PETERSBURG- I
Petersburg, Rusya’nın gözbebeği olarak tabir edilebilecek denli güzel, tamamı ile el emeği göz nuruyla bu güzelliğine kavuşmuş bir şehir.
I. Petro ,18. yy başlarında bu şehri İsveçlilerden alırken hiçbir albenisi olmayan bu şehirde hayallerini gerçekleştirmiş. Ve elbetteki hayallerini gerçekleştirmek binlerce insanın bu sarayların, kalelerin ve malikanelerin yapımı esnasında ölmesine neden olmuş.
Petersburg'un Kurucusu Petro'nun ihanet yılanını ezerken resmedilmiş heykeli

Petro Anıtı (Petro 2 mt 10 cm boyundaymış, bu resim internetten alınmıştır)
Görkemli yapıtlara bakarken, onlar hakkında bir belgesel izlerken ya da bir kitap okurken hep düşünmüşümdür, bunların arkasındaki iktidar, güç gösterisi ve sonsuzlukta iz bırabilme arzusu arasındaki ilişkiyi. Bir daha Mısır Piramitleri gibi devrin şartlarına göre yapılması zor, yapım maliyetleri hesaplanırken binlerce insanın bu uğurda ölebileceğinin kolaylıkla kestirilebileceği yapılar yapmak mümkün müdür? Ya da Ermitaj sarayı gibi altınlarla ve pahalı sanat eserleriyle dolu devlet binaları yapmak mümkün olabilecek mi? İnsanlık itaat dönemini bıraktıktan sonra, böylesine heybetli, pahalı yapıların devri bitti mi acaba? Eğer bu devir bitmişse bu insanlık iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?
Ermitaj Sarayı
Petersburg'u Moskova’dan daha farklı bir uslupla anlacağım sizlere. Çünkü Petersburg hakkında bildiklerim, Moskova hakkında bildiklerimden çok daha fazla. Çünkü Petersburg’da 15 güne yakın kaldım ve orada katıldığım dil kampında günlük 2 saat Petersburg tarihi ile ilgili bir programa katıldım. Ayrıca Petersburg ile ilgili Türkçe bir kitap bulup okuyabilme şansım da oldu. (çok berbat bir çeviri olmasına rağmen yine de bir fikir verdi.)
Kuzey yarıkürede günlerin en uzun olduğu dönemler (21 Haziranı ortasına alan dönem) kuzey kutbuna oldukça yakın olan Petersburg’da bir başka yaşanıyor. Çünkü bu dönem Petersburg'da “Beyaz Geceler” olarak adlandırılan, gecelerin birkaç saat ve alacakaranlık şeklinde sürdüğü, buna kaşılık gündüzlerin bitmek bilmediği, saate göre yaşama alışkanlığınız yoksa kendinize dinlenme vakti bulamadığınız bir zaman kargaşasını beraberinde getiriyor.(Petersburg ve bunun gibi kutuplara yakın yerlerde nasıl namaz kılınır, nasıl oruç tutulur sorusunu beraberinde getiriyor bu durum)
Petersburg’u İsveçlilerden alan Petro, Amsterdam’da gemi yapımıyla ilgili eğitim almış, Rusya’yı Avrupalılaştırmak hayali kuran bir hükümdarmış. Petersburg’un Rusya topraklarına katılmasıyla birlikte Petro hayallerini gerçekleştirmek üzere Rusya' da seferberlik başlatır. Hayalini kurduğu taş malikane ve sarayların inşası için ülkeye gelen tüccarlardan vergi olarak beraberlerinde taş getirme zorunluluğu koyar. Ülkenin zengin sınıfını Petersburg’a malikane yapmaları için davet eder. Finlandiya körfezine kıyısı olan bu şehrin bataklıkları binlerce işçinin geceli gündüzlü çalışmaları sonucu harika kanallara dönüşür.
Petersburg Kanalları
Yeniden Diriliş Katedrali Boyunca Uzanan Bir Kanal
Petro, ülkeyi Avrupalılaştırmak hayalinin bir parçası olarak, kurulacak bu yeni şehrin mimarisini ağırlıklı olarak İtalyan mimarlara teslim ettiğinden, bu şehirde İtalyan mimarisini çokça andıran kendine has bir Rus mimarisi hakim. Şu anda şehirde yüzlerce irili ufaklı köprü olmasına karşın, Petro’nun hayallerinin içinde köprüler bulunan bir Petersburg hiçbir zaman olmamış. O, sandallarla kayıklarla kanallar arasında gezilen bir Petersburg hayal etmişse de, bu şekilde seyahatin pek pratik olmamasının etkisi olsa gerek, kendisinin ölümünden sonra kanallar üzerinde yüzlerce köprü kurulmuş. Balçıkların ıslah edilmesiyle oluşmuş bu kanallarda sandallarla seyahat edebilmek mümkün.
Bu kanalları Beyaz Gecelerin sonlarına denk gelen bir tarihte (temmuz sonu) havanın kararmaya başladığı 23:00-23:30 arası sandalla gezmeniz çok keyifli olacaktır. Gündüz ince işi, resim ve heykelleriyle tek tek büyüleyen bu yapılar geceleri de toplu olarak yarattıkları ışıklı kompozisyonla insanı büyülüyorlar.
İrili ufaklı pek çok adadan oluşan Petersburg adalarını birbirine bağlayan yedi büyük köprü, gece saat 01:00 da açılarak büyük gemilerin geçişine izin verir. Gece yarısı açılan bu ışıklı köpüleri, Neva nehri boyunca gezdiren vapurlarda izleyebileceğiniz gibi kıyıdan da bu coşkuya şahit olabilirsiniz.
Köprüler Açılırkenki Manzara
Şehir adalardan oluşmuş olmasına rağmen 2. dünya savaşının hemen akabinde metro yapım çalışmaları başlamış ve Moskovadaki metro istasyonlarını aratmayacak kadar güzel istasyonları ile metro ağları kurulmuş. Ancak daha önce de belirttiğim gibi adalardan oluşumuş bu şehirde zaman zaman nehir altından seyahat etmek zorunda kalan metro bu sebepten dolayı zaman zaman Moskova'dakinden de daha derine iniyor. Bu işleri bizden 50 sene önce düşünmeleri yapmaları beni gerçekten çok etkiledi.
Şehrin Merkezi, Saray Meydanı olarak adlandılan (Ploşad Dvorets) devasa Ermitaj Sarayı/Müzesi, Genel Kurmay Binası ve Donanma binalarının birbirlerine baktığı alandan oluşuyor. Herbiri birbirinden görkemli bu üç binanın arasında insanın kendisini karınca gibi hissettiği kocaman bir boş alan var ki; işte bu alanın tam ortasında Moskova’da da görmeye alışık olduğumuz upuzun, üzerinde elinde haç bulunan melek figürü olan bir anıt var.
Saray Meydanı
Saray Meydanında bulunun saraylardan en ilgi çekeni Ermitaj (hermitage) Sarayı. Bu saray Neva nehrinin rengini sembolize eden su yeşili renginde, çatısında eşit aralıklarla bezenmiş heykellerle mevcut. Yerden herhangi bir noktadan tüm saray görülemeyecek kadar kocaman bir alanı kaplıyor. Petersburg şehri 200 yıl kadar Rusya’ya başkentlik yaptığı için pekçok çar ve çariçenin sarayları burada mevcuttur.
Ermitaj Sarayı
Ermitaj Sarayı’da Kışlık Saray olarak bilinen bir yer olmasına karşın, II Yekaterina’nın emriyle müzeye dönüştürülmüştür. Saray zaten başlıbaşına bir sanat eseriyken saray içinde birbirinden güzel ve değerli resimlerin sergilenir olması benim gibi şaşkın ziyaretçileri nereye odaklanacakları konusunda ikilemde bırakıyor. Sarayında özel hazinelerin ayrıca sergilendiği bir bölüm, resim, heykel ve arkeolojik bir takım eserlerin sergilendiği bir başka bölüm olmak üzere iki farklı biletle ziyaret edilebiliyor. Elinizde bir gezi krokisi yoksa aynı yerlere tekrar tekrar girip nereden çıkacağınız konusunda kara kara düşünmeniz mümkün. Eserler, eser sahiplerinin milliyetlerine göre (italyan, İspanyol, Fransız, Alman vs) kategorize edilerek sergilenmiş. Resimden anlamayan ben gibi insanların bile dikkatini çekecek derecede güzel eserler mevcut bu sarayda. Sarayın kendisi de zaten en az eserler kadar güzel ve göz kamaştırıcı. Ben Yekarina’nın yerinde olsaydım, ziyaretçilerin işini zorlaştırmamak için Ermitajı müzeye çevirmezdim, onun yerine ilginin sadece eserlerde toplanacağı kadar sade bir müze yaptırırdım :-)

Ermitaj Sarayı'nın İçinden Bir Bölüm
Ermitaj Müzesinde ağırlıklı olarak Avrupalı sanatçıların eserleri sergilenmişken, Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısının meyveleri olan Rus eserleri ise Rus Müzesinde sergilenmektedir. Daha önce sadece ismini duymuş olduğum Repin ve ismini hiç duymadığım Şişkin adlı ressamların resimlerini çok beğendim. Ve Türkiye’ye döndüğümde bu ressamları en azından internetten bile olsa araştırma isteği uyandıracak kadar duyarlılık yarattı Rus müzesinde gördüklerim.
Rusya’nın Avrupa’ya açılan penceresi olan Petersburg Avrupa’dan ithal edilen pekçok reformlarında ilk durağı olmuş. Bizim Cumhuriyet reformlarımıza benzer reformların pekçoğu 18. yy da Petro’yla Rusyaya getirilmiş. Bu reformların bir sonucu olarak eskiden koyu hristiyan inançları gereği uzun sakallar bırakan ruslar bu geleneklerinden zorla vazgeçmek zorunda kalmışlar. Bu bilgiyi ben bizim kılık kıyafet inklabına benzettim. Rusça karşılığı olmayan pekçok yeni dünya kavram ve terimleri Petro’nun emri üzerine rusçalaştırılmış. Bu sebepten dolayı olsa gerek bize tanıdık gelen pekçok kelimeyi (-ki bize de Avrupa dillerinden geçmiş olan), sonuna –sky, -ova, -sya gibi tipik rus son ekleri almış olarak duymak mümkün.
Petersburg 300 yıllık tarihi boyunca üç kez isim değiştirmiş, sırasıyla Petrograf, (sankt) Petersburg ve Leningrad isimlerini almış. İsveçlilerden alındığı sırada ismi Petrograf olan şehir Rusların şehri almasından sonra Petersburg (cennete açılan pencere’nin anahtarını saklayan Havari Peter’e ithafen) olarak adlandırılıyor. Ekim Devrimi’den sonra ise (Bolşevik ihtilali) şehrin ismi Leningrad olarak (ihtilalin birinci adamına ithafen) değiştiriliyor. SSCB’nin yıkılmasından sonra ise şehir bir referandumla tekrar eski ismi olan Petersburg adına kavuşuyor.
Petro, Petrograf’ı almasının üzerinden günler geçe şehri tekrar kaybetmemek için en stratejik bulduğu noktaya Petro Pavel Kalesi'ni günlerle ifade edilecek kadar kısa bir sürede yaptırır. Günlerle ifade edilecek kadar kısa sürede kocaman eserler yaptırmanın bedeli ise binlerce insanın ölmesi, telef olmasıdır tabi. Her ne kadar Petrografın kaybedileceğinden korkularak bu kale çok kısa zamanda inşa edilmiş olsa da kalenin savunma amaçlı kullanılmasına hiçbir zaman ihyaç duyulmamıştır. Bunun yerine kale girenin çoğu kez çık(a)madığı bir hapishane olmasıyla ün kazanmıştır. Bu kalede 300 yıldır gerçekleştirilen bir gelenek olan saat öğleyin 12:00 da top atma geleneği halen devam etmektedir.
Tepesinde altın bir gemi figürü olan Donanma binası yine Petro zamanında yapılmış ve bu binada Petro’nun eğitimini aldığı üzere pekçok gemi inşa edilmiş. Saray meydanından Neva Nehrine ters istikamette yürüyerek ünlü Neva Caddesine (Nevskiy prospekt) çıkabilirsiniz. Bu cadde üzerinde bulunan Kazan Katedrali 64 adet yüksek sütunüyla göz kamaştırıcı. Sovyet döneminde Din ve Ateizm Tarihi Müzesi olarak kullanılan bu katedralde SSCB’nin yıkılışının ardından tekrar dini tören ve ayinlerin yapılır olmuş.
Kazan katedralinin karşı tarafına geçip, Nevskiy Caddesi'ni dik kesen kanal (Mayka Kanalı) boyunca yürünürse karşımıza Moskova'daki Aziz Vasiliy Katedralini hatırlatan Yeniden Diriliş Katedrali çıkar. Ancak bu katedral Aziz Vasiliy katedralinden çok daha büyüleyici. Aziz Vasili katedrali tüm cazibesini rengarenk soğan kubbelerinde toplamışken, bu katedral dış cephesinde de bulunan resimlerden ve hemen yanından geçen kanaldan olsa gerek bütünsel olarak benim ilgimi çekti. Hele ki kanal gezisi yaparken vapurla bu katedralin önünden geçmek çok hoş. Bu katedralin içi de tipik önemli Rus katedralleri gibi inanılmaz süslü ve görkemli. İnsan Rusya'da bu kadar görkemli, içinde insan figürlerinin olduğu, rengarenk katedraller görünce dinin bir zamanlar bu topraklarda ne kadar önemli olduğunu tahmin edebiliyor. Bir de tabi İslam ibadethaneleri ile ister istemez karşılaştırıyor. Hristiyanlık inancındaki kutsama, değer verme anlayışıyla bizim inancımız arasındaki farkı, ibadet yerleri açısından görmek mümkün.
Yeniden Diriliş Katedrali
Yeniden Diriliş Katedrali İçindeki Freskler
İshak Katedrali (İsayevskiy Sabor) dünyada 4. büyük ve 14.000 insanı aynı anda içine alabildiği söylenen, yine içi tipik Rus katedralleri gibi çok güzel resim ve resmi aratmayacak kadar ayrıntılı ifadeleri olan mozaiklerle süslü bir yer (-ki ben buna orada da itiraz etmiştim, o katedral büyük bir yer ama asla 14.000 insanı almaz diye, bana yok sığar dediler, bende ölçemeyeceğim için mecbur sesimi kestim). Bu katedralin tamami heykellerle çevrili balkonuna çıkıp Petersburg’a yukardan bakabilmek mümkün. Ancak pekçok merdiven çıkmayı göze almak gerekiyormuş.
İshak Katedrali Petersburg’u tam hakkıyla gezmiş olmak için şehir dışında da görülmesi gerek birkaç yeri gezmek gerekiyor. Bunlardan en önemlisi, bence görülmeden gelinmemesi gereken yer Petergof. Petergof’a metro aktarmalı trenle gidebileceğiniz gibi donanma binasının önünden diğer ulaşım araçlarına göre nisbeten biraz daha pahalı olan bir ulaşım yolu olan vapurla da gitmeniz mümkün. Vapurdan iner inmez saray bahçesine girmek için bilet almanız gerekiyor. Biletinizi alıp saraya doğru ilerlerken size üzerinde nilüferlerin bulunduğu, sakin, huzurlu ve mütevazi bir kanal eşlik ediyor .
Petergofa Giriş Yolu
Bu kanal size eşlik edip, siz ilerlerken o mütevaziliğin tam tersi bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz: Heryeri şaşaa, gösteriş, görkem kaplamış bir saray. Altın renkli (belki altın kaplı ya da tamamen altın da olabilirler, bu konuda kesin bir bilgim yok, şimdi bunu yazınca sanki tüm diğer yazdıklarım kesin bilgilere dayanıyormuş gibi bir sonuç çıkmasın, onlarda da hata olabilir) mitolojik kahramanların cümbüş içinde oluşturdukları bir kompozisyonla karşılaşıyorsunuz. Rakım olarak diğer Petersburg mevkilerinden daha yukarıda olan Petergof’a yapılmış şelalerin suyu 20 km uzaktan temin edilmiş olmasına rağmen, suyun yükselmesi için özel bir düzenek gerekmemiş. Ancak oldukça kuzeyde olan bu şehirde, soğuk geçen kış aylarında şelalelerin zarar görmemesi için fıskiyeler kapatılıyormuş. Ortadaki büyük havuzda İsveçlilileri yenmelerini simgeleyen bir aslanın (isveçliler) ağzını yırtan güçlü bir erkek (ruslar) heykeli var.
Petergof
Petergof
Çevresinde de çeşitli mitolojik kahramanların bulunduğu, basamaklı havuzlar mevcut. Sarayın bahçesi olağanüstü güzel. İsterseniz ikinci bir ücret ödeyerek sarayın içinide ziyaret edebilirsiniz. II. Dünya savaşında Almanlar tarafından ciddi tahribata uğrayan bu saray, zaman içinde restore edilip eski haline kavuşturulmuş.
II. Dünya Savaşı, bu savaşa katılan ülkelerin zihinlerinde yarattığı büyük izin yanısıra Petersburg'lular için ayrıca önem taşıyor. Çünkü bu şehir 900 gün boyunca Hitler (-ki ruslar Gitler diyorlar) tarafından kuşatılmış, bu kuşatmanın faturası olarak 1,5 milyonluk şehir nufusu 500.000 e düşmüştür. Savaş tanıklarının hala yaşıyor oluşu, bu savaşın çok yakın bir geçmişte vuku bulmuş olması ve şehrin 2/3 sinin bu blokajdan nedeniyle açlık ve hastalıklardan ölmüş olduğu hesaba katılacak olursa Petersburgluların hassasiyeti oldukça anlaşılabilir bir durum. Ve elbetteki bu blokajın, bu ölümlerin buhar olup geçmişe karışmamasında diğer önemli nedenler ise güçlü Rus edebiyatı, okur yazar oranın kısmen yüksek oluşu ve öldürme işleminin bir diğer devlet tarafından coğrafi sınırları açıkça belli bir diğer ulusa yapılmış olması bence. Bizim Petersburg tarihinin sonlarına doğru gördüğümüz Petersburg kuşatmasının anlatıldığı bölümde hocamızın sınıftaki Alman kıza geçmişle yüzleşmemizin gelecekte aynı hataları yapmamız için önemli olduğunu belirtip, o gün konuşacaklarımızın kendisiyle ya da şu an ki Almanya'yla ilgili olmadığını belirtmesi ve ders boyunca gözyaşlarını tutamayıp ağlaması unutamayacağım hatıralar arasına girecek sanırım. Ve tabi ki pekçok konudaki kör cehaletim gibi II. Dünya Savaşı konusundaki cehaletimin de farkına varmam konusunda önemli bir uyarıcı oldu hocamız Yuliya’nın gözyaşları ve savaş esnasında tutulmuş günlüklerden okuduğumuz pasajlar.
Buraya kadar gördüklerimi resimlerle destekleyip sizlere aktarmaya çalıştım. Ancak bundan sonraki kısmı malesef ki sadece anlatmak zorundayım; çünkü seyahatimin buraya kadar olan kısmına ait fotoğrafları CD yaptırmıştım ve bir kaç gün sonra fotoğraf makinemi kaybettim (dikkat edin çaldırmadım, kendi ihmalkarlığımdan kaybettim ).
Petersburg'a yaklaşık 1 saat kadar uzaklıkta, Moskova'ya metro durağından otobüsle gidebileceğiniz bir diğer yer ise Puşkin ya da Tsarkoye Selo (Çar Kasabası) adındaki yer. Burada Rus İmparatorluğunun önemli Çariçelerinden aslen Alman kökenli olan II. Yekaterina Sarayı var. Yekaterine Sarayı’nın, Ermitaj sarayını yapan mimar tarafından aynı stille yapıldığını bir çırpıda anlayabiliyorsunuz. Bu saray da yine bahçesiyle, bahçesinde bulunan pekçok bölümleriyle ve kehribar odasıyla gezilmeye görülmeğe değer bir bir yer. Sadece bahçesini bile gezmek 1,5-2 saatinizi alabiliyor.
Puşkin Kasabasının biraz ilersinde Pavlov Sarayı ve Bahçeleri bulunuyor. Biz oraya gidemedik malesef. Ancak oranın da çok güzel bir yer olduğu söyleniyor.
Petersburg pekçok Rus yazar ve şairinin esin kaynağı olmuş bir şehir. Güzelliği ve kültür başkenti olması dolayısıyla Rus edebiyatınında kalbi burada atmış. Puşkin, Dostoyevski, Anna Ahmatova vs gibi pekçok önemli Rus edabiyatçının yaşadıkları yerler zamanla müzeye çevirilmiş. Puşkin kasabasında da ünlü Rus Şairi Anna Ahmatova müzesinide görmek mümkün.
Devamı haftaya...










