Yüksekökçeden- İclal Aydın

Ne kadar güzel bir takma isim... Ben tam takip etmeye başlamıştım ki o, Twitter’daki hesabını kapattı ve kayıplara karıştı...

Kim olduğunu bilmiyorum. Ne adını biliyorum ne yaşını, ne yaşadığı yeri, ne sosyal konumunu..

Belki erkektir ama olamaz; bu kadar “kadın dertli” bir kalem bir erkeğin bileğinden uzanamaz...

“Yüksek Ökçeden”in bir blogu var... Tartışılan, çok takip edilen, dolu dolu, tek başına bir dergi adeta...

Bu blog yazarları beni benden ediyor. Yemin ediyorum. Onları okurken kullandıkları dile, sordukları sorulara, aradıkları yanıtlara baktığımda sanki bir maratonun arkalarında bir yerlerde kalmışım da geçen yıl boynuma takılan madalyayı hak etmiyormuşum duygusuna kapılıyorum... Daha çok öğrenmek istiyorum. Daha çok okumak istiyorum. Kimdir bu insanlar, tanımak istiyorum. Geçen hafta da yazdım; bu yaz bu blog yazarları okuyacağım kitapların önüne geçti.

Yüksek Ökçeden’in bloguna ilk girdiğimde büyük bir merakla ve hızla yazılanları okurken Emine Arslaner ile yaptığı şahane bir röportajla karşılaştım... Emine Arslaner kendi sitesinde de (eminearslaner.com) “Cemil Meriç şakirdi bir Islamic Relief elemanı. Muhacir, Müslüman, muhalif... Reha Melih ve Rabia Hanna isimli iki pamuk cücenin deli prensesi, eee yani annesi...


Almanya’da yaşadığı sanılır ama aslında Onuncu Köyün müzmin sakinlerindendir. Az çalışır, çok yazar” olarak tanıtıyor kendini

Ee şimdi, çıkın, çıkın yaşadığınız odalardan, girin bakın o bloglara, sitelere. Bakın kimler var burada dedirtiyor bu satırlar insana...

***


Yüksek Ökçeden’in blogundaki yazılarından birisi söyle başlıyor mesela:

“Her Türk sosyolog doğar ilkesince; yaşadığım toplumda, yakın çevremde neler olup bitiyor, neler değişiyor, nereye doğru evriliyoruz, az buçuk ben de ilgileniyorum.

Biliyorum ki, dar çevremde yapabildiğim bu gözlemler; laboratuvara verdiğimiz kan numuneleri gibi değiller ve vücuttaki tüm hastalıklarımızı göstermiyorlar. Fakat, en azından kadın popülasyonunun genel seyr-ü seferine dair, doğruya yakın, minik bulgular elde edebildiğimi sanıyorum...

Yıllardır, ayağımıza dolanan ve böyyük adamlarımızca da, ‘türban sorunu’ olarak literatürdekini yerini alan başörtüsü meselesine, farklı bir yerden yaklaşıp, ev hanımı olmayı tercih etmeyip, özel sektörde öyle ya da böyle iş kurabilmiş, para kazanan, bir şekilde varolmaya devam eden kadınlara yer verdim bu blogda.

Kimisi okul hayatına yasaktan dolayı son vermiş, kimisi direnip yurt dışında okumuş, kimisi de girişte başını açıp, çıkışta kapatarak, şimdiki konumlarına ulaşmışlardı..

Her birinin ayrı bir hikâyesi olan ve her şeye rağmen başlarını açmayıp, direnen kadınların dışında, farklı da bir güruh var ki; görmezden gelemezdim:

Yıllarca başörtülü olup, kendiliğinden başlarını açan, okumuş ve kariyer sahibi kadınlar... (devamı: http://yuksekokcedenmemleketmanzarasi.blogspot.com/)

***


Kadınlar tanıyorum bu bloglarda... Erkekler tanıyorum... Şu sanal sosyal ortamlar olmasa kalplerinin nasıl attığını, hangi olaya nasıl bir pencere açtıklarını hiçbir zaman bilemeyeceğim yeni yeni kişiler tanıyorum... Emine Arslaner hakikaten müthiş bir hayranlık uyandırdı bende... Cemil Meriç sitesini açan ve bu sitenini Almancasını da yöneten bu entelektüeli geç tanıdığım için üzgün, sonunda yakaladım diyebildiğim için mutluyum. Yüksek Ökçeden’e gelince; kimdir bilmiyorum ama Twitter’a geri dönse keşke... Ne güzel sohbetler ediyordu bizimle...

Niyetim yazımı Emine Arslaner’in röportajından bir bölümle bitirmekti ve fakat görüyorum ki o röportajın neresinden bir alıntı yapsam başı ve sonu eksik olduğu için yanlış bir kanaat oluşmasına neden olabilirim. O yüzden lütfen yukarıda linkini verdiğim bu bloga girip bu iki kadını tanıyın...

Çok iyi gelecek... Çok çok iyi gelecek...

****

Sevgili İclal Hanım,

Tatilde ve internetsizim..Bu içten, samimi ve güzel yazınız nasıl iyi geldi anlatamam:) 
 İlginiz, tevâzunuz için çok teşekkür eder, güzel yüreğinizden sevgiyle öperim, cansınız..

Vakit Gastesi Magazin Servisi Sunar

Vakit gazetesinin sevenleri varsa lütfen kusura bakmasınlar, ama, ben artık habervaktim.com'a  tebessümle tıklıyorum ve "bakalım, yine ne yumurtlamışlar?" diye gezinirken,  mutlaka günün sürpriziyle karşılaşıyorum.

Bilindiği üzre, edepli ve takvalı gastemiz Vakit, öyle dedikodu ve cıbıldak kadınların olduğu magazinel işlere bulaşmaz, kendisini de  okuyucusunu da günahlardan korur.[bknz şekil1]

Reklam yaptığı şeylerin bile islâmi usûllere uygun olmasına özen gösterir, faiz veren şer odağı bankaların reklamlarını filan da almaz. Onun yerine, daha caiz, herkesi dikizleyebileceğiniz  '89 liralık gizli kamera kalem' reklamlarını yapar..[hatırlamayanlar, bknz şekil 2]


Hatta, şimdilerde de, sitenin en üst kısmında, hani şu Kılıçdaroğlu'nun sünnetli olmadığını iddia eden adam vardı: Şadoğlu..

Hah işte, onun sitesinin reklamını da yapıyorlar ki, bence gastenin misyonuna cuk oturmuş, tam evlere şenlik!

Neyse..

Geçen hafta, "Şok! Demirel, Nazmiye'yi öldürtmek istemiş" diye bir haber serisi verdiler durdular. Hayır, vermesinler demiyorum, ayrıca haber doğrudur ya da yalandır bilemem de, fakat, haberi veriş şekilleri, o çok iğrendikleri, pek bi ahlaksız buldukları tipik magazinci ağzı değil mi Allah aşkına!

Hadi anladık, Demirel'i sevmiyorsunuz da, e be kardeşim, 'Nazmiye' diye yazdığınız insan babanızın kızı mıdır ki başlığa bir 'hanım' ibaresi koymaktan imtina ediyorsunuz??

Bugün de hit olacağını tahmin ettiğim bir diğer magazinel Vakit bombası Atatürk'ün oğluyum DNA testi yapın haberiydi, bakalım nasıl yankı bulacak!

Bir de, taktıklarına fena takıyorlar:)

Mesela, Şer ittifakına hergele de katıldı demişler ki, buradaki 'hergele' Ahmet Hakan oluyor:)
Hergele lafı bir yana, ola ki, yeni anayasaya 'Hayır' diyecekseniz zaten sırattan filan geçme hayalini unutun gitsin! Görüldüğü üzere,direkt ŞER İTTİFAKINDASINIZ:)

Generallerin yahudi damatları, 
PKK alevilerin kontrolüne geçti,
Denizde Gay Tayfa

yakın zamanda attıkları, hemen aklıma geliveren diğer başlıkları.

Hâsılı, sanırım bu yazı Vakit'te yayınlanacak olsaydı, başlığı da şöyle olurdu:

"Ben sana medya organı(!) olamazsın demedim, gaste olamazsın dedim"

Şekil 2:

dinlemelik:

Oya İşboğa- Gurbet Elde Her Akşam
Ayşe Taş-Bir zamanlar maziye bak
Hayko Cepkin-Aşkın İçimde Yara
Birsen Tezer- Aşk Bu değil

Cezaevinde Bulunan, 18 yaşındaki Abdullah Akçay Kan Kanseri

alıntı:

Yalın, acılı bir mektup.

Belki çok geç kalmış bir mektup. Kime sesleniyor? Bana, bizlere, yoluna çıkan herkese. Taşlara, gökyüzüne... Suskunluğuna sesleniyor gökyüzünün, uzun, acılı bekleyişine toprağın. Bense gene ‘uzaklardayım’, birkaç adım bile olsa, gene uzaklaşmışım ölümün gölgesinde yazdığım ülkeden. Sıcacık bir haziran sabahı, taze ekmek, kahve kokuları, müzik sesleri, ışıkla, renkle, insanla dolu sokaklar... Bin ayrı ezgisi, çağrısı, yarını hayatın. Kalabalıkların orta yerinde, nasıl geri dönebilir insan, belki de içinden hiç çıkamadığı bir hücreye? Bir kahveye oturmuşum, plastik masayı gazete kupürleri, bilgisayar çıktıları (bu mektup gibi), yanımda getirdiğim cezaevi raporları kaplamış. Nasıl numaralandırırım boş, beyaz kâğıtları, kalemimi yontar, yüreğimi sertleştirir, tam ve doğru mesafeden nasıl anlatırım çocuk ölümlerini? Kapattığımız, işkence ettiğimiz, ölüme yolladığımız çocukları...
En iyisi, şimdilik benim sesim çekilsin aradan.

Aslı Erdoğan-Radikal


Abdullah Akçay için bir kez daha buradan sesleniyoruz.
Abdullah Akçay tutuklandığında 14 yaşında idi ve mahkemede yargılanırken neler olduğunu bile algılayamayacak kadar küçüktü.
İşlediği suçun bilincinde bile değildi.
Hızla yargılandı ve 108 yıllara varan cezalar aldı.
Neler olduğunu anlamaya başladığında da lösemi (kan kanseri) hastalığına yakalandığını öğrendi.
Abdullah Akçay için 9 Şubat 2010 tarihinden bu yana Okmeydanı SSK Hastanesi önünde her cuma günü kamuoyuna sesleniyoruz.
Özgürlüğünden mahrum bırakılan, tedavisinin yapılması için gerekli koşulların oluşmasını sağlamayan, yetkililer bu konuyla ilgili hiç ilgilenmedikleri gibi kamuoyu da bu duruma seyirci kalmaktadır. Bir çocuğu özgürlüğünden mahrum bırakılarak, son derece kötü koşullarda tehlikeli bir hastalıkla yaşam mücadelesi vermesi kimseyi ilgilendirmemekte.
Yaşamı konusunda gerekli duyarlılığı göstermekten uzak yetkililer her ne hikmetse hızlı bir şekilde çalışarak kararlar alabilmekte, asker ve gardiyanlar sevk kararları çıkarmakta ama Abdullah Akçay’ın tedavisi acil yapılması gereken girişimler yavaş işlemekte hatta işletilmemektedir.
Abdullah Akçay artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiş durumda bulunmaktadır. Tedaviye cevap verememektedir. İlik nakli için gerekli sevk kararları çıkartılmıyor, Adli Tıp Kurumu aylardır çocuk tutuklu için henüz rapor düzenlemedi.
Yazılmayan, alınmayan bu kararlar nedeniyle duvarların arkasında çocukluğunu geçiren Abdullah Akçay’ın gençliği de, yaşamı da elinden alınıyor.
Abdullah Akçay hastanede yatarken 18 yaşına girdi. Hemen sevki çıkarıldı. Artık büyümüştü, çocuk tutukevinde kalamazdı. Ama onun yaşaması için, onun özgür bir koşulda ailesiyle birlikte olabilmesi için hiçbir mekânizma harekete geçirilmedi. Yasalar, kurallar, genelgeler, kurumlar, yetkililer hiçbir şey Abdullah Akçay için işlemiyor.
Aylardır tüm yetkililerle ve kamuoyuna seslendik ve hiçbir yanıt alamadık.
Abdullah Akçay, tutuklu bulunduğu koşullarda tedavisinin devam koşulları artık kalmamıştır.
Sözün bittiği yere gelinmiştir.
Abdullah Akçay ölümle yaşam arasındaki ince çizgide yaşam mücadelesi vermektedir.
Biz insan hakları savunucuları olarak, Abdullah Akçay ve ailesinin yanında olmayı sürdüreceğiz.
Onun özgür bırakılması için elimizden geleni yapacağız. Buradan bir daha yetkililere ve kamuoyuna sesleniyoruz. Vicdanınızın sesini duyun ve Abdullah Akçay’ı serbest bırakın.
İHD İstanbul  Tutuklu Aileleriyle  Tutuklu Yakınları Şubesi Dayanışma Derneği   Birliği

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...