Yalnız Değilsiniz: 'Başını Açan Kadınlar'

'Her Türk sosyolog doğar' ilkesince;   yaşadığım toplumda, yakın çevremde neler olup bitiyor, neler değişiyor, nereye doğru evriliyoruz, az buçuk ben de ilgileniyorum.

Biliyorum ki, dar çevremde yapabildiğim bu gözlemler; laboratuara verdiğimiz kan numuneleri gibi değiller ve vücuttaki tüm hastalıklarımızı göstermiyorlar. Fakat, en azından kadın popülasyonunun genel seyr-ü seferine dair, doğruya yakın, minik bulgular elde edebildiğimi sanıyorum..

Yıllardır, ayağımıza dolanan ve böyyük adamlarımızca da, 'türban sorunu' olarak literatürdekini yerini alan başörtüsü meselesine, farklı bir yerden yaklaşıp,  ev hanımı olmayı tercih etmeyip, özel sektörde öyle ya da böyle iş kurabilmiş, para kazanan, bir şekilde varolmaya devam eden kadınlara yer verdim bu blogda.

Kimisi okul hayatına yasaktan dolayı son vermiş, kimisi direnip yurtdışında okumuş, kimisi de girişte başını açıp, çıkışta kapatarak, şimdiki konumlarına ulaşmışlardı..

Her birinin ayrı bir hikayesi olan ve herşeye rağmen başlarını açmayıp, direnen  kadınların dışında,  farklı da bir güruh var ki;  görmezden gelemezdim:

Yıllarca başörtülü olup, kendiliğinden başlarını açan, okumuş ve kariyer sahibi kadınlar...

Bunlardan, bizzat tanıdığım Ş.K, fizik tedavi uzmanı bir tıp doktoru. Lise ve üniversite yıllarında başörtülü okumuş. İhtisasını kazandığı yıllarda ise yasak başlamış ve açmak durumunda kalmış. Kendisi gibi doktor olan biriyle evlendikten sonra, başörtüsü kullandığı süre, günde 1 saate kadar düşmüş. Anlattığı kadarıyla, evde ve tüm gün zaman geçirdiği hastanede zaten başı açık olduğundan, sadece eşiyle eve gidip gelirken otomobillerinde örtülü olması saçma gelmeye başlamış. Bir süre sonra eşiyle de konuşarak, ortak bir karar almışlar ve tamamen açmaya karar vermişler. Şu an bu hikayesini bilen fazla kişi de yok..

Yine bir tıp doktoru olan H.A. ise, şu an jinekolog. O da ihtisasını kazandığı zaman başını tamamen açmayı tercih etmiş ve daha sonra bir deniz yüzbaşısı ile evlendi/ril/ğinden  hala daha başı açık yaşıyor. Gülen cemaati ile bağlantılı. Kardeşinin anlattığına göre, hepsinden daha fazla namaz kılıyor, hatta bir tür vicdan azabı yaşadığından, geceleri bile ibadet ediyormuş.

Okulda birlikte okuduğum sınıf arkadaşım S.Y. ise, bize ortaokulda gittiği imam hatip okulunda çekilmiş başörtülü vesikalık fotoğrafını gösterdiğinde hepimiz çok şaşırmıştık, çünkü, sınıfın röfleli saçlı, en bakımlı ve süslü kızının bir zamanlar örtülü olduğuna inanamamıştık. Anlattığına göre, lisede imam hatipe gitmemiş, fakat, yine başörtülü gezmişti. Daha sonra ailesiyle konuşup, açmaya karar vermiş ve üniversiteye de öyle gelmişti. Namaz kılmıyordu ve dindar biriyle evlenmeyi asla düşünmediğini söylüyordu.

S.Y'nin ev arkadaşı olan ve birkaç kez muhabbet etme imkanı bulduğum, Güzel Sanatlar fakültesi resim bölümünde okuyan A.? ise; memleketi Bolu'ya giderken başını örtüp, okulun bulunduğu şehre geldiğinde açıyordu. Ben cesaret edip nedenini sorduğumda, babasının olmadığını ve ağabeyinin bu konuda çok katı olduğunu, okul bitene kadar böyle idare etmesi gerektiğini söylemişti. Namaz kılmıyordu, dindar değildi.

Benim şahit olduğum bu vakalar dışında, benzer tercihte bulunan kadınlardan, medyadan takip edebildiklerimin verdikleri röportajlara ve beyanlara baktığımda da, farklı farklı hikayeler ama sonuç olarak aynı söylemlere rastladım.

Bunlardan biri; diş hekimi Reyhan Boz.  
12 yaşında örtünüp, 38 yaşında başını açmaya karar veren Reyhan hanımın bu konudaki beyanı şu şekilde olmuş:

İzmit’te 15 yıldır özel muayenehanesi bulunan diş hekimi Reyhan Karaaslan Boz, siyasi istismar konusu yapılmasına tepki göstererek 26 yıl sonra başörtüsünü çıkardı. İmam - hatip kökenli olan 38 yaşında evli ve 2 çocuk annesi Reyhan Karaaslan Boz, “Saç örtmenin örtünme olmadığına karar verdim. Ben yine müslümanım. Başörtüsünü çıkarıp başını açan dinden çıkmıyor” dedi.
***

Türkiye'nin ilk başörtülü spikeri olarak bilinen ve 1995 yılında çıktığı Kanal 7 ekranlarından tanınan Serpil Öcalan ise; kişisel tercihi sonucu başını açmış ve mesleğine artık başı açık olarak devam etmekte..
Şuradaki yazıdan   anladığımız kadarıyla, Serpil hanım eşinden ayrıldıktan sonra iş bulamamış ve  bu yüzden başını açmak durumunda kalmış.






***
Başörtülü olarak ekranlardan tanınıp,  açarak devam eden bir diğer spiker de, Kübra Doğru.
Kübra hanımın başını açma gerekçesi ise; başörtüsünün kariyerine engel olmasıymış. Balçiçek Pamir'in, Söz Sende programına katıldıktan sonra da,  kendisine tehditler yağmış!



***
Emel Abidin Algan, Almanya Milli Görüş teşkilatı kurucusu Yusuf Zeynel Abidin'in kızı ve 30 küsür yıl başörtülü yaşadıktan sonra açma kararı almış, -bence- bu konudaki en ilginç hikayeye sahip olan kadın.
Açma gerekçesini açıklarken kullandığı argümanlar, pekçok kült dini görüşü diskalifiye edecek kadar ilginç, sıradışı. Emel hanımın dediğine göre, başörtüsü ayeti olarak gösterilen ayetin iniş sebebi 'sakar bir çapkından' başkası değil!

Şöyle diyor Algan:

Tartışmaların içinde iki tane büyük eksiklik buldum. Kasten, insanların bir çözüme ulaşmaması için, bence çok önemli iki konu ortadan kaybolmuş gibi davranılıyor. Ben bunu keşfettim, öğrendim. Kıyaslama yapabildim. Örtünmeyle ilgili iki sure; biri Nur, diğeri de Ahzap suresi. “Esbab-ı nüzul” çok önemli bir mesele. Kuran 23 senede tamamlanmış, 6660 ayetten oluşuyor. Bunların içinde sadece 2 ayet kıyafetle, kapanmayla, vücutla ilgili. Bilinmesi gereken çok önemli diğer bir konu da şu: İki kapanma ayeti de Medine zamanında nüzul olmuş. Medine zamanı, İslamiyet’in ilerlemiş dönemi. Onu da bir düşünmek lazım. Zamanında neydi, şimdi ne oldu? Şimdi çok dengesiz bir hale gelmiş.


Bu ayetlerde örtünme nasıl tarif ediliyor peki?
Bir ayette, “Müslüman kadınlar, dışarı çıktıkları zaman cilbablarını geniş şekilde üstlerine örterek çıksınlar; ta ki tanınıp rahatsız edilmesinler” diyor. Cilbab kelimesiyle ilgili çok açıklamalar oldu, aslında önemli değil. “Üstlerine birşey örtüp öyle çıksınlar, ta ki tanınıp görünmesinler” diye, o kadar. Bu ayet bu kadar. Tabii tesfirleri de var, ama oraya hiç girmeyelim. Ben size “Esbab-ı nüzul”ü açıklayayım. Peygamber efendimizin hanımlarından bir tanesi, Sauda, bir akşamüstü evden çıkıp tuvaletini yapacak. Dışarı çıkıyor, Hz. Ömer onu görüyor ve diyor ki “Ya Sauda ben seni tanıdım, git örtün”. Hadise bu kadar. “Esbab-ı nüzul”, yani o ayeti gerektiren hadise bu.
İkinci ayete gelelim. Uzun ayetin içinde bir cümle, “Mümin kadınların eşarp uçlarını göğüslerine çekmelerini” tavsiye ediyor. Bir olay oluyor. Sokakta bir erkek, bir kadının güzel süslenmiş gerdanına bakayım derken, bir yere çarpıyor; artık duvar mı, direk mi her neyse, burnu kırılıyor. Kanlı burunla Peygamber efendimize gelip diyor ki; “Efendimiz, bakın ne hallere girdim!..” Ondan sonra “Kadınlar sokakta gerdanlarını kapatıp, eşarplarının uçlarını bağlasınlar” diye ayet iniyor.


Kazara örtündük yani...
Çok hoş... Aslında bu işin içinde mizah var . O kadar çatışmamıza gerek var mı? Gülelim, kendi halimize de gülelim yani. Neydik, ne olmuşuz... O zaman kadınlar güzelliğe, süse kıymet veriyorlardı. Bakın, bu sözünü ettiğim Medine döneminden...


1500 yıl öncesinden...
O zaman erkeklerin başka işi de yoktu herhalde, içki de içiyorlardı zaten. Başka işleri de olmadığı için o süslere dalıyorlardı, süslü kadınlara dalıyorlardı herhalde. Eşarp konusu var ya, başlarındaki eşarp konusu. O zaman herkesin, kadının da erkeğin de başında eşarp vardı. Yahudisi, Hıristiyanı, Müslümanı, hepsinin... Eşarpların uçları arkaya atılırdı. Bir gruba veya bir din topluluğuna bağlılığın simgesi değil, çöl hayatının şartlarına uyum için kullanılan bir kıyafetti yani. Kuran’da da nasıl geçiyor, “Gerdanlarınızı eşarplarınızın uçlarıyla kapatın” sözü geçiyor. İlk ayette eşarp konusu yoktu.
***
Ve herkesin yakınen tanıdığı, oldukça ünlü bir hanım: Reyhan Gürtuna
Reyhan hanım da, tıpkı Emel Algan gibi, başını açmadan önce bir süre şapka takmayı tercih etti. Sonra bir baktık ki, artık şapka da takmıyor ve saçını açmış!
O da, okuyup araştırıp, İslamiyette başörtüsü zorunluluğu olmadığına karar verip, açmaya karar verenlerden ve bakın neler diyor:
Bizim de ülkemizde örtünün kabul edilme biçimini çok iyi sorgulamamız lazım. O kadar çok şey var ki üzerine tartışacak, kafa yoracak. Bir de kaç yüzyıldır din kitaplarını erkekler yazdığı için de bu böyle...Son 5-10 yıldır. Çok okumaya başladım. Zaten sade bir yaşam sürerim, pek sosyal değilim, kendimi tamamen kitaplara verdim. Bu tabii içsel yolculuğumun çok zenginleşmesine sebep oldu. Önce iki yıl şapka taktım. Türkiye’de de, yurt dışında da kamusal alana uyum sağlayacak bir görünüm içinde olmak istedim.
****
Yine medyadan tanıdığımız, Necla Nazır, 26 yıl sonra başını açtı. Özel kanallardan teklif alamadığını ve ekmek parası için çalışmak zorunda olduğunu beyan etti..









***

Mehmet Ali Ağca'nın nişanlısı olarak ünlenen, şimdilerde İtalya'da yaşayan Rabia Kazan Licursi de, henüz başı örtülü yaşıyor, ama, verdiği röportajdan anladığım kadarıyla, bir tür iç kavga yaşamakta -bence- açacağının sinyallerini de vermiş durumda. Kazan;
Bazen eşofmanla başıma şapka takıp, bakkala gittiğim oluyor. Bazen açmayı düşünüyorum başımı ama bunu anlatmadan yapamam. Benim gibi çok kız var tanıdığım, onlara anlatabilmeliyim. Çok araştırma yapıyorum. Dünyanın her yerinde İslamiyeti araştıran insanlarla ilişki içindeyim. Ama başımı açabileceğimi Kuran'ı Kerim'i okuyunca anladım, bu bir gerçek. İslamın şartı değil, imanın şartı değil. Küçücük önemi olmayan bir cümle. Çeyrek bir uslupla anlatılmış. Çöl kültüründen çıkmış. Bizim öz kültürümüz değil. Arap kültürü bu. Şu an bunları ouyunca kızan insanlara soruyorum "Siz hiç Kuran'ı Kerim'i okudunuz mu?"
diyor..

***


Evet,  her birinin farklı farklı hikayesi ve gerekçesi olan bu kadınların ortak özelliği, okumuş ve kendilerine yetebilen kadınlar olmaları.

Yani, gündelikçi  ya da  asgari ücretle çalışan konfeksiyon işçisi varoş kadını değiller.

Onların böyle radikal bir karar alıp hayata geçirebilme şanslarının olduğuna çok da ihtimal vermiyorum doğrusu.

Zira, bizim toplumumuzda, saçörtüsü; eşarp, yaşmak, tülbent, çevre, ferace gibi pek çok değişik isimle yeralan, kadına ait mecburi bir giysidir aynı zamanda. Onu başından atmak demek, dinle ilgili bir hesaplaşmadan maada, sosyoekonomik anlamda kast sistemine bir meydan okuma anlamına gelecektir. 

Sonuç olarak, ülkemizi 90'lı yılların başında kasıp kavuran 'Yalnız Değilsiniz' türü islami filmlerin de etkisiyle, öbek öbek örtünen okumuş kadınlarımızın bazıları, şimdilerde değişik nedenlerle de olsa, bu hallerinden memnun değiller ve tam tersi yönde karar alıp başlarını açıyorlar.

Kimbilir, 'Yalnız Değilsiniz-2010' versiyonu da başını açma  kararı alıp, bu yüzden çevresinden tepki gören kadınlar için çekilebilir..


Dinlemelik:
Mehtap Demir- Rain (rast makamı) 
Mehtap Demir- Underwater (saba makamı)
Mehtap Demir- uzun hava
Mehtap Demir-Gün Ola

Başörtülü İş Kadınları- II : Emine Karahocagil Arslaner


Emine Arslaner hanım; benim yenice sonlandırdığım Twitter maceramın, ilk günlerinde tanıştığım, ilk gözağrılarımdandır. Kalemine, fikirlerine ve duruşuna saygı duyduğum, tanıdıkça daha çok sevdiğim, dünya görüşünü 'şudur' diye kesin ve keskin çizgilerle sınırlayamayacağım kadar kendine özgün, renkli bir kişilik.

Öncelikle, kendi dilinden kendisini nasıl tanıtmış, isterseniz onu okuyalım:
Cemil Meriç şakirdi bir Islamic Relief elemanı. Muhacir, müslüman, muhalif... Reha Melih ve Rabia Hanna isimli iki pamuk cücenin deli prensesi, eee yani annesi.... Almanya'da yaşadığı sanılır ama aslında Onuncu Köyün müzmin sakinlerindendir. Az çalışır, çok yazar.
***
Emine hanım merhaba. Öncelikle beni kırmayıp, aramızda ülkeler olan mesafeye rağmen, online röportaj isteğime olumlu yanıt verdiğiniz için çok teşekkürler. Sitenizde kendinizden çok kısa ve öz bahsetmişsiniz. İstiyorum ki; sizi daha çok insan tanısın ve okusun. Bu konuda birazcık katkım olabilirse ne mutlu bana. Bize kendinizden, hayatınızdan bahsedebilir misiniz lütfen, kimdir Emine Karahocagil Arslaner?

Kendimden bahsedecek düzeye gelmediğimi düşündüğüm için detaylı bilgi vermedim sitemde ama bu soruyu soran kişi sen olunca sevgili Yüksek Ökçe, cevapsız kalmak da mümkün olmayacak. Amasya doğumluyum... İl müftüsü olan muhterem pederim ömrünün büyük bir miktarını memleketin ucra kuytularında, köşesinde bucağında devlet-i alimize hizmet için savurup dururken, yanında bizi de sürüklediği içindir ki; ilk, orta ve lise tahsillerime Erzurum, Rize, Ankara`da devam ettim. Ailenin postu Elazığ'a serdiği sıralarda doğduğum şehre döndüm ve Amasya lisesinden mezun oldum.
Ancak bu ayrılık uzun sürmedi ve üniversiteyi kazandığım sıralarda babam din hizmetleri ateşesi olarak Almanya'nın Nürnberg eyaletine atandı. Türkiye'de başörtüsü yasağı kısa süreli kesintilerle devam ediyor, istikrarlı bir politika izlenemiyordu. Yeniden çocuk oldum ve annemin, babamın elinden tutarak Avrupa'ya açıldım. Kendimi Almanya`da, Erlangen Üniversitesinde İktisat okurken buldum. Niye İktisat okuduğumu hiçbir zaman anlamadım. Ama okudum. O sıralarda evlendim. İktisadi ilimlere karşı duyduğum yetersiz ilgi nedeniyle başka mecralara sürüklendim. Bir iki semestir sosyoloji okudum ama onu da yarım bıraktım. Sonra geniş ihatalı, iyi niyetli bir maceracı olayım bari dedim. Cemil Meriç sitesini kurdum. Çeşitli mecralarda yazılar yazmaya başladım. Bir grup gazeteci arkadaş dunyabulteni.net sitesini kurmuştu. İlk ciddi ve düzenli gazetecilik çalışmalarıma bu sitede başladım. Sitenin Almanca sayfasını yönettim. Daha sonra Timeturk.com sitesinde bu çalışmalara devam ettim. Maddi sorunlardan dolayı çalışmalar yürümedi ve atıl kaldı. Haber10 sitesinde ve Özgün Duruş gazetesinde yazılar yazdım. Şimdi habertaraf.com sitesinde yazmaya devam ediyorum. Yazmaya hiç ara vermedim ama çok da hırslı değilim bu konuda. Bir derdim olduğu için yazıyorum. Öldükten sonra anlaşılanlardan olamasam da, ardından dualarla anılanlardan olabilmek tek umudum.
Olurum inşallah :)....

-Genel olarak, sıradan bir gününüz, sabahtan akşama kadar nasıl geçer?

İki civcivim var. Sabah onları hazırlayıp okullarına bırakıyorum. Eşimin iş yerinde bana ayrılmış bir ofis odası var. Sabahtan öğleye kadar çalıştığım yardım teşkilatı için yaptığım çeviri ve redaksiyon işlerini tamamlamaya gayret ediyorum. Öğleden sonra okumalar yapar, üzerinde çalıştığım kitabım için malzeme toplar, gazetelere bakarım ve yeni yazımla ilgili kafamda bir taslak oluşturmaya çalışırım. Akşam çocukları alır, eve gelirim. Yemekten sonra çocukların ödevleriyle ilgileniyorum. Onlar yattıktan sonra evdeki çalışma odama çekilir, internette dolanır ve yazımı yazarım. Yazılarımı genellikle gece yazarım.

-Türkiye'den Almanya'ya gidenler; orada bir Türkiye microcosmosu oluşturmuşlar diye tahmin ediyorum. Bize Türkiye diasporasının, buradakinden farklı olan iç çelişkilerini ya da takdir ettiğiniz yönlerini biraz anlatabilir misiniz? Ekonomik koşullarınız eşdeğer olmak kaydıyla, Türkiye'de yaşamak ve çocuklarınızın burada yetişmesini ister miydiniz?

Aslında İsmet Özel'in İslam ve Türkler konusunda ileri sürdüğü tezlerden bir kısmı oldukça isabetlidir. Avrupalı İslam'ı Türkler vasıtasıyla tanımış ve onlarla özdeşleştirmiştir. Cemil Meriç bu gerçeği en veciz şekilde dile getiren düşünürdür. Umrandan Uygarlığa kitabı şu sarsıcı satırlarla başlar; Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli ve düşman bir yığın!".
Almanya Avrupa medeniyetinin merkezidir. Avrupa düşünmeye Almanya'da başlar ve Orta çağın karanlıkları bu coğrafyadan başlanarak kovalanır. Bu yüzden belki de Avrupa'nın sömürgesi olmayan bir ülkesi olmasına rağmen en kanlı katliamların işlendiği mezbahalardan biridir Almanya. Tenakuzları çoktur Almanya'nın ve Almanların. Türklerle ilgili kökleri Orta çağa kadar uzanan saplantıların en fazla rastlandığı Avrupa ülkelerinden biri olması ilginç değildir çünkü Martin Luther bir Almandı ve vaazlarında 'İslam' veya 'Müslüman' kelimeleri yerine hep 'Türkler' ifadesini kullanarak Almanların zihinlerinde İslam'ı Türklerle eşitledi. Türkler, yani müslümanlar Tanrının kırbacıydılar, onlarla savaşmak günahtı, onlara karşı sabırlı olunulmalıydı. Ayrıca Türkler deccal de olabilirlerdi. Deccal kötüydü ama aynı zamanda Isa'nın geri dönüşünün yaklaştığını muştuluyordu. Martin Luther vaazlarında Türkleri o kadar çok dile getirmiştir ki, o yıllarda her gün öğlen saatlerinde bütün Almanya'da kiliselerde çanlar çalınarak Hıristiyan ahali Türklere karşı verilen mücadelede muvaffak olunabilmesi için duaya davet edilmiştir. Bu özel çan seremonisine "Türk çanı" denilmiştir. Halen Pazar günleri çalınan çanın o günlerden kaldığını söyleyenler vardır. Almanların Türklerle ilgili kanaatleri Orta Çağa kadar uzanır ve çok mühim bir araştırma konusudur. Bu kökleri çok derinlerde olan sağlam ön yargıların yıkılması imkansızdır diyebilirim.
Son yıllarda izlenen uyum politikaları konusunda bir iki şey söylemem gerekirse diyebilirim ki; Almanya'nın bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etmesi çok fazla zaman aldı. Son bir iki yıldır 'misafir işçi' kavramını bırakıp, 'göçmenler' sıfatını kullanmaya başladılar. Uyumla ilgili icraatlarını bizim kodlarımıza uydurulamıyorlar ve başarısızlıklarını Türkleri uyumsuz ilan ederek örtmeye çalışıyorlar. Almanya devasa bir huzur evidir ve hızla yaşlanan nufusuna rağmen global gerçekleri kabul etmekte halen zorlanabilmektedir. Theodor W. Adorno; "Bir Alman, söylediği yalana inanmak zorunluluğunu duyan kişidir" der. Adorno çok haklıdır. Siz bir Almanı; yabancıların leylekler tarafından Kaf dağından getirilmediğine, kötü kaderlerinden kaçanların onların ülkesinde Bremen müzik topluluğunu kurabilecek kabiliyete sahip olabileceklerine, cam bir tabut icinde derin uykulara gömülen prensesin en doğal haliyle ülkelerindeki Türkler olabileceğine, bu garibanların bir gün sihirli bir buse vasıtasıyla gözlerini aralayabileceklerine inandıramazsınız... . Almanya'yı alınlarının teriyle sulayarak vahalaştıran bu insanların bahçelerindeki ayrık otu olduklarına inanmışlardır; en az onlar kadar insan olduklarını, kendilerine özgü bir mentaliteleri, kültürleri, yaşama biçimleri olduğunu kabul ettirmek zordur. Bizim insanımız bu dalgakırana sığınmak zorunda bırakılmış zavallı bir mahluktur. 'Misafir işçi' denildiği için kendisine, 40 yıldır yaşadığı ülkeyi sahiplenememiş ve bir sığıntı psikolojisiyle hareket etmiştir. İkinci nesil bu psikolojiyle eğitilmiş olmanın ezikliğini yaşar. Üçüncü nesil daha yüreklidir ve "burası benim de ülkem" diyebilecek kıvama gelmiştir ama karşı taraf için o her daim yabancıdır, muğlaktır...


-Benim ağırlıklı olarak ilgimi çeken yönünüz, kaleminizin kuvveti yanı sıra, geleneksel İslâmi bakış açısına oldukça muhalif diye tanımlayabileceğimiz, emin duruşunuz oldu. Yanlış hatırlamıyorsam, "başörtüsü yasak olmasa, başımı açardım, yasak olduğu için örtüyorum" mânâsında cümleler sarfetmiştiniz. Sizi bir tür 'anarşist' diye tanımlasak hata etmiş olur muyuz?


Kurban bayramını niçin kutluyorsam veya oğlumu niçin sünnet ettirdiysem, başımı da o yüzden örtüyorum. Kur'an'da kurban bayramını kutlamamızı veya çocuk sünnetini emreden, dahası saçımızı başımızı kapatmamızı emreden bir ayet yoktur ama belli bir gelenek, bir mutabakat ve pratik vardır. Kur'an'da ise takva örtüsü, yani tesettür emredilir. Tesettür asil bir duruş, davranış ve niyet meselesidir. Zahiri olduğu kadar ruhanidir de. Kılık kıyafette İslami standart; dikkatleri celbetmemek ve karşı cinsi tahrik etmemek olmalıdır. Güzel bir kadın tahrik etmez, güzellik estetikle ilgilidir. Derin dekoltesiyle bedenini teşhir eden, abartılı ve şuh makyajıyla cinsel duyguları istismar eden kadın kadar, bunların hiçbirini yapmadan sadece art niyetlerle karşı cinse yaklaşan ve kirli bakışlarıyla, şuh kahkasıyla, erotik ses tonuyla erkekleri baştan çıkartmaya çalışan başörtülü kadın da günahkar, yani çıplaktır. Güzel görünme tutkusu kadının doğasında vardır ve kadının doğasına mudahale etmek onu dolaysız mutsuzluğa sevkeder. Bu iki meseleyi birbirinden ayırmalıyız. Hafif makyajlı ve şık bir bayan tahrik etmez, saygı uyandırır. Başörtüsü ise salt tercih meselesidir. Başımı örtüyorum çünkü aidiyet duygumun örselenmesini istemediğim gibi, bir parçası olduğumu hissettiğim camiayla karşı karşıya gelmek de istemiyorum. Gerçek şu ki; daha kronik sorunlar mevcutken, böyle suni ve gayet basit sayılabilecek bir nedenden dolayı ters düştüğünüz insanların sayısı katlandıkça katlanır. Başınız açık olduğu için doğrularınıza kulak asılmaz örneğin ve hakikaten yardıma muhtaç ve sizin yardımcı olabileceğiniz insanlara seslenebilme şansını en başından kaybedersiniz. Başörtüsü laik kesim açısından ne denli düşman bir simgeyse, standart müslüman için de o derece güçlü bir samimiyet nişanesidir. Beni yıllarca en doğal haklarımdan mahrum bırakan insanları öfkelendirirken, muhafazakar camiadan insanlarımıza samimiyetimi ispatlamış oluyorum.
Anarşizme gelince... Aslında aşağı yukarı her anarşistin kendine göre bir anarşizm tarifi vardır. Örneğin Bakunin şiddeti savunur ama Herzen buna karşı çıkar. Savunduğum 'anarşizm'de şiddet yok, sabırlı ve sürekli bir isyan var. Her türlü tahakküme ve direktife isyan. Başımı örterek başörtüsü yasağını protesto ediyorum. İran'da yaşıyor olsam tersini yapardım. İnsanları zorla namaz kılmaya, tesettüre, hacca gitmeye -vesaire- zorlamak onları riyakarlığa, ahlaksızlığa sevketmektir... Din yürek işidir, yürek zaptu rapt kabul etmez, kaldırmaz, direnir...

-Yine, evrim teorisi hakkında da, genelin ve bazı meşhur/güçlü cemaatlerin hışmına hedef olabilecek türden görüşleriniz olduğunu biliyorum. (Bu konuda değişik internet sitelerinde yayınlanmış ilginç yazılarınıza röportajın sonunda link de vereceğim.) Sizce, evrim konusunda müslümanlar niçin bu kadar rijitler? Siz bu konudaki geleneksel görüşleri nasıl aştınız?

Müslümanlar okumuyorlar... Kronik bir hastalık bu, okumayı sevmiyorlar. Şifahi bilgilerle iman eden, hareket eden ve yetinen bir guruh ömür boyu birileri tarafından güdülmeye mecbur bir sürüdür. Evrim en yalın haliyle sünnetullahtır ve 'evrim teorisi' ile çelişen bir tarafı yoktur. Bütün müslümanlar cahil, o yüzden evrim düşmanlığı yapıyorlar diyebilmeyi çok isterdim çünkü bunun çözümü çok kolay olurdu. Ellerine birer kitap tutuşturur ve öğrenmelerini sağlarsınız. Ne yazık ki gerçeği çok iyi bilen ancak bilinçli olarak İslam'ı bilimle karşı karşıya getirmeye çalışan parazitler var.
Bakın, Amerikalı biyoloji profesörü Kenneth R. Miller bir konferansında şöyle diyor; "İslam dünyasının tarihinden çıkarılacak çok ders var. 13. ve 14. yüzyıllara bakarsanız, Ortadoğu ve Afrika'ya yayılmış büyük İslam halifeliği; eğitimin, bilimin, kozmopolit düşüncenin merkeziydi. İslam dünyası matematikte, astronomide ve birçok bilim dalında dünya lideriydi. İslam dünyasında öyle birşey oldu ki, bugün İslam aleminde kayda değer bilimsel araştırma sayısı maalesef sıfıra yakın. İşte o 'birşey' teokratik düşüncenin yükselişiydi. Eğer aynısı Batının bilimde önder ülkesi olan Amerika'da olursa, aynı gerilemeyi biz de yaşarız. Bu beni çok tedirgin ediyor." Kenneth R. Miller, Amerika'da Evrim teorisi aleyhinde çalışan ve ülkemizdeki uzantılarına da her türlü desteği sağlayan Amerikalı 'akıllı tasarımcılar'ın tezlerini bilimsel olarak çürüttüğü bir konferansda bunları dile getiriyor ve üstelik ülkemizdeki en ünlü evrim düşmanıyla (isim vermek istemiyorum) ilgili yöneltilen bir soruya cevap verirken bu cümleleri kuruyor. Dini bilimin önüne koymak veya tersini yapmak bir ülkeyi madden ve manen yıpratmanın en pratik yoludur.
İnandığım dini sorgulamaya başladığım yıllarda evrim meselesi üzerinde de birkaç kez düşünmüş ancak bu konudaki sorularım cevapsız bırakıldığı veya tepkiyle karşılandığı için çok mesafe katedememiştim. Uzun yıllar önce üniversitedeki bilgisayar labaratuarından internetle ilk tanıştığım gün hayatımda bir dönüm noktası olmuştur. Akşamları okuyor, sabahları okula gidiyor ve takıldığım bir forumda öğrendiklerimi tartışmaya açıyordum. Ağırlıklı olarak İslam'da kadın meselesine ve kadın aleyhtarı hadis rivayetlerine yoğunlaşmıştım. Hadisleri İslamın bir referansı olarak kabul etmiyor, kapitalizme karşı tasasvvufu bir alternatif olarak sunuyor, çok eşliliği savunanlarla uzun soluklu ve hararetli tartışmalara giriyor, salih amelin İslam'ın ihmal edilen en önemli unsurlarından biri olduğunu savunuyordum. Takıldığım forum kapatılınca başka bir foruma düştü yolum. Forumun bizzat kurucusu olan bir iki editör dışında yazan kimse yoktu. Kısa bir süre içerisinde İnternetin en çok takip edilen sanal tartışma platformlarından biri haline geldi. O forumda evrim konusunda yazan ve benim gibi çok sayıda müslümanın tabularını yıktığına inandığım bilge kişiye yaşadığım sürece minnettar kalacağım. Evrimle ilgili ilk bireysel devrim o forumda oldu. Daha sonra Mehmet Bayraktar hocanın kitabı geçti elime. Kitabı bir gecede okuduğumu hatırlıyorum. Ve tabi Darwin'in kitaplarını okudum. Yaratılışla ilgili ayetleri değişik meallerden ve Arapçasından çözmeye çalıştıkça da hakikat peçesini indirmeye başladı....

-İhsan Eliaçık hocanın, son zamanlarda oldukça öne çıkan, bazı kesimleri huzursuz edecek türden açıklamaları konusunda sizin de yakın/paralel görüşleriniz olduğunu biliyorum. Rahatsız edici bulunuşunun sebebi; islami burjuvazinin de içinde olduğu 'müesses nizamı' ciddi derecede sarsmak ihtimali midir, sizce de böyle bir ihtimal var mıdır? Eğer bu insanlar yeterli sayıya ulaşırsa, etrafında toplanacakları adres Prof. Numan Kurtulmuş liderliğindeki Saadet Partisi olabilir mi, yoksa sıfırdan yeni bir parti tüzüğü ile yola çıkmaları mı gerekecektir?

Bugün iktidarda olan liderlerimizin çocuklarını düşünüyorum. Birçoğu her ne hikmetse ticarete atıldı veya üst pozisyonlarda kariyer yaptılar. Siz hiç bilim adamı, yazar, araştırmacı, düşünür, idealist bir devrimci falan olan bir beyzade tanıyor musunuz? Ben tanımıyorum... Paraya veya kariyere endeksli; kapitalist, pragmatist, konformist bir trend, bir İslam anlayışı ülkeyi yönetiyor. Şimdi böyle bir saltanatı ilga etmeye kalkışan ve "kral çıplak" diyen biri düzen paryalarını rahatsız eder tabi....Hocayla bu konuda tamamen aynı düşünüyoruz ancak hadis külliyatı, Kur'an'ın nuzul usulü, Peygamberin makamı ve ehemmiyeti, Tevrat ve İncil'in İslam akaidindeki yeri gibi mevzularda ve hatta yaratılışla ilgili konularda kendisine katılmadığım yerler var tabi. Bizim savunduğumuz özgürlükçü hareket birini rehber ilan edip hemen her sözünü, fiilini veya kararını onaylamayı engeller zaten. İhsan hocayı takdir ederim ama yapıcı şekilde tenkid etmekten de çekinmem. Hocanın müridi gibi sunulmak beni de, hocayı da rahatsız ediyor.
Numan Kurtulmuş İktidarın en zayıf noktasını keşfetti. Çok iyi çıkışlar yaptığını da söyleyebilirim lakin Saadet partisinin mazisi sosyalist çizgideki insanların Numan beyin etrafında bir araya gelmesini önler. Yeni bir parti mi olur yoksa yeni bir hareket mi, bilemiyorum ama bizim sesimizin daha gür çıkmasını sağlayacak yeni bir platforma ihtiyacımız var.

-Gözleyebildiğim kadarıyla, ataerkil/erkek egemen düzene karşı da muhalif bir duruş sergiliyorsunuz. Sizin için 'Feminist' tanımı ağır kaçabilir belki, ama, en azından ifade kolaylığı olması bakımından, kadın olarak duruşunuzu, bir zamanlar 'islâmi feminist' diye tanımlanan grubun(Cihan Aktaş, Hidayet Tuksal vb.) içerisine dahil etmek mümkün müdür? Dünya üzerinde, yönetim biçimini 'islam rejimi' olarak tanımlayan ülkelerin kadınlar konusundaki uygulamalarına katılmamak dışında, islam hukukunda yeraldığı söylenen bazı kurallara nasıl bakıyorsunuz? Veraset hukuku, çok eşlilik, dövme ile terbiye etme, şahitlik gibi çok tartışılan mevzuları siz nasıl yorumluyorsunuz mesela?

Hayır, yeşil feminist gibi yakıştırmalardan veya başka yazarlar veya düşünürlerle birlikte bir değerlendirmeye tabi tutulmaktan hoşlanmıyorum. Bunun ucu cemaatleşmeye kadar gider. Yok böyle bir tek renklilik.
İslam, yani Kur'an bir beşeri nizam önermez, sadece daha adil ve insani bir düzen için tavsiyelerde bulunur. Siz bunun adına ister Cumhuriyet dersiniz, ister Şeriat... Bütün bu şer'i hükümlerin birer açıklaması var. Burada örneğin şahitlik konusunda Musa Carullah 'Hatun' adlı eserinde, "kadının şahitliği kabul edilmiyorsa Hz. Aişe'den rivayet edilen hadislere nasıl itimat ettiniz?" diye sorar. Çok kullanılan "İslam birden fazla kadınla evliliğe izin veriyor" cümlesi absürttür. İzin bir 'yasak' söz konusu olduğunda verilir. Çok eşlilik cahiliye devrinde yasak değildi ki böyle bir izin çıkmış olsun. Mezkur ayetin konusu erkeklerin uçkurları değil, 'yetimlerin hakları' dır. Ayet yetim kızlarla evlenen yaşlı abazalara "durun!" der. Daha açık ifade edersek, bugün bu ayeti ileri sürerek ve genç yaşta kızları mağduriyetlerinden istifade ederek yatağına alan adamların cahiliye devrindeki versiyonları aynı ayette titretilmek istenmiştir. Yani, "benim çok kadınla evlenmeye iznim var" diyen adamlar destek aldıkları ayetle lağvediliyorlar. Çok evliliğin legal olduğu bir çağda 'izin'den değil, ancak 'yasak'tan veya 'bir düzenleme'den bahsedilebilir. Allah bu ayette yapılan çok evliliklerden hoşnut olmadığını dile getirerek, tek eş tavsiyesinde bulunmuş, çok eşlilerin eş sayılarını düşürmelerini dilemiş ve yetim, yani çaresiz, sahipsiz kızlarla yapılan vicdansız izdivaçları yasaklamıştır. Dayak Kur'an'da hiçbir yerde bir terbiye metodu olarak tavsiye edilmez. Dayak, yani kırbaç 'zina' günahını işleyenler için bir terbiye değil, ceza metodu olarak tavsiye edilir. İlgili ayette dayak olarak çevrilen 'darb' kelimesi; uzaklaştırma, ayrı bırakma anlamında kullanılmıştır.

-Cemil Meriç şakirdi olarak tanımlıyorsunuz kendinizi. Şakird kelimesinin ülkemizde çağrıştırdığı mânâ ise daha ziyade Risale_i Nur talebesi oluyor biliyorsunuz:) Öncelikle şunu öğrenmek istiyorum: Cemil Meriç tek bir ideolojiye intisaplı kalsaydı ve bu da Marksizm olsaydı, sizin dünya görüşünüzü nasıl etkilerdi?

Bazı kavramların sembolleştirilmesi ve bir takım fırkalara, gruplara mal edilmesi bizde yerleşik bir gelenektir. 'Emek' veya 'yoldaş' derseniz sosyalist; 'mesaj', 'erdem' derseniz Edip Yüksel hayranı; 'şakird', 'diyalog' derseniz Fetullahçı olarak algılanırsınız. Kötü aslında çünkü kelimeler hepimizin... Lugatımızı da paramparça ettiler. Şakirt; talebe, yani ilim talep eden demektir. Azeriler hala bu anlamda kullanırlar. Cemil Meriç'den düşünmeyi, tabularımı devirmeyi öğrendim. Bu yüzden de onun şakirdiyim.
Cemil Meriç Marksist olarak yaşadı ve bir Marksist olarak öldü. Karl Marks kilisenin aklı ve ahlakı sıfırlayan, tahakkümcü ve kurumsallaşmış biçimine karşı çıktı. Darwin hakkındaki şehir efsaneleri Marks için de uydurulmuştur ve aydınımız doğru dürüst okumadığı ve kulaktan edindiği bilgilerle irfanını inşaa ettiği için bu efsanelere iman etmiş, araştırma ihtiyacı hissetmemiştir. Marks "din halkın afyonudur" derken dini kötülemez, onun bir araç olduğunu vurgular. Afyonu burada 'ağrı kesici' gibi kullanır ve dinin insanların acılarını giderdiğini ve kendilerini iyi hissetmelerini sağladığını savunur. Diğer taraftan din kilisenin silahıdır ve kitleleri bu silahı kullanarak uyuşturur, düşünme ve idrak etme melekelerini körelterek kendi egemenliği için hizmet etmeye sevkeder. Karl amcamız yine haklıdır :)

-Cemil Meriç dışında beslendiğiniz kaynaklar neler? Kimleri okursunuz daha ziyade? Gençlere/bizlere tavsiye edeceğiniz okuma sırası ne olabilir?

Nurettin Topçu'yu okuyalım artık. Rus anarşistlerini okumadan isyan ahlakını öğrenemeyiz ve kafamızı kaldırıp göğsümüzü gerebilme cesaretine kavuşamayız. Tolstoy, Dostoyevski, Turgeniev okusunlar. Cengiz Aytmatov okusunlar. Klasikleri okumadan olmaz. Balzac Meriç'in üstadıdır. Stendhal, Zola aklıma gelen diğer yazarlar... Oğuz Atay yurdumuza ve yurdum insanımızın ruhuna yakınlaştırır bizi, onu her haliyle sevmemizi sağlar. Ahmet Hamdi Tanpınar, onu okumayanlar için utanma nedeni sayılabilecek kadar önemlidir. Okuyanlar yeniden, yeniden okumalıdırlar. Ve tabi Kur'an'ı değişik meallerden karşılaştırmalı olarak okuyalım.

-Köşe yazarı grubundan, her gün mutlaka okurum dediğiniz, beğendiğiniz isimleri de merak ediyorum..

Neden bilmiyorum ama Zaman gazetesi yazarları önde geliyor. Kerim Balcı (düşüncelerine bazen katılmasam da) uslubuyla etkilemeyi başarabilen bir yazar. Ahmet Turan Alkan'ı her zaman takip ederim. Hilmi Yavuz, İskender Pala, Ahmet Tezcan beğenerek takip ettiğim diğer yazarlar. Dücane Cündioğlu bazen kızdırsa da, favori yazarlarımdan biridir. Mehmet Barlas ve Nazlı Ilıcak da takip ettiğim yazarlardır. Bunların dışında, bayan yazarların büyük bir kısmını takip etmeye çalışıyorum.

-Peki, köşe sahibi olmak istediğiniz ve gönlünüzde yatan herhangi bir gazete var mı ? Bir ara Ahmet Altan'la tanışmayı çok istediğinizi biliyorum, Taraf gazetesinde yazmayı ister misiniz?

Ahmet Altan küçük Ceylan olayında çok yürekli yazılar yazdı. Taraf gazetesi Ceylan'a sonuna kadar sahip çıktığı için hayranlığımı kazanmıştı. Ne yazık ki aynı içtenliği Siirtli çocuklar için gösteremediler. Buna rağmen "Taraf gazetesi bana köşe verse yazmam" diyemiyorum çünkü bu konuda beklediğim duyarlılığı gösterebilen başka bir gazete olmadı. Zaten bir seçim yapma lüksüm de yok. İdealimdeki gazete olmadığı için; yazılarıma yerli yersiz mudahale etmeyecek; kendi kendimi frenlememe, otosansür uygulamama fırsat verecek; yazdıklarımdan dolayı yazar olarak sadece kendimi mesul hissetmemi sağlayacak her yerde yazarım. Ha, onlar bana yazdırırlar mı? Sanmıyorum
Şunu belirtmeden geçmeyeyim; Sosyalist tandanslı ve İslami bir hassasiyete sahip, yüksek idealleri olan ve iddialı bir yayın organının kurucu kadrosunda yer almak muhteşem birşey olurdu. Bakın bunu çok çok isterdim...

-Cevaplamak zorunda değilsiniz ama cidden merak ettiğim bir konudur. Zaman'da yazmayı kabul eder misiniz? Etmezseniz niye?

Asıl sorulması gereken soru; Zaman gazetesi bana köşe verir mi?:)

-Emine Hanım, kıymetli vaktinizi ayırıp, sorularıma cevap verdiğiniz ve değerli görüşlerinizi açık yüreklilikle paylaştığınız için tekrar teşekkür ederim. Birgün doğru zaman ve doğru gazetede güzel yazılarınızı paylaşabileceğiniz bir köşeniz olacağını biliyorum. (Belki de ilk röportajınızı yapmış olmak şansını yakalamış olmakla da övüneceğim kadar meşhur da olacaksınız.) Size kurtlar sofrası denilen medya mahallesinde, başarılar, sabırlar ve kuvvet diliyorum. Sağlıkla kalın..

Çok teşekkür ediyorum sevgili Yüksek Ökçe. Çok keyif alarak cevapladım ve hayatımın en değerli hatıralarından biri olarak itinayla saklayacağım bu söyleşiyi. "Eşref saat bir dostla konuştuğumuz saat" der Ustad Cemil Meriç. Bana bu eşref saatini yaşattığın için, güzel temennilerin ve hiçbir karşılık beklemeden gösterdiğin bu hummalı çalışmaların için de ayrıca teşekkür ediyorum. Sevgiyle...

bknz:

Evrim, Darwin, vesaire../ Emine Arslaner

Siirt'te İnsanlığın Irzına Geçtiler/ Emine Arslaner

İhsan Eliaçık Susunca/ Emine Arslaner

Türk okulları iyilik mi yatırım mı/ Emine Arslaner

TÜBİTAK Başkanı sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş'e açık mektup

İstanbul, 7 Haziran 2010

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş,

Sorumlusu olduğunuz TÜBİTAK’tan şikâyetçiyim. Sadece ben değil, matematikçi ya da değil, tanıdığım herkes şikâyetçi. Ben kendi dertlerimi size anlatmak istiyorum. Eğer isterseniz diğerlerinin dertlerini kendilerine sorup dinlersiniz.

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş,

Basından mutlaka takip etmişsinizdir: 2007 yılında Şirince’de dağ başında, Nesin Vakfı bünyesinde bir “Matematik Köyü” kurduk. Kereste, taş, çamur ve samandan yapılmış geleneksel tarzda evleriyle, taş kaplanmış avluları ve daracık serin sokaklarıyla, çardakları, amfitiyatrosu, sadeliği ve içtenliğiyle, herkesin ilk bakışta âşık olduğu dünya güzeli yemyeşil bir köy oldu.

Halkımızın maddi katkısı ve emeğiyle kurduk bu köyü. Çoluk çocuk ve gönüllüler çalıştı inşaatında. Tam bir imece ürünü. Başka türlüsü de olamazdı zaten, biz günü gününe yaşayan mütevazı bir vakıfız.
Hiçbir maddi çıkar gütmeden bireysel çabalarımla 1998’ten beri her yaz düzenlediğim matematik yazokullarını artık Matematik Köyü’nde yapıyorum. Her yaz 500 dolayında liseli ve üniversiteli genç Matematik Köyü’nde dünya çapında matematikçilerle ve olağanüstü bir matematikle tanışıyor. Söylemeye gerek var mı? Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu dar gelirli ya da yoksul.
Dünyanın her yerinde böyle bir girişim devlet tarafından desteklenir. Biz de projelerimizi desteklemesi için doğal olarak TÜBİTAK’a başvuruyoruz. Bu yıl da 11 yazokulu projemizin 7’sine maddi destek vermesi için TÜBİTAK’a başvurduk. Tüm projelerimizi desteklemeyeceğini deneyimle bildiğimizden, sunduğumuz projelerin iki ya da üçünü desteklerse, bu destekle diğer projelerimizi de yürütebileceğimizi düşündük.
TÜBİTAK, 7 projemizin 7’sini de reddetti!

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş,

İzin verirseniz devam etmeden önce TÜBİTAK’la ilgili bir anımı aktarmak istiyorum.
Bundan bir iki yıl önceydi. Matematik Köyü’nde liseliler için bir proje tasarlayıp TÜBİTAK’a sunmuştuk.
Bir zaman sonra bir yazı geldi TÜBİTAK’tan. Ankara’ya gelip projeyi panelistler, yani hakemler önünde anlatmamı istiyorlardı.
“Herhalde bu herkese yollanan bir yazı, panelistler proje sunan, ama tanımadıkları, güvenmedikleri lise öğretmenlerini yakından tanımak
için böyle yapıyorlar, herhalde
bu davet bana yönelik değildir,”
diye geçirdim içimden.
Gene de emin olamayıp TÜBİTAK’a telefonla sordum. Benim de projemi panel önünde anlatmam gerekiyormuş... Projede her şey anlaşılmazmış...
Oysa projemizde her şey yazıyordu, ne eksik olabilirdi ki, nesi anlaşılmayabilirdi ki?
Randevu verilen gün ve saatte bir işimin olup olmadığı da sorulmamıştı. Gitmek zorundaydım. Yol parasını da ödemiyorlardı. İşimi gücümü bırakıp İstanbul’dan Ankara’ya, TÜBİTAK’a gittim. Bekleme odasında bir süre bekledikten sonra panelin önüne çıktım.
Başkan ortayaşlı bir hanımdı. İkinci başkan, ya da panelin ikinci etkili ismi Darwin skandalında da adı geçen Sayın Çiğdem Atakuman’dı. Diğer beş panelist 20’li yaşlarda gencecik insanlardı. Elli yaşında bir profesörü İstanbul’dan Ankara’ya getirterek huzurlarına çağırmakta hiçbir beis görmemişlerdi.
Başkan sözü aldı:
- Ali Bey, dedi, ben projeleri önceden okumam. Bana projenizi anlatır mısınız?
Biliyorum inanılır gibi değil ama aynen böyle söyledi. Sayın Çiğdem Atakuman o günü anımsar sanıyorum, kendisine de sorabilirsiniz. Dayanamayıp bunun nedenini sordum.
- Çünkü projelerden habersiz geldiğimde çok ilginç sorular soruyorum, başkalarının hiç dikkatini çekmeyen şeyleri görüyorum... Öyle değil mi arkadaşlar? diye sorup etrafındaki gençlere baktı onay bekleyerek.
Diğerleri, nerdeyse tek bir ağızdan,
- Evet efendim, öyle efendim, dediler, çok ilginç sorular soruyorsunuz...
Neden çağrıldığımı anlamıştım. Bu saygısızlık karşısında bana sadece susmak düşüyordu.
Projeyi anlatmam istendi. Anlattım. Başkan,
- Ali Bey, dedi, derslerinizde soracağınız sorulardan birkaçını rica edebilir miyim?
En ilginç bulduğum birkaç soruyu söyledim. Kısa bir sessizlik oldu. Başkan etrafına bakındı. Herhalde kendisinden soruların yanıtlarını beklediğimi sanmış olmalı ki, sinirli sinirli gülümseyerek,
- Eskiden olsaydı bunların hepsine şıp diye cevap verirdim, dedi, ama unuttum bu konuları şimdi...
Oysa sorularımın hepsi değme matematikçiyi zorlayacak sorulardı. Kendim uydurduğum bu soruların bazılarının yanıtını bulmak için günlerce düşünmüştüm. Bazılarınınkini de hiç bulamamıştım... Ben sadece “ne kadar güzel sorular değil mi, güzel olduklarını teyit edin, heyecanımı paylaşın” anlamına bakmıştım panelistlerin yüzüne. Oysa onlar soruları bile anlamamışlardı.
Başkan devam etti konuşmasına:
- Ali Bey, dedi, biz sizi araştırmacı olarak çok iyi biliyoruz, tanınmış bir araştırmacısınız ve konunuzda belli ki çok iyisiniz, ama eğitimci olarak biz sizi hiç tanımıyoruz. İyi bir araştırmacı olmak demek illa iyi bir eğitimci olmak anlamına gelmez... Bu projede başarılı olacağınızı nasıl bilebiliriz ki?..
Bu aşamada projemi reddetmeye niyetli olduklarını anlamıştım. Son bir umutla kendimi savundum:
- Ama ben 5 yıldır liselilere yönelik Matematik Dünyası diye bir dergi çıkarıyorum... Derginin her sayısı on bin satıyor...
Etrafına bakınıp,
- Öyle mi? Bilmiyordum... dedi.
Diğerleri “evet öyle” anlamına baş salladılar.
- Ayrıca, diye ekledim, 20 küsur yıldır onlarca kez basılmış 5-6 tane popüler matematik kitabım var...
Gene etrafına sorgulayıcı
bakışlar attı.
Diğer panelistler gene “evet öyle” anlamına başlarını salladılar.
- Ayrıca haftada en az bir kez bir ilkokula, bir liseye konuşma vermeye giderim...
Başkan konuyu değiştirdi:
- Ali Bey, dedi, bizim konseptimiz daha çok eğlence ve oyun içeren projeler...
- Olabilir... Benim konseptim de böyle... Farklılık güzel şeydir...
- Ama biz bu tür projelere destek vermiyoruz, bizim konseptimize uymuyor...
- Afedersiniz ama burası sizin konseptinizi destekleme derneği değil. Sizin konseptiniz yazmıyor şartnamede.
- Üzgünüz...
Ayağa kalktım, kapıya doğru yönelirken,
- Destekleseniz de desteklemeseniz de bu proje gerçekleşecek, dedim sinirli sinirli. Bu projeyi desteklemek sizin için ancak bir onur olabilir...
Projem desteklenmedi elbet. Ama hiç olmazsa bu vesileyle bir panelist grubunuzla tanışma fırsatım oldu.
Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da TÜBİTAK’a sunduğumuz tüm lise ve lisans yazokulu projelerimiz reddedildi.
Geçen yıl hiçbir red gerekçesi gösterilmemişti. Bu yıl ısrarlarımız ve konunun basına yansıması karşısında red gerekçeleri sunuldu.
Gerekçelerin bir kısmı yersiz, bir kısmı dayanaktan yoksun, bir başka deyişle her biri aslında bir bahane.
Örneğin gerekçelerden biri, derslerin günün hangi saatinde yapılacağının belirtilmemesi. Alay gibi! Şartnamede olsaydı onu da yazardık ama yazmıyordu. Aklımıza da gelmedi doğrusu.
Bir başkası, ve bana en ağır geleni, Matematik Köyü’nü benim kurmuş olmam ve yönetmem ve orada yapılacak ve benim de yer aldığım bir projenin desteklenmesinin etik olmadığı!
Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş,
Projelerimizin desteklenmesi için, Matematik Köyü’nde matematik öğretmemem gerekiyormuş!
Hayatımın iki yılını ve varım yoğum her şeyimi verdim bu Köy’ü kurmak için. Başıma gelmedik bela da kalmadı. TÜBİTAK bu çabalarımdan dolayı beni kutlamak yerine, Köy’de yapılacak olan ve benim de yer aldığım projelere destek vermenin etik olmadığını söylüyor...
Hayatını matematiğe ve matematik eğitimine adamış biri Matematik Köyü yerine tatil köyü ya da dersane mi kurmalıydı? Panelistler Türkiye’de nasıl para kazanılacağını bilmiyorlar mı?

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş,

Kurumunuzun reddettiği projelerin her biri birer mücevher değerindedir. Sadece Türkiye’de değil, dünyada
bu projelere eşdeğer bir proje kolay kolay bulunamaz. Özür dileyerek söylüyorum, ama gerçek bu: Bu projeleri haklı ya da haksız gerekçelerle reddetmek kimsenin haddi değildir. TÜBİTAK’ın bu projeleri öpüp başına koyması, destekleyecek bütçesi yoksa, başbakana, cumhurbaşkanına çıkıp örtülü ödenekten yalvar yakar para istemesi gerekir!
Reddedilen projelerimizin değerini anlayacak kadar matematik bilmiyorsunuzdur muhtemelen, zaten bilmek zorunda da değilsiniz. Herkesin konusu ayrı. Bana inanmayın ve lütfen bir bilene, bir anlayana sorun. Konuyla hiçbir ilgisi olmayan ya da yönlendirilmiş panelistlerinize değil ama.
Son olarak Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş, tüm içtenliğimle şunu söylemek istiyorum: TÜBİTAK’tan destek almamamıza değil, TÜBİTAK’ın destek vermemesine üzülüyorum!

Saygılarımla,
Ali Nesin

Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Nâcizâne; "Test Edildi, Onaylandı" makamından

Blog âleminde, çeşitli firmaların ürünlerini tanıtıp para kazananlar olduğunu hepimiz biliyoruz.

Özellikle, hedef kitlesi kadınlar olan uyanık reklâmcılar, mantar gibi çoğalan yemek bloglarının reytingini keşfettikten sonra, bundan faydalanmakta gecikmediler!

Ne yalan söyleyeyim; bu tür ürün tanıtımları, saygı duymak bir yana; bende hep tam tersi etki yapıp, özellikle o üründen kaçmama bile sebep oldu diyebilirim..[huysuzluk değil mi!]

Ayrıca, Hülya Avşar'ın hobby şampuan kullandığına ne kadar ikna olduysam, sözkonusu reklâmcı bloggerın da, o yağı kullandığına o kadar ikna oldum, diyeyim de tam olsun:)

Neyse..

Şimdi bu başlık; tüm içtenliğimle söylüyorum ki, sadece içimden geldiği için ve gerçekten kullanıp memnunluk verici sonuç aldığımdan dolayı, artı, başkalarına da faydalı olur düşüncesiyle ve ilgili firmaların ruhu bile duymayacağından dolayı açılmıştır, biline..



Yukarıda gördüğünüz tencerenin [tava gibi  görünüyor ama derin] markası Berghoff. Berghoff, bir Belçika firması. Bu tencereden, önce 2 tane alıp, çok memnun kalınca, gidilip, devamı da alındı. Bildiğimiz döküm tencereler kadar ağır değil. Kesinlikle hiçbirşey yapışmıyor ve çok kolay yıkanıyor. Tava görünümlü olanların sapları da çıkartılabildiğinden, fırına sürerken kolaylık oluyor. Kapakları payreks cam. Özellikle çeyiz düzen hatunlara, içtenlikle tavsiye edebilirim.


Bu 6 yıllık bir balsamik sirke. Fattoria Estense. Evet bu da ithal fakat durun hemen söylenmeyin. Şimdiye kadar kaç tane sirke denediysek, hiç biri bu tadı vermedi. İçeriğinde, pişmiş şarap şırası ve şarap sirkesi yazılı. Hafif tatlımtrak ve boğazı asla yakmıyor.


Bunlar, minik, süslü, ahşap mandallar. Kavanoza koymaya değmeyecek, fakat, hava almasını da istemediğiniz küçük paketlerin ağzını bunlarla kapatmak şahane oluyor. O kadar güzeller ki.. Çin'e bu güzel şeyleri bu kadar ucuza yapıp, bize sattığı için kocaman teşekkürler..[6 tanesi 1 tl ]




Ve, İhsan Oktay Anar külliyâtı. Ben ne desem hafif kalır. Ömrüm oldukça herkese tavsiye edeceğim bu kitapları. Okuyun ve beni tebessümle anın derim.
[İhsan bey; beni duymuyorsunuz ama, inanın sizinle gurur duyuyorum, varolun, hep yazın lütfen..]


Bu gördüğünüz ökse otu. Şimdi böyle otları tavsiye etmek biraz riskli gerçi, ama, en iyisi siz kendiniz de bir araştırın. Kalp, tansiyon ve damar hastalıklarında takviye olarak, kullanılıyor. Akşamdan 2 bardak için bir tutam otu soğuk suya koyup, 10 saat bekletiyorsunuz. Bir bardak sabah, bir bardak da akşam içiyorsunuz.


Kahve Dünyası markalı, damla sakızlı Türk kahvesi. Acımtırak bir tad seviyorsanız mutlaka denemelisiniz..


Bunlar, hayatımda ilk kez bu hafta yediğim, çok minik domatesler. Kızılcık boyutundalar. Tadları şekerli denilebilecek türden yoğun ve kabukları ince. Kahvaltılık anlayacağınız. Ben çok sevdim..



Bu benim müzik dinlerken --çok nadir-- kullandığım ses sistemi. Markası JBL. Apartman hayatı için biraz huzursuz edici olduğundan, genelde kulaklık kullanmak zorunda kalıyorum. Ama, eğer müstakil bir eviniz varsa, denizanası görünümlü bu set sizi çok şaşırtacak ve aldığınıza pişman etmeyecektir. Tek kelimeyle, süper!

Bunlar, öyle ünlü ve pahalı bir marka olmayan, Watsons diye serinin üç ürünü. Rastlarsanız almaktan çekinmeyin, test edildi onaylandı..

Hanımlara kesinlikle ama kesinlikle garanti veriyorum ki; pişman olmayacaklar, belki bana dua bile edecekler. Pazardan, aktardan nereden bulursanız bulun, lütfen bu kabak liflerini bir deneyin. Biri yüz için daha ince lifli, diğeri vücut için sert ve kalın lifli. Evet, bir tür kese de diyebiliriz bunlara. Sonuçta peeling yapıyorlar. Özellikle banyoda kullandıktan ve yüzünüzdeki ölü deriyi attıktan hemen sonra,  kayısı çekirdeği yağını da krem niyetine kullanırsanız, cildinizin bebek teni gibi olduğunu hissedeceksiniz. Sert ve kalın lifli olanını da özellikle bacaklarınızda kullanın derim..


Bunlar diş hekiminin aldırdığı arayüz fırçalarım. TePe marka diye ısrar etmişti ama başka markalar da varmış. Bir tür kürdan gibi mikro fırçalar düşünün, aynen öyleler ve dişlerin aralarını kolayca temizlemenize yardımcı oluyorlar. Görüldüğü üzre, onları da mandallamışım:)



Navigon marka navigasyon cihazım. Ben ona kadın sesiyle yönlendirme yaptığı için Navi Hanım diyorum:) İstanbul'u çok iyi bilenler için bile faydalı olacağına eminim. Gideceğiniz yeri giriyorsunuz ve size güzergâh seçenekleri sunuyor. Bazen onun sözünden çıktığınızda bıktırana kadar U dönüşü yapmanızı söylemesi, gözlendiğiniz hissinin doğmasına yolaçabiliyor, ama, sonra pes edip yeni güzergâh hesaplıyor. Araba çakmağına takılarak şarj oluyor.



Bu fotoğrafta Parliament süper slims sigara olacaktı da bende artık paket yok:)) Davidoff slims den sonra, merak bu ya, bir de bunun süper slimsini aldım. O kadar inceydi ki, resmen tütün yerine kağıt içtiğimi hissettim. Ha, birgün içersem de devletime inat içeceğim, yetkili büyüklerime duyurulur.[Bu arada, çakmağım nasıl ama:))]




Valla bunları ayağımdan çıkartıp çektim. Oldukça eskidiler ama çok seviyorum. Apartman katında tıkıdık, şıkıdık ses de yapmıyorlar. Can Tanrıyar ve Adnan Şenses'e inat ve pofuduk terlik düşmanı erkeklere kapak olsun diye tüm hemcinslerime şiddetle tavsiye ediyorum. Ayrıca çok da sexyler:))

Türk Sanat Müziği'nin önemli isimlerinden Adnan Şenses, boşanan Can Tanrıyar ile şarkıcı Petek Dinçöz arasındaki 'pofuduk terlik' polemiğinde Tanrıyar'a arka çıktı. “Bir kadın eve kocası geldiği zaman bakımlı ve makyajını yapması lazım” diyen Şenses, “Erkeğin de eve şık gelmesi lazım. Pufidik terlik falan olmaz. Petek güzel bir kadın, eksiksiz güzel bir kadın. Burada sadece Petek'i suçlamayalım. Evde eşim Jale hanım giyemez. Bana öyle puduklar ters gelir. Kadın elbisesi ve terliğiyle kadın gibi giyinecek” dedi.

Sonuç olarak, test edip onayladığınız ve  şu günlerde pek bi memnun kaldığınız şeyleri sizler de benimle paylaşırsanız çok  sevinirim.

dinlemelik:
Cihat Aşkın-Kız belin incedir, ince
Cihat Aşkın- Çeçen Kızı

Google is banned in Turkey ! gırrrrr!

Sansüre Sansür sitesinden alıntıdır..


code.google.com - I know, you don’t need codes.
pages.google.com - Surf the government pages.
video.google.com - Use youtube. Oops sorry, use something else.
translate.google.com.tr - Why do you need to translate anything?
docs.google.com - Use paper if you need.
sites.google.com - Sites? Why?
books.google.com - You don’t want to read a book, don’t you?
chrome.google.com - Use Explorer, I like bugs.
sketchup.google.com - It’s forbidden to sketch anything, don’t you know that?
froogle.google.com - It’s too froggy to use.
labs.google.com - I just don't like labs.
mars.google.com - Do you really go to Mars?
moon.google.com - Is there any moon?
notebook.google.com - Note that, there is noo book.
toolbar.google.com - You can borrow my hammer if it’s necessary.
browsersync.google.com - Browser? What is that?
catalog.google.com - Read government catalogs.
codesearch.google.com - I will find your code if you want.
knol.google.com - What do you do with a troll?
dir.google.com - It’s so boring. You don’t need it.
apengine.google.com - Somebody said engine? Give me oil!
health.google.com - I care about healtcare, not Google.
finance.google.com - Can you borrow me a fifty?
contacts.google.com - Ask your headman.
earth.google.com - I love firebenders. What the $#@ is earth?
groups.google.com.tr - Why are they connecting people? Let’s seperate them all.
shopping.google.com - You need shopping too? Unbelieveable!
sky.google.com - Look over, there is your sky.
support.google.com - I’m supporting you, you need Google? What a shame...
tools.google.com - Where is my hammer?
wap.google.com - Wap is wap?
answers.google.com - You have questions? They are also banned.
google-analystics.com - I’m the analyser here, OK?

Kalbim ve Kalemim Onlarla- Ece Temelkuran

 Benim de..

***

BAHRİYELİ altı genç öldürüldü. Adlarını anmaya pek vakit bulunamadığına göre onlar da dün İsrail’in kurbanı oldular. Artık yaşamayan oğullarımıza, bir kızı sevmek, bir hayatı yaşamak, çocuklarının büyüdüğünü görmek ve normal insanlar olmak hakkını
vermeyen bu topraklar adına hiç değilse bu köşeye adlarını bir kez
yazarak selam veriyorum.

Serhat Aslan (Mardin), Kerem Oğuz Erbay (İzmir), İsmail Kartal (Erzincan), Erol Tavukçu (Van), Ümit Akbulut (Malatya), Erhan Terletme (Giresun)...

Toprakları da kendileri kadar genç olsun...

GEMİLERDE VAHŞET VAR

Kardeşlerimiz, insan olmanın aczine sığındılar. Acz içinde olmaya sığındılar. Zalimin zulmüne, gezegenin sessizliğine kafa tutmak ve insan olmaktan başka silahları olmadan yola çıktılar. Rotalarını, merhametin su kadar kıt olduğu bir çöle çevirdiler. Su ve ekmek götürmek için değil, İsrail ablukasını kırıp insanlığı öteki tarafa geçirmek için gemilere bindiler. Bir başına bırakılanın yanına insan götürmeye gittiler... Daha dönmediler.

SOĞUKKANLI OLMAK

Endişeli ve meraktayız. Televizyonlar yayın saati doldurmak için konuşan kafalarla doldu birden. Endişe ve meraktan diplomasi ve stratejiye geçiş hızlı oldu:

Türkiye, İsrail’e savaş açacak mı? Ortadoğu’nun dengeleri ne olur? ABD’nin tepkisi ne olacak? İskenderun’daki saldırıda İsrail’in parmağı var mı?

Soğukkanlı olmakta her zaman acele etmek gerekmez. Sonra bir bakarsınız kanınız donmuş!

Kimileri diyor ki, “Gidenler göze aldılar”. Başkaları, “Türkiye göndermeseydi”. Ötekiler, “Gidenler İslamcı’ydı”. Berikiler,  "İHH’nin, HAMAS’la ilişkisi var”.

Yani?

İnsan, kendini kurbanın yerine koymaktan kaçar. Çaresizlik duygusu adamı boğar. Ama işte bir bakmışsın, mazluma mesafe alayım derken zalimin koltuğuna oturmuşsun. Dikkat! Dilimize dikkat!

“BARIŞIN ARKASINDAYIZ”

Akdeniz’deki vahşet, ne Müslümanların ne de Filistin yanlıların meselesidir. Bu, insanlığın ortak meselesidir. Ne diyeceksek buradan diyeceğiz. Tayyip Bey haklı, “Onlar katliamın arkasındaysa biz de barışın arkasındayız”. Tayyip Bey haklı, “Bu Türkiye’nin değil dünyanın meselesidir”. Umudumuz, gezegenin tıpkı Irak işgalinde olduğu gibi ayağa kalkmasıdır.

GEZEGEN VE İSRAİL

İsrail devletine şunu söylemeliyiz. Onlara şunu, her dilde, hep birlikte söylemeliyiz:

Ey İsrail! 360 kardeşimizi, onlara hiçbir zarar vermeden, derhal bırakmadığın takdirde gezegen ikiye bölünecektir: İsrail ve insanlık. Ey İsrail! Yaptığın saldırı, insan olmanın aczine sığınıp açık denizlere çıkan insanlara değil, insanoğluna, insanoğlunun kurduğu uygarlığa karşıdır. Ey İsrail! Bedeli ödemekle bir türlü bitmeyen tarihsel mağduriyetin Filistin kanı ve toprağıyla doymadı, şimdi insanlığın geri kalanına kastediyorsun. Gezegene savaş ilan ediyorsun. Ey İsrail! Bu gezegen kendini sana karşı savunacaktır.

ABLUKAYI KIRAN İNSAN

Kim ne derse desin. 360 kardeşimiz İsrail zindanlarında gözaltına alınmış olsalar bile ablukayı kırmışlardır. İsrail ne yapsa sessiz kalan Almanya bile öfkesini gizleyemiyorsa, Avrupa Birliği nicedir unuttuğu Gazze’yi hatırlıyorsa, Yunanistan askeri tatbikatı iptal
ediyorsa, NATO ve Birleşmiş Milletler toplantıya çağrılıyorsa... Bu, yanlarına tırnak makası bile almadan yola çıkan, zalimin merhametli olma ihtimalinden başka bir silahları olmayan insan kardeşlerimiz sayesindedir. Dünya yeniden Ortadoğu’ya kulak kesilmiştir. Bu acayip gezegenin, o gemiden gelen yaralıların iniltilerini duymaktan başka
çareleri kalmayacaktır.

Kalbim ve kalemim onlarla...

Ece Temelkuran- Habertürk
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...