesinin iniş, kaç tanesinin çıkış olacağı iniş-çıkış yoğunluğuna göre belirleniyor.Metroların kalabalıklığını ve herhangi bir aksilik durumunda yaşanabilecek felaketi göz önünde bulundurmalarından olsa gerek; her merdiven başında merdiven kontrol kabinleri ve kabin içinde görevli memurlar var.


Moskova Metrosu Merdiveni

Metro istasyonlarının kimileri vasat bir sarayı aratmayacak görkeme sahip. Metroların aydınlanması görkemli avizelerle yapılmış. Duvar süslemeleri çoğu kez resimler ve heykellerle yapılmış. Zaten pek çok turist bu metro istasyonlarını gezmeden Moskova,yı terk etmiyor. Turizm şirketlerinin pek çoğu 'Moskova Metrosu Turu' adı altında ihtişamlı metro istasyonlarını gezdiriyor. Daha önce de dediğim gibi kiril alfabesiyle okumayı biliyorsanız 22 ruble (yaklaşık 1 USD) verip aktarma istasyonlarından sınırsız aktarma yapıp tüm bu durakları keşfedebilirsiniz.( Maalesef ki bizim ülkemizde ücretsiz aktarmanın yapılabildiği bir metro düzeni yok)

Bir Metro İstasyonu


Kievskaya Metro İstayonu


Komsomolskaya Metro İstasyonu


Pavelevskaya Metro İstasyonu


Arbat Caddesi’nden Moskova’yı keşfetmeye başlamak iyi bir başlangıç olur diye düşünüyorum. Bu cadde trafiğe kapalı, kitap tezgahlarının, sokak müzisyenlerinin ve ressamlarının bulunduğu bir cadde. Akşama doğru hareketlenen bu cadddede sokak müzisyenlerinden muhtelif enstrumanlarla güzel müzik dinlemek mümkün. Ancak Moskova ve Rusya’da var olan bu sokak müziğinin dozu hiç kimseyi rahatsız edecek düzeyde değil. Bizim buradaki gürültü limiti tartışmaların hatırlattı oradaki usulune uygun ses ve sessizlik.


Arbat Caddesi


Arbat Caddesini takib edip Kızıl Meydan’a ilerlerken Lenin Kütüphanesi ile karşılaşıyorsunuz. Kütüphanenin önünde Lenin’e Devrim için ilham veren yazarlardan biri olan Dostoyevsky’nin[1] heykeli var. Kütüphane binasının dış cephesinde değerli bulunan (Galile, Mendel vs) bilim adamlarının büstleri mevcut.


Lenin Kütüphanesi


Lenin kütüphanesini görmenizle beraber Moskova’nın tipik mimarisi olan soğan kubbeler ve kızıl renkli Kreml Sarayı surları uzaktan kendini göstermeye başlıyor.


Kreml Sarayı Surları


Kızıl Meydana ulaşmanızla birlikte dünyamıza çatı kiremitlerinin dışında görmeye pek alışık olmadığımız bir renk, kızıl renk giriyor. Burası gerçekten kıpkızıl bir meydanmış diyorsunuz. Bekli de bu rengin etkisiyle olsa gerek kendinizde bir coşkunluk hissediyorsunuz, iyi ki gelmişim bu kızıl dünyaya diyorsunuz. (Bende hiç öyle olmadı diyenler mi var yoksa aranızda, lütfen bozuntuya vermeyin, en azından ben öyle hissettim :-))
Bu yoğun kızıllığı uzaktan fark edip, kızıllığı takib edip Kreml Sarayını boylu boyunca çeviren surlara yaklaşırken, Aleksandr Bahçeleri ellerinde buketler dolusu çiçeklerle sizi karşılıyor. Bu bahçeler Kızıl Meydan’ın kuzey girişi [2] boyunca uzanan oldukça geniş rengarenk çiçeklerle donatılmış bahçelerden oluşuyor. Bir nevi bizim ilkbahardaki Gülhane Parkımızı andırıyor.


Aleksandr Bahçeleri


Kızıl Meydan kuzey girişinden kıpkızıl rengiyle Tarih Müzesi’nden bakarak tarif edilecek olursa; karşıda Rusya'yla özdeşleşmiş Aziz Vasili Katedrali, sağ tarafta Kreml Sarayı Surları ve önünde Lenin Mozolesi, sol tarafında ise GUM alışveriş merkeziyle çevrili kocaman bir alan. Bu Meydan her zaman turistlerle dolu olmasına rağmen genişliği karşısında ilgiyi her zaman kendisinde toplayabilen, oldukça görkemli bir yer.

Kızıl meydan Aziz Vasili Katedralin’den Görünüş[3]


Kızıl Meydan’ın sağ tarafında bulunan Lenin Mozolesi haftanın belli günleri ancak saat 13:00 a kadar ziyaret (ücretsiz) edilebiliyor. Buraya hiçbir müzeye girerken aranmadığınız kadar sıkı bir kontrolden geçip, kamera fotoğraf makinesi gibi ekipmanlarınızı kesinlikle emanete bırakıp büyük bir sessizlik içinde giriyorsunuz. Zaten hafif bir gürültü bile olması durumunda askerler hemen sizi uyarıyor. Mozaleye merdivenlerle inerek giriş yapılabiliyor. Hiçbir müzede soğutma sistemi yokken Lenin’in naşının bulunduğu alan ölü soğuğu denebilecek kadar soğuk ve karanlık. Hatta güneşli bir günde mozaleye giriyorsanız gözünüz bu karanlığa çabuk çabuk alışamıyor ve önünüzü göremez oluyorsunuz bir anda.


Lenin Mozalesi [4]


Basamakları geçip, gözünüz karanlığa adapte olmuş, yeni yeni cisimlerin şeklini seçmeye başlamışken Lenin’in naşını görüyorsunuz. Siyah bir takım elbise üzerinde ve belinden sonrasını görmeniz mümkün değil. Kızıl sakalları var, kızıl meydanla uyumlu :-) O bedenin hala orada olması ve bizim o ölü bedeni merak duygusuyla ziyaret ediyor oluşumuz zihnimde karmaşıklık yaratıyor. Öldükten sonra toprak olmayı değil de müzede ziyaret edilen bir ceset olmayı tercih eder miyim sorusuyla ayrılıyorum mozaleden ben. (birilerinin benim naşımı ziyaret etmek isteyip istemeyeceği, bunun için kuyruğa girip, sapır sapır aranmaya sabredebilecek isteğe sahip olup olmayacakları sorusuysa şimdi aklıma geliyor :-))

Vladimir İlyiç Lenin

Ve Kızıl Meydan’nın, Rusyanın sembolu Aziz Vasily Katedrali… Kızıl Meydan’ın karşısında, bir ibadet yerinden beklemediğim kadar süslü, bana uzak doğu tapınaklarını anımsatan bir renk cümbüşü içindeki soğan kubbelere sahip katedral… Efsaneye göre Korkunç İvan, bu katedrali yaptırdığı ekibini toplar ve bundan daha güzel bir katedral yapıp yapamayacaklarını sorar. Mimarlar da emrederse daha güzelini yapabileceklerini söyleyince İvan onları şok eden bir emir verir ve mimarların gözleri oyulur ki bu katedralden daha güzeli hiçbir zaman yapılamasın.

Aziz Vasily Katedrali (Önden)


Aziz Vasily Katedrali (Arkadan)


Kızıl Meydan’ın kuzey girişinin (Tarih Müzesi tarafından) sol tarafında ise boylu boyunca uzanan, meydandaki kızıllığı adeta bir gelin edasıyla yumuşatan bir yapı var ki adı GUM. GUM tam olarak günümüzdeki AVM leri andıran 1883 yılında çar’ın emri ile yapılmış bir alışveriş merkezi. SSCB kökenli bir ülkede, başkentin göbeğinde, 1883 yılında yapılmış ve hala da modern AVM lerle yarışabilecek donanıma sahip bir alışveriş merkezinin bulunması bana çok şaşırtıcı geldi. Uc katlı bu yapının içinde bugün markalı ürünlerin satıldığı mağazalar mevcut. GUM’un birinci katında antika arabalarla adeta bu yapının tarihine vurgu yaparcasına dekorasyon yapılmış. Bence hoş da olmuş.


Gum Alışveriş Merkezi..


[1] Ben Dostoyevsk diye hatırlıyorum, kardeşimse Lenin diyor, daha doğru bilen düzeltebilir :-)
[2] Güney Girişi de olabilir :-)
[3] Bu resmi internetten temin ettim,
Bu arada şu dipnotu da düşmek isterim ki, ben her zaman daha önceden kuşbakışı resmini gördüğüm yapıları çıplak gözle gördüğümde hayal kırıklığına uğramışımdır. Galiba zihnimde o kuşbakışı görüş alanını çıplak gözle ve 1.56 boyla görebilecekmişim şeklindeki hesaba katmadan bir algı oluşturuyorum.
[4] Bu resmi de internetten temin ettim. (bütün resimleri internetten temin edeceksen sen niye gittin demeyin, zira çekecek o kadar çok resim var ki bazıları gözden kaçabiliyor, hele ki hep “beni çek, beni çek”diyen bir arkadaşınız varsa yanınızda :-P)
[5] Bu resmi zaten ben çekemezdim, yani bu resimde internetten

http://facebookvideoindir.gen.tr/katyusha.html

http://fizy.com/#s/1k3guo






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...