Pınar Hanımın Yazısıdır- XI

MAKİNELER/TEKNOLOJİ  DOST MU DÜŞMAN MI?


Bundan birkaç ay önce 60 lı yıllarda geçen ve dönemin önemli olaylarını da anlatan bir TV dizisi olan [annemin dizisi:)] 'Hanımın Çiftliği' adlı dizide gördüğüm manzara tam olarak şöyleydi : 

Adana bölgesinin toprak Ağası olan Muzaffer Bey bölgesinde epey nufuz sahibidir. Tüm topraklarını ekip biçen köylüler Muzaffer'e bir yandan kızarlar ama bir yandan da ekmek kapıları olduğu için içten içe minnet duyarlar. Muzaffer Bey’in topraklarını ekip biçmek başlı başına önemli bir ekonomik faaliyettir o yöre için. İktidarda olan Demokrat parti ise peş peşe reformlar yapmakta, memlekete teknoloji ithal etmektedir. Ve bu rüzgardan Muzaffer Bey de uzak duramaz ve onlarca traktör siparişi verir. Traktörler köye  gelmeden önce haberi gelir tabi. Ve işçileri ayarlayan çiftçibaşları artık işçilerin pek çoğuna ihtiyaç kalmadığını, işleri büyük ölçüde traktörlerin yapacağını söylerler. İşçiler Muzaffer’den kurtulmuşlardır ama, aynı zamanda işsiz de kalmışlardır. Traktörler şenlikle kasabaya gelir ve Muzaffer Bey traktörleriyle birlikte tarlalarına gelir. İşçiler de bu arada iyice kaygılanmışlardır. Ve o anda olan olur, Muzaffer beyi ve bir dizi traktörü taşlamaya başlarlar. (Bana Avatar filmindeki Navi’lerin insan savaş uçaklarına saldırışını hatırlatıyor şimdi bu sahne)

Yukarda bahsettiğim gelişme, Sanayi İnkılabı’nın Türkiye’ye geç sirayet etmiş  kaçınılmaz sonuçlarından biri. Ancak tabi o günler atlatıldı. Türkiye de iyi kötü bir sanayi devleti oldu. Tüm bu gelişmeler sanayinin ve insan gücünün işbirliği neticesinde daha kısa sürede, daha kaliteli ve daha çok miktarda  üretime neden oldu. Ve tabi ki eskisine nazaran epeyce çoğalan bu ürünlerin   daha fazla tüketilmesi için teşvik edilmeye de  ihtiyaç duyuldu.


Bunun yanında makineler sayesinde eskiden saatlerimizi alan işleri şimdi çok daha kısa sürede ve çok daha verimli bir şekilde yapabiliyoruz. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrikli ısıtıcılar birincil yaşamsal ihtiyaçlarımızın vazgeçilmezi oldular.
Birde tabi ikincil yaşamsal ihtiyaçlarımız olan lükslerimizi de artık makineler aracılığıyla karşılar olduk. TV ve Bilgisayar bu ihtiyaçlarımızı karşılayan en önemli araçlar şu an için.  Günümüzde yedinden yetmişe hemen hemen herkes bir şekilde bilgisayar ya da TV ye ihtiyaç duyuyor. Bunlarla mutlu oluyor, üzülüyor, bunlar için para ödüyor ve bunlara zaman ayırıyor.  En önemlisi de bunlarsız bir hayat düşünemiyor…


Eminönü tramway durağında eskiden üç biletçinin durup bilet sattığı gişelerin  üçüne de jetonmatik adlı jeton satma makinesini görmek bu konu hakkında yeniden düşündürttü beni. Gerçekten de makineler dostumuz muydu yoksa bizlerle her an rekabet eden bizi bir anda işsiz bırakabilecek  ya da koltuğumuzda oturup kısmen rahat bir iş yaparken bizi çim biçme makinesinin başına sürebilecek ucuz rakip işçi mi?


Geçenlerde bankaya bir fatura ödemek için gittim ve artık gişeden işlem yapmadıklarını, internet şubesinden ya da dışarıdaki ATM den işlemimi gerçekleştirebileceğimi söylediler. Sonrasında internet şubesinden sıra beklemeden işlemimi yaptım. Bankadaki gişe görevlisinin görevini artık ben ve makinelerin  yapar  olduğunu fark ettim. Yani banka daha az eleman çalıştıracak bundan sonra. 

Belediyelerin temizlik araçları  da bir nevi temizlik işçisi görevi görüyor. Elimde herhangi bir veri yok [ki olsaydı da doğru yorumlayabilir miydim bilmiyorum, yazar burada EA Bey’e taş atıyor:)] ama bu araçlar çıktığından beri temizlik personeli sayısında bir düşüş olduğunu düşünüyorum.


Tüm bunlar ışığında şunu sormadan edemiyorum. Biliyorum ki bu kaçınılmaz bir süreç. İnsanlar işsiz kalmasın diye daha pahalıya, daha formel şartlarda (mesai saatleri zorunluluğu gibi) insan çalıştırılamayacağını biliyorum. Bunda ısrar etmenin başını kuma gömmekten başka bir şey olmadığının farkındayım. Ama şu da bir gerçek ki iş hayatına atılan pek çok genç insan var. Hepsi de yaratıcılıkları tavan yapmış, kendi yolunu kendi açabilecek insanlar değiller maalesef. Pek çoğunun amacı kendisine verilen motor işleri yapabilecek işler edinmek. Ve bu motor işler her geçen gün makinelere/teknolojiye devrediliyor. Yazılımcılar, sistemciler şimdi bu değişim sürecinin kaymağını yiyorlar. Ama gün gelecek devran geçecek bu dünya kimseye kalmayacak.  Program yazan programlar da çıkacak (belkide vardır da). Ve o zaman bir yandan her taraftan tüketmesi için motive edilen bu insanlar, tüketim yapabilecek üretim kabiliyetlerinden yoksun kalmış olacaklar. İşte o günler çokta uzakta görünmüyorlar. Zaten işsizlik denen şey aslında biraz da bu yüzden değil mi?

Benim aklım bu soruları  sormaya yetiyor, her zaman olduğu gibi maalesef cevaplara yetmiyor [Bu yeterlilikteki zeka düzeyine “zavallı zeka” diyorum ben, bu terim de psikologlara hediyem olsun:-)]. Ekonomistlere, sosyologlara, politikacılara, bilişimcilere, bilim adamlarına ve bilimum bu konuda ilgili söyleyecekleri olanları sahneye davet edip aradan çekiliyorum..

dinlemelik:

Tim Buckley-phantasmagoria in two

Red hot chili peppers-otherside

Aradığım Canlıyı Sanırım Buldum : Çamur Zıpzıpı


Latince Adı: Periophthalmus argentilineatus

Habitatı ve Anavatanı: Dünyada pekçok yere yayılmıştır. Batı ve Doğu Afrika, Japonya, Çin, Avuturalya, Hindistan, Madagaskar. Bu bölgelerin sığ mangrove bataklıklarında yaşarlar.

Beslenme Biçimi: Canlı yemleri tecih etseler de kuru yemi de reddetmezler.

Davranış Biçimi: Orta derecede agresif, bölgesine girmeyen canlılarla arasında sorun olmaz.

Kendi Türlerine Davranışı: Agresif

Yüzme Seviyesi: Taban

Cinsiyet Ayrımı: Belirgin bir fark yoktur. Erkekler birbiriyle kavga eder, bunu yaparken üst yüzgeçlerini kaldırırlar.

Üreme: Doğada oyuklara yumurta dökerler. Çamur zıpzıpı su yüzeyine çıkıp hava kabarcığını alıp oyuğa indirip oyukta serbest bırakarak yumurtaları havalandırır. Yavrular 5 gün içinde çıkar ve yaklaşık 50 gün içinde hem karada hem sudaki amfibi yaşama adapte olur.

Sıcaklık: 26 - 32°C

En Fazla Büyüdüğü Boy: 15 cm

Su Sertliği: Sert

pH: 7 - 8.5

Zorluk Seviyesi: 3

Genel Yorum: Bölgelerini korumak isterken üst yüzgeçlerini açarlar. Yarı sulu bir ortam bulunduran, acı su akvaryumu kurulmalıdır. Akvaryumda düz taşlar, yumuşak taban ve mangrove kökleri kullanılmalıdır.


Yorum yapmayacağım, merâmımı şu karikatürler yeterince anlatıyor zaten:)





Fotoğraflar Şuradan

dinlemelik:

Barış Manço- Gönül Ferman Dinlemiyor



Dilek Ağacı


Sarmısaklı'da, Şeytan Sofrası denilen yerde çektim bu fotoğrafı. Şeytanın ayak izi olduğu iddia edilen ve etrafı bir tür kafesle çevrili olan oyuğun içerisine de bozuk paralar atmış insanlar. Sanırım Allah'tan ümitlerini kesip, şeytana başvurdular:)



dinlemelik:

Idir feat. zaho-tout te chemps

Başbakan- Ahmet Altan

Bu yazıyı, 'Ahmet Altan'a Emailim' başlığına atacaktım ama yorum sayısı çok fazla olduğundan yeni bir başlıkta arşivlemek istedim.

Ahmet Altan; Başbakan'a 'sen kimsin' diye sorular sorarken, ince bir üslupla ve tartışmaya mahâl vermeyecek ustalıkla, üstü kapalı olarak da eleştirmiş (ya da ben öyle anladım!)



Başbakan

Tayyip Erdoğan’ın özellikle köşe yazarlarının eleştirilerine kızdığında kullandığı epeyce nobran ve saygısız bir soru kalıbı var.
“Sen kimsin?”
Bu soruyu, bu tonlamayla sorma hakkının yalnızca kendinde bulunduğuna inanan bir havası bulunuyor.
Sanıyorum aynı sorunun aynı şekilde kendisine sorulabileceğini hiç aklına getirmiyor.
“Peki, sen kimsin?”
Gördüğümüz, izlediğimiz, bazen hayranlıkla alkışlayıp, bazen hayretle eleştirdiğimiz bu “kalabalık kişilik galerisindeki” Erdoğan portrelerinden hangisi asıl Erdoğan’a tekabül ediyor?
“Komşularıyla sıfır sorun” politikasını izleyen, dünyanın saygı gösterdiği “yaratıcı ve parlak” diplomat Erdoğan mı sensin?
Yoksa, Ermeni protokolünü önce imzalayıp sonra vazgeçen güvenilmez politikacı mı sensin?
Kürt açılımını başlatan “cesur” lider mi sensin?
Yoksa Habur’daki olayları görür görmez çark eden, pısan, geri çekilen, kendi başlattığı açılımı sürdürmeyi beceremeyen ürkek adam mı sensin?
“Yaradılanı severiz Yaradan’dan dolayı” diyen, her ırkı, her inancı, her kavmi kucaklayan hoşgörülü Müslüman mı sensin?
Yoksa, Ermeni politikaları çıkmaza girince İstanbul’da ayda dört yüz liraya çalışan zavallı Ermeni kadınını “sınır dışı” etmekle tehdit eden, Hazreti Muhammed’in “veda hutbesini” unutan milliyetçi mi sensin?
Ergenekon soruşturmasını başlatan, devlet içindeki çetelerin üstüne yiğitçe giden “hukuk sever” lider mi sensin?
Yoksa, “Ergenekon’un avukatıyım” diyen Deniz Baykal gibi “İttihat Terakki çetelerinin avukatlığına” soyunan “çetesever” politikacı mı sensin?
Askerlerin darbe girişimleri karşısında dik duran, boyun eğmeyen, direnen, mücadele eden “büyük lider” mi sensin?
Yoksa “darbeci” İttihatçıların cinayetlerine sahip çıkan, savunan, mazeretler uyduran “darbesever” mi sensin?
Gazze’deki İsrail vahşetinin kurbanı olan çocukların kahraman ve pervasız savunucusu mu sensin?
Yoksa Güneydoğu’da taş attıkları, şarkı söyledikleri, ıslık çaldıkları için hapislere tıkılan çocukları kurtarmaya bir türlü cesareti yetmeyen yönetici mi sensin?
Avrupa Birliği’ne üye olmak için en ciddi adımları atan çağdaş adam mı sensin?
Yoksa, tarihteki bir suçun altını çizdikleri için çeşitli ülkelerden büyükelçilerini çekip, içe kapanmaya doğru giden İttihatçı mı sensin?
Davos’ta dünyaya meydan okuyarak dünyanın saygısını kazanan dünya lideri mi sensin?
Yoksa içerde MHP’ye üç beş oy kaybedeceğim diye MHP’lileşen kasaba politikacısı mı sensin?
Dersim’e “katliam” diyecek cesarete ve tarih bilgisine sahip entelektüel mi sensin?
Yoksa, İttihatçıların Almanlarla birlikte işledikleri cinayetleri “ben Müslümanlar soykırım yaptı dedirtmem” diye sahiplenen “tarih cahili” mi sensin?
27 Nisan muhtırasına dimdik karşı çıkarak ülkenin kaderini değiştiren “kahraman” mı sensin?
Şemdinli’de savcıyı harcayan ürkek adam mı sensin?
Anayasayı değiştiren “demokrat” mı sensin?
Seni eleştirenlere kızınca hemen onları suçlayan, suçlama hakkını kendinde gören, “Türkiye’nin çıkarlarını savunmuyorlar” diye ucuz polemiklere başvuran “tehditkâr” adam mı sensin?
Sen kimsin?

Ve böylesine çelişkilerle doluyken sen ne cüretle, hangi kendini beğenmişlikle, yaptığın her hamleye alkış bekler, bütün çelişkilerinin aynı hayranlıkla kabul edilmesini isteyebilirsin?
Hangi körlük, yaptığın hataları eleştirenlerin “suçlu” olduğuna seni bu kadar kolay inandırır?
En akıllı, en cesur, en yiğit, en dürüst olduğuna ve senin dışındaki herkesin de “zaafları” bulunduğuna mı inanıyorsun?
Sen, sadece senin kavga edebileceğini, senden başka kimsenin kavgaya giremeyeceğini mi sanıyorsun?
Siyaset sahnesinin şu anda en cesur, en ilerici, en dürüst olanı sensin ama bu ülkedeki en dürüst, en cesur, en ilerici olan sen değilsin ve hayat sadece siyaset sahnesindekilerden ibaret değil.
Çelişkilerle dolu olmak belki politikacılığın gereklerindendir ama bütün bu çelişkilere alkış beklemek, alkışlamayanları suçlamak için ucuz polemiklere dalmak da neyin nesi?
İyi bir insana da, –senin sevecen dindarlığını hatırlayarak söylersek- iyi bir Müslüman’a da yakışan tevazu, dürüstlük, şefkat, cesaret, hakkaniyet, adalettir.
Öyle davrandığında alkış ananın ak sütü gibi helaldir.
Ama haksızlık ettiğinde eleştirenlere saygısız bir hoyratlıkla “sen kimsin” diye bağırdığında duyacağın sadece sevimsiz bir yankıdır.
“Peki, sen kimsin?”

Yorumsuz

Bu fotoğraf nette dolaşıyor:)

The Life Of David Gale



EA Bey'in tavsiyesi ile izledim bu filmi.

ABD'nin Teksas eyaletinde uygulanan adalet sistemini ve  idam cezasını, çarpıcı bir senaryo ile işliyor.

Kevin Spacey, Kate Winslet'in oyunculukları da övgüye değer.

Bu arada bizim masa başı Liberallerimizin de izlemesi iyi olabilir, keza, --dikkat spoiler-- Kevin Spacey'in canlandırdığı liberal görüşlü felsefe profesörünün, savunduğu şey uğruna muhafazakar ve kökünü incilden alan adalet  sistemiyle savaşırken verdiği mücadele ve fedakârlık, insanı şoke edecek kadar etkiliydi..

Başrol kahramanımız felsefeci olunca, filmde geçen diyaloglar da oldukça derin ve karmaşık.

İzlemek isteyenlere ayıp olMaması adına, daha fazla spoiler yazmadan susayım ve  herkese keyifli seyirler dileyeyim..

Hayat ve Anlamı - Kaan Sezyum

Benim blog camiasından âşina olduğum Kaan Sezyum, ani bir beyin kanaması sonucu eşini kaybetmiş.
(Allah rahmet eylesin) 


****
Hayat ve Anlamı

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.


dinlemelik:

İlhan İrem- Yemyeşil bir deniz



Türkler Vadisi- Facebook

Tanrı Türkleri yarattı..

Ve Türkler sonunda interneti (de) fethettiler!

Bakın 'keşfettiler' demiyorum, zira, keşif merhalesini çoktaaan aştık biz, artık kadınlı, erkekli, çoluklu, çocuklu 'fetih' dönemindeyiz..

Baştan söyleyeyim, niyetim mevcut hâlimizi yermek ya da eleştirmek değil, sadece, sonunun nereye varacağı meçhul olan bu 'iletişme, cıvıldaşma' çılgınlığımızın hâlihazırdaki durumundan sözetmek..

Facebook'ta gerçek kimliğimle aktif bir hesabım yok benim, erkek kardeşiminse 'oldukça' aktif denilebilecek, şifresini bana da verdiği bir sayfası var.

Üye olur olmaz yaptığı şey, fen lisesinde iken çıktığı(!) ve halen tıp fakültesi öğrencisi olan eski kız arkadaşının sayfasına bakmak olmuştu. Kızın mayolu yaz tatili fotoğraflarını astığını görünce de, kendince şoke olmuş ve bana "abla, şifrem şu, gir bi bak, xxxxxx'ın halini gör!" demişti..

Halen takip ediyor mu emin değilim ama, pek çok eski sevgilinin, boşanmış karı kocanın, facebook sayesinde, bu şekilde birbirini gözetlediğine neredeyse eminim!

Profil sayfasına yazdığınız medeni halinizi ifade eden kısım ise; anlatılanlara göre önemli bir işleve sahipmiş ve eğer bekar yazıyorsa; sayfanızı, CV'nizi, fotoğraflarınızı inceleyen bir talibiniz, oradan size ilan-ı aşk(!)  filan da edebiliyormuş.

Evet, tüm bunlar; insanların kendi tercihleri ve özel hayatlarını ilgilendiren şeyler, dolayısıyle orada diledikleri gibi hareket edebilme serbestisine sahipler de diyebiliriz, fakat ; bizzat tanıdığım iki lise öğretmeni kardeş için, eski öğrencileri tarafından açılmış olan sayfaya yapılan yorumları okuduktan sonra, her türlü sansüre karşı olmakla birlikte, bu eğlenceli diye tarif edilen sosyal paylaşım sitesinin telafisi mümkün olamayacak türden zararları da olabileceğini düşünmeye başladım ne yazık ki...


Biri matematik diğeri fen alanında ders veren bu iki erkek öğretmen, belli ki  zor sorulu sınavlar yapmışlar ve yetmemiş çocukları kendi yöntemlerine göre hal ve tavırlarını da disipline etmeye çalışmışlar, oldukça sıkmışlar..

Öğrenciler de mezun olmuş olmanın verdiği rahatlıkla olsa gerek, kelimenin tam anlamıyla hocalarını eleştiri bombardımanına tutmuşlar!

Olabilir..

Böyle birşeyi herkes yapmak ister, hatta Facebook sitesi bu bağlamda bir tür kontrol mekanizması görevi de üstleniyor denilebilir, fakat; beni o yorumları okuduktan sonra ürküten asıl nokta başka birşey..

Malesef, bazı  kız öğrenciler, halen evli ve çocuklu olan hocaları için, 'katıksız sapıktı', 'bacaklarımıza bakardı', 'güzel kızlara zaafı vardı' türünden şeyler de yazmışlar.

Hocaların adı soyadı ile google araması yapılınca düşülen bu sayfada, herkese açık olarak yer alan bu hadsiz ve çirkin iddiaları, eminim benim gibi pek çok akrabaları, eşleri, kızları da okumuşlardır.

Kızları ve eşleri, gülüp geçtiler mi bilmiyorum ama, kendi babam için böyle bir sayfa bulsam ve benzer yorumlar okusam, çok sarsılacağıma eminim ben..


Hâsılı, nette sansüre sonuna kadar karşı olan ben, ilk kez bu konuda tereddüt yaşadım ve birilerinin özel hayatına zarar verecek kadar acımasız yayınlar yapılmasına müsade edilmesi konusunda tedbir alınması konusunu (nasıl mümkün olacağını hiç bilMemekle beraber) ciddi, ciddi düşünmeye başladım..

ps: 
Bahsettiğim sayfanın linkini malesef veremeyeceğim çünkü, orada yazılan negatif yorumları daha fazla kişinin okumasına gönlüm razı değil..





dinlemelik:

il divo-isabel 

il divo-my way

il divo- mama

Elazığ Depremi

Fotoğraf-Radikal'den

Bu kez ölüm nedeni, deniz kumu değil!


Üç kağıtçı müteahhit değil!


Kerpiç!


Bilanço: 41 ölü, 34 yaralı

Ekşi Mayalı Ekmek Maceram

Fikir Sahibi Damaklar sayesinde 1 hafta süren, çok keyifli bir maceraya atıldım.
(1 hafta derken, günde 10 dk gibi kısa bir zaman sürecinde maya üretmek ve beslemekten sözediyorum esasen.)

Ekşi maya, marketlerde satılan endüstriyel mayalardan kullanmadan, tamamen doğal tekniklerle evde kendimizin ürettiği bir maya türü. 

Bunun için, organik tam buğday unu, klorsuz su ve biraz da bal kullanıyoruz.

Orjinal tarifte çavdar unu da vardı, fakat, benim paketimin üzerinde koruyucu olarak antioksidan da olduğu yazdığından maya üremesine engel olur diye kullanmadım, onun yerine biraz buğday kepeği ilave ettim.



Fikir Sahibi Damaklar'ın orjinal tarifinde 1. gun: 

1 bardak un (cavdar, yoksa tam bugday)
1-1/4 bardak su
1 tatli kasigi bal (yoksa 1 tatli kasigi toz seker)

Bu malzemeyi temiz bir cam kavanozda ahşap bir materyal ile karıştırdıktan sonra, ağzını hava alacak şekilde gevşekçe kapatıyoruz. (Ben Çin yemeği çubuğu ile karıştırdım ve kapağı sadece toz vb kaçmayacak şekilde iliştirdim)



Ertesi gün kavanozun üzerinde biriken koyu renkli sıvıyı ve karışımın yarısını döküp, üzerine 3/4 bardak su ile birlikte yarım bardak un ilave edip, karıştırıyoruz. (Bu işleme 'besleme' deniyor ve 2,3,4,5,6. günlerde de aynını tekrar ediyoruz.)




2. günden itibaren benim kavanozumda hava kabarcıkları oluşmaya başladı. Bu kabarcıklar, maya oluşumunun başladığının habercisiymiş..


Öyle ki maya hanımlar, zaman zaman coşup, kavanozdan taşıyorlar bile..Bu nedenle kavanozu derin bir kaba koymak en doğrusu..

 


6.gün de besleme yaptıktan sonra, mayanın yarısını atmaya kıyamazsanız onunla başka tarifler uygulayabiliyorsunuz ya da benim gibi 2 kavanoz maya yapabiliyorsunuz.

Mayamız hazır olduktan sonra, sıra hamuru yoğurmaya geliyor. Ben geceden hazırlayıp sabaha pişirmeyi tercih ettim. 

Fikir Sahibi Damaklar'ın tarifinde beyaz un da vardı fakat ben %100 tam buğday unu kullandım..

Bir ekmek için:

Malzemeler:

(100 gr) ½ (yarım) bardak ekşi maya
(175 gr)  1 ¼ (bir artı bir çeyrek) bardak tam buğday un    
(200 gr)1 ½ (bir buçuk) bardak beyaz un
(7,5 gr)1 ½ tatlı kaşığı tuz
(150 gr) 2/3 bardak içme suyu

Yoğurmak için gerek malzemeler:

1 tatlı kaşığı zeytinyağı
1 avuç un, elimiz için
1 kap buz, en son, fırın için


Bu malzemeleri yoğurduktan sonra, pirinç unu serptiğim temiz bezlere koyup, yaklaşık 6 saat kabarmaya bıraktım. 

Sabah kabaran hamurları pişirmek için, fırını 45 dk boyunca 220 'C'ye ısıttım.



Önerilen, 'el değdirmeden' hamurları bez yardımıyla ısınmış fırına vermekti. Benim oldukça minik olan ekmeklerimin ilkini tepsinin ön tarafına koyabildikten sonra, diğer hamuru arka tarafa koyarken sorun yaşadım.(Parmaklarımı da yaktım)
Malesef, şekli bozulduğu gibi ucu da fırının yan tarafına dokundu..







15 dk da piştiler. Altına vurarak "tok, tok!" sesi ile kontrol ettim. (Sağdaki ekmek, şekli bozulan ve ucu yanık olan)


Fakat çıktıktan sonra mutfağı saran ekmek kokusu için herşeye değerdi diyebilirim:)

En pahalı parfüm kokusuna bile değişmeyeceğim bu güzel koku ve tarifi imkansız lezzet, bir hafta sabrettikten sonra, malesef bir  kahvaltıda bitti..

Herkese tavsiye ediyorum, şimdiden afiyet olsun..

(Şu sitede de,  çok değişik ekmekler ve Ekşi Maya tarifi de var.. )





Genelev Açılımı ve Ayşe Tükrükçü


 'Ayşe Tükrükçü' ismini gazete ve tv haberlerinden hatırlıyorum, bir de Engin Ardıç'ın oldukça sert sayılabilecek yazısından.

Eski bir genelev çalışanı olan bu hanım, İstanbul'dan bağımsız milletvekili adayı da olmuş,  kazanır da meclise girerse diye namuslu(!!) insanların yüreğini de ağızlarına getirmişti..

[Hoş, o günlerde,  "Bir hayat kadını beni temsil edemez efendim!" diyen gazete yorumcularının, meclise soktukları takım elbiseli, kravatlı ve  çiçek sulamayı çok seven şık vekillerinin namuslarından bu kadar emin olmaları da ayrı bir tartışma konusu..]

Lafı uzatmayayım; AKP --nihayet Genelev Kadınlarını hatırlamış ve  bir proje başlatmaya karar vermiş..

Eğer bu haberdeki 100 bin seks işçisi olduğu lafı doğruysa, halimiz vahim ki ne vahim! ..

Nüfusun yarısını kadın kabul edersek, nerdeyse her 350 kadından biri fuhuş sektöründe çalışıyor demektir bu...

Bu kadar 'arz' olması, bu arzı katlayacak kadar 'talep' olduğunun da göstergesi tabii..E bu namussuzluğu o yapmıyor bu yapmıyor, uzaylı erkekler mi geliyor müşteri olarak???

Değil elbette..

O pek bi namuslu, pek bi erdemli erkeklerimiz, o pespaye yerlerde kuyruk oluyorlar ellerinde peçete. Adım gibi eminim çıktıktan sonra da oradaki kadınları aşağılayan küfürlerin en âlâsını savuruyorlar orda burda..

Ve tipik ikiyüzlülüğümüz her şeyde olduğu gibi burada da dibine vuruyor..

Bir devlet büyüğümüze atfedilen mâlum lâfta olduğu gibi, "Genelevleri kapatalım da, gençler gelip bizi mi ş'apsınlar!" demeyip, 8 Mart Kadınlar Günü'ne de denk gelen bu haberde bahsi geçen projeye el verecek herkesi ve bu bataklığı kurutmak adına atılacak her adımı alkışlıyorum..



 bknz:

Engin Ardıç- Oyumu Açıklıyorum

dinlemelik:

Amlakit Yaylasında Muhteşem Düet 


Anadolu'nun kayıp şarkıları-Ahmet Yurt

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları- Devrim Kaya

Anadolu'nun kayıp şarkıları- Kewe narine rebene

Türkiye'nin Yıllık Migreni: Ermeni Soykırım Tasarısı


 Azeriler 'oh oldu' diyorlar mıdır acaba!!!


Şimdilik Tarihe not düşelim:
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, 1915 olayların 'soykırım' olarak nitelendiren tasarıyı 22 'hayır'a 23 'evet' oyuyla kabul etti. Türkiye anında tepki verdi. Peki şimdi ne olacak?

Tasarıyı kabul eden Dışilişkiler Komisyonu, tasarıyı yasalaşması için Genel Kurul'a sevkedecek..

Eğer Genel Kurul da 'Evet' derse yasa onay için Obama'nın önüne gelecek..

Tasarıda verilen hayır oyları beklenenden yüksek çıktı. Kullanılan 'hayır' ve 'evet' oylarının birbirine çok yakın olması nedeniyle Temsilciler Meclisi'nin Genel Kurulu'nda gündeme alınmayacağı tahmin ediliyor.

Tasarıya başta Başkan Obama olmak üzere, ABD ekonomisinin bel kemiği kabul edilen ağır sanayinin önde gelen şirketleri şiddetle karşı çıkmıştı..

HABER7.COM

Roman Açılımı


The Song Of Gypsies-Eleni Vitali


Üniversitede Manisa-Turgutlu'dan gelmiş ve makine mühendisliğinde okuyan bir oda arkadaşım vardı.

Babası vefat edince, ekonomik olarak çok zorlanmışlar, kirası ucuz diye mecburen Romanların oturduğu mahalleye taşınmışlar.

Arkadaşım, çocuk aklıyla çok ağlamış, sanırım kompleks de yapmış ve "biz şimdi çingene mi olacağız?" demiş annesine..

Fakat ilerleyen yıllarda, o kadar sevmiş ki mahallesini, Romanları, anlata anlata bitiremiyordu..

Ve dün tv de izledim; Başbakan, Roman(çingene) vatandaşlarımıza söz verdi, sıra "Roman açılımında" dedi. 14 Mart'ta da Roman Çalıştayı toplanacakmış.

ANKARA - Hükümetin Roman açılımıyla ilgili açıklamaları Devlet Bakanı Faruk Çelik yaptı.

Roman vatandaşların sorunlarının tespit edilmesi ve beklentilerinin öğrenilmesi için Aralık ayında ''Roman Çalıştayı'' düzenlediklerini hatırlatan Bakan Çelik, çalıştay sonucunda bir rapor hazırlandığını ifade etti.

Raporla birlikte atılabilecek adımları tespit ettiklerini söyleyen Çelik, ilk olarak Roman vatandaşlara uygun evler yapılması için TOKİ ile görüştüklerini anlattı.
Haberin devamı ↓reklam

Bakan Çelik, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde çok katlı olmayan bahçeli evlerin inşası konusunda bir çalışma başlatıldığını vurguladı.

Kısa, orta ve uzun vadede hayata geçirilebilecek düzenlemeler üzerinde çalıştıklarını dile getiren Faruk Çelik, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 14 Martta İstanbul'da roman vatandaşların temsilcileriyle bir araya geleceğini bildirdi.

Bakan Çelik, ''Sayın Başbakan çalışmalar kapsamında hayata geçirilecek konuları açıklayacak'' diye konuştu.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kültür sanat ayağını, ağrılıklı olarak Romanlar ve Kürtler taşıyorlar.

Bu yüzden, ben Roman olsam, alfabeye harf ekletmek, anadilde eğitim, cart curt isteyemeyeceğime göre; 'konservatuarlara ve TRT'ye eleman alımlarında kolaylık ya da kontenjan' talep ederdim !..

Eşitsizlik olur filan demeyin lütfen, zira; Romanların doğalarında bulunan ve genetik miras olarak atalarından devraldıklarını sandığım olağanüstü müzik/dans yetenekleri olduğunu hepimiz biliyoruz..[ABD'de zenciler, bizde Romanlar, Kürtler]

Başka da ne talep edecekleri kendilerinin bileceği iştir, bana düşmez be ya:)

bknz:

Roman: Çingenelerin gadjolara "biz de insanız" demek için kullandığı, kökeni çingene dilinde insan demek olan romdan gelen kelime.

[..]çoğu zaman yarı vatandaş muamelesi görseler de hiç akıllarına dağa falan çıkmak gelmemiş, tetik yerine notalara basmışlar. otobüs taşlamaktansa darbukalara, davullara vurmuşlar/cinnet mustatili[..]

http://www.youtube.com/watch?v=d2PPCu0HUAU&feature=related

Türkiye Tohum Gen Bankası Açıldı

Son zamanlarda okuduğum en güzel haberlerden biri bu oldu diyebilirim.

Konu hakkında derin bilgi sahibi olmasam da, kişisel ilgim nedeniyle uzun zamandır yerel tohumlarımızın korunmasına dair yapılan çalışmaları ilgiyle takip ediyorum.
Özellikle İsrail'den aldığımız kısır tohumlar nedeniyle, çiftçimizin, dolayısıyle tarım sektörümüzün dışarıya bağımlı hale gelmesine dair endişelerimiz de artıyordu.
Hatta bu bağımlılığın, 'milli güvenlik' meselesi bağlamında dahi tartışılması mümkündü.

İşte tüm bu endişeleri tamamen gidermese de; en azından doğru bir adım atılmış oldu. Geleceğimiz adına hayırlı olmasını diliyorum..

Haber şöyle:

Dünyanın üçüncü büyük tohum gen bankası olan Türkiye Tohum Gen Bankası açıldı.

Tarım Bakanlığı'nın Yenimahalle Kampüsü'ndeki bankanın açılışını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,
"Ülkemizin yedi bölgesinin tamamında dünyada eşi benzeri olmayan bitkiler bulunuyor. Bildiğiniz gibi ülkemiz toprakları Güneydoğu Anadolu Bölgemiz, Harran ovası dünyada tarımın ilk kez yapıldığı topraklar olarak bilinir. Bu noktada da binlerce yıllık bir tecrübenin sahibiyiz aslında. Evet, bizim petrolümüz yok, bizim uçsuz bucaksız altın madenlerimiz de yok ama belki bunlardan çok daha önemli, çok daha değerli bereketli topraklarımız var"
dedi.

Erdoğan, daha sonra meşhur bir Kızılderili atasözünü paylaştı:

"Son ağaç kesildiğinde, son nehir kirlendiğinde ve son balık öldüğünde o zaman paranın yenmediğini anlayacaksınız."
Kaynakların sınırsız şekilde kullanılmasının, tabiatın sorumsuzca kirletilmesinin, gelecek nesiller düşünülmeden imkanların büyük bir iştah ile tüketilmesinin gelecek adına herkesin kaygılanmasına yettiğini anlatan Başbakan Erdoğan, "Bugünden önlem almak zorundayız. Sorumlu davranmak, öngörülü davranmak, tedbirli olmak ve bugünden gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya teslim etmenin mücadelesini vermek zorundayız. Aslında hepimiz sorumluyuz" dedi.

Bankanın önemi


Dünyanın sayılı ve önemli bir gen merkezi olan Türkiye'deki 12 bin civarındaki bitkinin 3 bin 900'den fazlası endemik (başka yerde olmayan) bitki. Türkiye ekonomik öneme sahip birçok bitki türünün de anavatanı.

Buğdayın 24, arpanın 8, çavdarın 4, yulafın 6 yabani akrabası Türkiye'de bulunuyor. Hububat, baklagillerin yanı sıra meyve ve sebze açısından da gen kaynağı olan Türkiye'de, Türk insanının eliyle geliştirilen, birçok yerel çeşit de bulunuyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, yerel çeşitler başta olmak üzere genetik kaynakların öncelikle toplanması, muhafazası ve çeşitlendirmesine dönük birçok çalışma yürütüyor. Bu kapsamda toplanmış 62 binden fazla tohum numunesi İzmir ve Ankara'daki gen bankalarında muhafaza ediliyor.

8 binin üzerinde meyve ve asma çeşidi de 16 değişik Araştırma Enstitüsünde arazi gen bankalarında koruma ve değerlendirmeye alınmış durumda.

Türkiye Tohum Gen Bankası ise dünyanın üçüncü büyük tohum gen bankası. Çin ve ABD'den sonra üçüncü olacak 250 bin örnek kapasiteli bankanın kapasitesi ileri ki aşamada 300 bin çeşide kadar çıkarılabilecek.

Eski 20 derecede saklanacak

Tohum gen bankasında tohumlar, eksi 20 derecede uzun süreli, özel ambalajlı ve özel iklim şartları altında, sıfır derecede orta süreli ve artı 4 derecede kısa süreli muhafaza olmak üzere 3 şekilde saklanacak.

Tohumların gen bankalarında muhafazası bakımından Türkiye'nin, bölgesinde önder bir konumda bulunduğunu belirten yetkililer, Türkiye'nin bu alandaki çalışmalara 1964'te başladığını, Ulusal Tohum Gen Bankası'nın 1974 yılında şimdiki adı Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü (ETAE) olan Bitki Araştırma ve İntrodüksiyon Merkezi'nde kurulduğunu ifade etti.

Türkiye Tohum Gen Bankası'nın faaliyete girmesi biyolojik çeşitlilik, genetik kaynakların korunması ve değerlendirilmesinde önemli bir adım olarak niteleniyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığının, Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğüne bağlı 28 Araştırma Enstitüsünde bitkisel biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar konusunda çalışmalar yapılıyor.

Gen bankasında şu çalışmalar yürütülecek:

- Ülke genelinde genetik materyalin toplanması ve yurt içinde ihtiyaç duyulan genetik materyallerin yurt dışından temini.

- Türkiye'deki bitki genetik kaynakları materyalinin bitki ıslahında kullanılmak üzere saklanması ve çeşit geliştirme çalışmalarında kullanımı.

- Genetik kaynakların kaydedilmesi.

- Doğal kaynaklarla ilgili veri tabanı oluşturulması.

- Halkın bilinçlendirilmesi.

- Muhafazaya alınan materyalin ülke içindeki üniversiteler, araştırma enstitüleri ve ilgili diğer kuruluşlar işbirliği içerisinde karakterizasyonu.

- Endüstride, çeşitli çevre kirliliği sorunlarının çözümünde ve tarımda değişik amaçlarla kullanılabilecek Mikrobiyal Kültür Koleksiyonunun oluşturulması ve saklanması.

bknz:
Yerel Tohum Ağı
Karasaban.net-Yerel Tohum Toplama Yarışması
Toprak Ana-Yerel Tohumlar ve Diğerleri
Yerel Tohumlarınıza Sahip Çıkın Kampanyası

Gırgır'dan Gündem Yorumu


İyi de, burada çizilmiş olan yazarların o listede imzası var yahu:)

bknz:
Kontrolsüz köşe yazarları

Çocuk Gelinler- Child Brides (Stephanie Sinclair)

Dün Yenişafak'ta "BERDEL REZALETİNİ JANDARMA ÖNLEDİ" başlıklı bir haber vardı.

MUŞ (A.A)
Muş'un Bulanık İlçesi'nde çocukların berdel usulü evlendirilmelerini jandarma tarafından yapılan operasyonla son anda önledi. Elmakaya Beldesi'nde ikamet eden N.A. (41) isimli şahıs, 11 yaşındaki kızı M.A'yı Kırkgöze Köyü'nde ikamet eden M.G. (27) ile evlendirmek istedi. Bunun karşılığında da M.G'nin 12 yaşındaki kız kardeşi R.G'yi kendisine imam nikahlı ikinci eş olarak almak istedi. Anlaşma sağlanınca da N.A'nın evinde düğün töreni düzenlendi. Küçük yaştaki kız çocuklarının evlendirileceği ihbarını alan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, düğün evine operasyon düzenledi. Operasyonda, N.A., B.A., M.G. ve anne F.G. gözaltına alındı.

İfadeleri tamamlanan N.A., B.A. ve M.G. serbest bırakıldı, evlendirilmek istenen M.A. ile R.G. de 80. Yıl Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürlüğü'ne teslim edildi.

02.03.2010


11-12 yaşında, ruhsal ve biyolojik gelişimini henüz tamamlaMamış bir çocuğu alıp, "KARI" yapmaya niyetlenen bu sapık pedofililerin hangi birine jandarma yetişebiliyor, bilmiyoruz!!

Ama, "evlilik yaşı 14'e indirilsin" diyen Halis T. ve muadili Hüseyin Ü. gibi azgın tekelere yol verecek bir yasa tasarısının konuşulması bile üzücü..

***

bknz:


Majabin 13 yaşında. Babası kumar borcunu onu 45 yaşındaki bu adama kuma vererek kapatmış.




Roshan Kasem 8 yaşında... Yanında oturan 55 yaşındaki adamla nişanlandığını bilmiyor.
Nişanlanmanın ne olduğunu bilecek yaşta değil ama çetin bir gelecek onu bekliyor






11 yaşındaki Afganlı Gulam Hader 40 yaşındaki eşiyle yanyana. Kendisini nasıl hissettiğini soran gazeteciye;
"Bu adamı tanımıyorum. Kendimi nasıl hissedebilirim ki? "cevabını veriyor.
Bu Fotoğraf 2007 yılında Unicef tarafından yılın fotoğrafı seçilmiş.





Çocuk yaşta evlendirme geleneği Hıristiyanlar arasında da yaygın.
11 yaşındaki Destaye Amare Ortadoks kilisesinin rahibiyle evleniyor.
Etyopya'da Ortadoks rahipler çocuk yaşta kızlarla evlenmek zorundalar.


 
Stephanie Sinclair 1973 doğumlu fotoğraf sanatçısı. Bu diziyle FreeLens ödülünü  aldı.

Stephanie Sinclair fotoğrafları

http://www.dianawest.net/Home/tabid/36/EntryId/669/USA-Accessory-to-Child-Rape.aspx


dinlemelik:

Fuat Saka- Cigerparem

Fuat Saka- Şimdi Ne yapar

Fuat Saka- Karadır Kaşların

Fuat Saka-Maria Farantouri

Gençler, müjde! İşsizliğe Çare Bulundu

Evet, işsiz gençlerimize bu müjdeyi vermek boynumun borcudur deyip, gece yarısı tesadüfen düştüğüm bir forum sitesinde gördüğüm mucizevi bir duayı burada paylaşmak istiyorum.

Noktası virgülüne dokunmadan, manzarayı aynen yayınlıyorum..

Sabreder okursanız, en altta; "jeep, villa" gibi bonus süprizlerim de var:))

Hadi yine iyisiniz!

***
Birebir alıntı:

Nurefşân: Selam Arkadaslar Araniza yeni katildim ins birbirimize faydali oluruz size verecegim bu duayi ben bizzat yapdim 2 gün icinde is teklifi aldim dün görüsmeye gittim allah cc hu duama cevap verdi.Hamd olsun Sizinde faydalanmanizi istedim..Bu duayi yazip yada ( fotokopi) cekdirip suyun icine birakiyorsunuz her gün 5 vakit namazdan sonra 5 defa suya üfleyip okuyorsunuz hic ummadiginiz yerden is teklifi geliyor

VE KALEL MELIKÜTINI BIHI ESTAHLISHÜ LI NEFSI FELEMMA KELLEMEHÜ KALE INNEKEL YEVME LEDEYNA MEKINÜN EMIN.KALECALNI ALA HAZAINIL ARD INNI HAFIYZUN ALIM.VE KEZALIKE MEKKENALI YUSÜFE FIL ARD YETEBEVVEÜ MINHA HAYSÜ YESA NÜSIYBÜ BI RAHMETINA MEN NESAÜ VELA NÜDIYU ECRAL MUHSININ..(yusuf süresi 54, 55 ve 56. ayeti kerimesi )

Gokada: namaz kılamayanlar için nasıl bir önerin var..

Nurefşan: Sadece namaz kilanlar yapabilir diye bisey yazmiyor Ayni sekilde sizde yapabilirsiniz .ALLAH cc kimin duasini kabul edecegi belli olmaz.

bir umut: canımcım sende istediğin zaman oku

nova: paylaşımın için teşekkürler canım.
duayı suyun içine atıyoruz her namazdan sonra tekrar aynı duayı 5 defa okuyup suya üfleyip içiyoruz. doğrumu anlamışım

Nurefşan: Novacim evet aynen dedigin gibi namaz bittikten sonra 5 defa okuyorsunuz

Fatma Nur: Allah razı olsun paylaşım için...

Nurefşan: Dua suyun icinde kaliyor ICMIYORUZ sadece üfleyip okuyoruz ALLAH sizlerdende razi olsun ins

nova: bak yanlış anlamışım suyu hiç içmicez sadece okucaz öylemi

yalnız kovboy(yasaklı üye):bu duayı kimden duydun veya nereden okudun

nature: nurefsan paylaşımın için teşekkürler... Bu duayı ne kadar yapacağız ve diyelim ki dileğimiz oldu suyu ne yapacağız? Yanıtlarsan sevinirim

Fatma_Nur: arkadaşlar bir şeyin farkına vardım ALLAHa ettiniz duada ne kadar samimi ihlasla , kabul olunacagını düşünerek ederseniz rabbim zaten kabul edior hani Allahu teala der ya kulum beni nasıl bulursa ben öyleyim diye )

hattabia: şimdi bunun arabcası lazım ama

nurefşan: yanliz kovboy bu duayi 1 arkadasim tavsiye etti bende tecrübe ettim ve allah rizasi icin sizlerle paylastim faydalanmaniz acisindan ...

nlynur(yasaklı üye): suyu ne yapiyoruz sonucta okunmus su dokulmezde heryere allah korusun demi

Nurefşan: NATURE arkadasim belirli bir süresi yok sanirim cünkü ben 2 günde is teklifi aldim ve hala devam ediyorum okumalarima birakmadim suyu ayak alti degilde cicege dökücegiz ..
--------------------
Ben kaynagini verdim hattabia kurani kerimden yusuf süresi 53-56 ayeti okuyorsunuz.

Meldam: Konu sitede mevcut dikkatli bakarsaniz var arkadaşlar ben yusuf suresinin 54-55- 56 diye biliyorum 53 yoktu kardeşim . zaten yazdığın ayetler de bunlar 53. ayet yok

Nurefşan: Meldam (Y) evet Haklisiniz bende öyle Demek istemisdim aciklamaniza TSK ederim. O zaman bunu degistirelim yanlis anlasilmamasi acisindan. Ben kaynagini verdim KURaN`i kerimden yusuf süresi 54-56 ayeti okuyorsunuz.

***

Ve bu da Bonus:

Maşallah-İnşallah çekim yasası

dinlemelik:

Brenna Maccrimmon-Sumru Ağıryürüyen
Brenna Maccrimmon-Evlerine vara gele usandım
Brenna Maccrimmon-Yıldız Dağı Geldim İşte Yanına
Brenna Maccrimmon-Kar Yağıyor Alçaklare
Brenna Maccrimmon-Getme gel

Tehlikeli Oyunlar (Pınar Hanımın Yazısı)

Sevgili Blog Arkadaşlarım ve Değerli Blog ziyaretçileri;

Sizlere müsadenizle bir oyun tavsiye etmek istiyorum.

Aşağıda oyunla ilgili detaylı bilgiler mevcut. Ancak ben oyun ekibinin benim için göstermiş olduğu hassasiyeti burada dile getirmek istiyorum. Lütfen yanlış anlamayınız. Mağduriyet borazanlığı yapmaktan hiç hoşlanmıyorum. Ancak bazı konularda duyarlılık gösteren insanları takdir etmem gerektiği gerçeğini de engellemiyor bu durum.

İTÜ- Maçka Kampüsünde oynayan bu oyuna 2009 yılında kardeşimle beraber gitmek istemiştik. Biletlerimizi daha önceden ayırtıp oyun için fakültenin tiyatro salonunun önüne gitmiştik ki görevli kişi bana "siz başörtülü olduğunuz için içeri giremezsiniz" dedi. Ben çok önemsemedim, kardeşime "sen istersen gir oyuna, ben geri giderim" dedim ama, o benden daha çok etkilendi galiba:-). Çünkü böyle bir durumla ilk kez karşılaşmıştı.
Ben hayatıma kaldığım yerden devam ettim :-)

Ama kardeşim bu tiyatro grubuna yaşadığımız bu tatsız durumu bildiren bir mail attı. Sağolsunlar kendilerinden kaynaklanMamış olmasına rağmen ilgi gösterip özür dilediler ve bir sonraki sezonda özel davetli olarak, en iyi koltuklarında beni ağırladılar.


Kendilerine bu vesileyle teşekkürlerimi bildiriyorum.


Oyuna gelince..Erdem Şenocak başarıyla oynuyor. Ama oyunun "tek kişilik ve felsefi altyapısı güçlü bir oyun" olduğunu unutmamanızı tavsiye ediyorum. Gideceklere de şimdiden iyi seyirler diliyorum...


TEHLİKELİ OYUNLAR MART’TA İSTANBUL, ADANA, HATAY ve İZMİR’DE!


5 MART CUMA 20:00
6 MART CUMARTESİ 19:00
12 MART CUMA 20:00
İTÜ Maçka Kampüsü, İşletme Fakültesi Tiyatro Salonu

(Biletler oyundan iki saat önce salonda satılacaktır. Lütfen rezervasyon yaptırınız.)

14 MART PAZAR 20:00
ADANA Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu

(Biletler belediye tiyatrosu gişesinde)

15 MART PAZARTESİ 19:00
HATAY Kültür Merkezi

(Biletler Sanat Çıkmazı, Hayyam Kitabevi ve Kaldırım Sahaf’ta)


23 MART SALI 20:00
İZMİR Bornova Uğur Mumcu Kültür Merkezi

(Biletler oyundan iki saat önce salonda satılacaktır. Lütfen rezervasyon yaptırınız.)

Oyun 2 perde, 130 dakikadır.

Tüm gösterimler hakkında detaylı bilgi ve rezervasyon için:

info@seyyarsahne.com veya 0531 696 41 09



NOT:İstanbul ve İzmir gösterimleri için bilet satışları salon girişinde oyundan iki saat önce başlayacaktır. Gösterime 30 dakika kalana kadar bilete dönüştürülmeyen rezervasyonlar iptal edilir. Oyun günü yapacağınız rezervasyon ya da rezervasyon iptali için lütfen telefon etmeyi tercih ediniz.

Seyyar Sahne’nin Yeni Oyunu: Tehlikeli Oyunlar

Oğuz Atay’ın, “Tutunamayanlar”ı bitirdikten kısa bir süre sonra yazdığı “Tehlikeli Oyunlar” romanı, Seyyar Sahne tarafından sekiz aylık yoğun bir çalışma sürecinin ardından seyirci karşısına çıkarılıyor.

Son bir kaç yıldır hatırat (“Ben, Pierre Rivière...”-2006), kutsal metin (Eski Ahit - “Vaiz” - 2007) ve mesnevi (“Kuşlar Meclisi” - 2008) gibi “tiyatro dışı” metin türlerinin dramatik olanaklarını araştıran grup bu kez bir romanı tek kişilik bir oyun olarak sahneliyor.


“Tehlikeli Oyunlar”, Hikmet Benol karakterinin varoluş mücadelesi üzerinde şekillenen ve diyalogtan monoloğa, ben-anlatıcıdan tanrısal-anlatıcıya, mektuplardan günlüklere ve şiirlere, didaskalilerden kaleydoskopik görüntüler oluşturan bilinç-akışlarına kadar birçok yazın tekniği ve türüyle anlatım olanaklarının sınırlarının zorlandığı uzun soluklu bir romandır.

Seyyar Sahne uzunca bir süredir, hareket, ses ve nefesin objektif çözümlemeleri ve bu analizler yoluyla icrasını temel alan oyunculuk çalışmaları yürütmektedir. “Tehlikeli Oyunlar” bu araştırma ve çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da görülebilir.

Konsept ve Yönetim: Celal Mordeniz

Metni Düzenleyen ve Reji Danışmanı: Oğuz Arıcı

Metni Düzenleyen ve Oynayan: Erdem Şenocak

www.tehlikelioyunlar.net
www.seyyarsahne.com

dinlemelik:
Zuhal Olcay-Güller ve Dudaklar
Zuhal Olcay- Benimle Oynar mısın
Zuhal Olcay-Kimse Bilmez

Heykeli Dikilen Odacı: Ahmet Yuşan

Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Bloomberg TV'de Eskişehir'i anlatıyordu. Program sunucusunun sorusu üzerine bahsettiği bir anekdot beni gerçekten hem duygulandırdı, hem de oldukça şaşırttı!

Ne de olsa ülkemizde görmeye pek de alışık olmadığımız türden, eşine az rastlanır bir vefa örneğiydi bu olay..

***

Okuma-yazma bile bilmeyen fakat; çalıştığı okulunu candan, yürekten, 81 yaşına kadar sahiplenip tüm mesaisini oraya harcayan bir odacı olan Ahmet Yuşan'ın büstünü bizzat kendi elleriyle yapan Prof. Yılmaz Büyükerşen, bu büstü, okulda düzenlenen sâde bir törenle, senato odasının girişine yerleştirmişti.[1999 yılında]

Merak edip, nette biraz tarama yapınca 1999 tarihli haberi de buldum:


İlk çalışma hayatına bugünkü Anadolu Üniversitesi'nin temeli sayılan Eskişehir Akşam Yüksek Ticaret Okulu'nda başlayan ve 1995 yılında ölene kadar görevine devam eden odacı Ahmet Yuşan'nın heykelini, üniversitenin kayıtlı ilk öğrencisi olan eski rektör Yılmaz Büyükerşen kendi elleriyle yaptı ve senato'nun girişine yerleştirdi. Dünyada ilk kez başında bulunduğu üniversitede odacısının heykelini diken rektör olma unvanını da elinde bulunduran DSP Eskişehir Belediye Başkan adayı Büyükerşen, odacı Ahmet Yuşan'la tanışmalarını şöyle anlattı:

İLK TANIŞMA

‘‘1958 yılında 'Yüksek Okul Kanunu' çıkarılmadan açılan okulu, haber yapmak için okula gitmiştim. Kapıda karşılaştığım görevliye kartımı uzatarak okul müdürü ile görüşmek istediğimi söyledim. Görevli Ahmet Yuşan kartvizitime dikkatle bakmasına rağmen adımı ve mesleğimi sordu. O zaman okuma yazma bilmediğini anladım. Hazırlayacağım habere renk katar düşüncesiyle de notlarımın arasına aldım. Bu arada okula kaydolmayı da ihmal etmedim. Okulun ilk kayıtlı öğrencisi olarak numaramı da Ahmet Yuşan'dan aldım’’

İlk gazetecilik günlerinden rektörlüğüne kadar uzanan yolda Ahmet Yuşan, Yılmaz Büyükerşen'in yanında yer alır. Ahmet Yuşan'ın yaş haddinden emekli olması gündeme gelince, Büyükerşen, odacıdan Rektörlük Senatosu'nda çalışmaya devam etmesini ister ve senato odasının anahtarını Yuşan'a verir.

Sn Büyükerşen, Eskişehir'i sil baştan değiştirip, her bakımdan yeni bir şehre çevirmeniz bir yana; sadece bu olay için bile kocaman bir teşekkürü hakediyorsunuz.
BRAVO size!

Keşke, ülkemizdeki tüm sosyal demokratlar sizin gibi olsalar!

bknz:

Yılmaz Büyükerşen

Kentsel Dönüşüm Projesi

Eskişehir'de Deniz Keyfi


Dinlemelik:

Zülfü Livaneli- Gözlerin

Zülfü Livaneli-Nefesin Nefesime

Zülfü Livaneli- Hakim bey
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...