Aşağıdaki yazıyı ben yazmışım gibi geldi..
****
KAMUSAL alana adım atmak, imajlar dünyasına bodoslama dalmak demektir. Ve bu dünyanın katı kuralları en çok kadınları ilgilendirir, gene en çok onları şekillendirir. Erkekler için de imaj başlı başına bir meseledir ama hiçbir zaman kadınlar için olduğu kadar değil. Yazılı ve görsel basında türban tartışmalarına biraz olsun ara verip, Türkiye'de biz kadınlar hangi kodlar uyarınca giyiniriz (ya da giyinemeyiz), bir de onu konuşsak keşke.
Kadınlar, kılık ve kıyafetlerine göre kategorilere konulur. Biçimsel önyargılar öyle derindir ki, sarsması kolay değildir. Filmlere ya da TV dizilerine bakın. "Akıllı kadın"a biçilen net bir imaj var: Saçlar toplu, kılık kıyafet bildik bir tarz, mümkünse gözlüklü, mümkünse kumral... "Ruju belirgin, elbisesi hafif dekolte, ayakkabıları topuklu, sarışınlık" hali ise bir başka tür dişiliğe göndermedir. Beynin değil, bedenin öne çıktığı bir kategori... Beden üzerinden tanımlanan kadın, hemcinslerince kıskanılır, erkeklerce arzulanır, toplumda hem beğenilir hem aşağılanır; yalnızdır aslında, yalnız bırakılır.
Bu şekilsel ayrımlar küçük yaştan beri içimize işler, beynimize kazınır.
Dolayısıyla kamusal alanda saygı görmek isteyen kadınlar, bilerek ya da bilmeyerek, bazı giyim kuşam tarzlarından özenle sakınır. Kadınlar durmadan kendilerini sansürler, hareketlerini kısıtlarlar. En kadınsı hallerini bastırırlar. Ne kadar kapatırlarsa ruhlarını, bedenlerini, o kadar korunaklı olacaklarını sanırlar. Bankalarda, bürokraside, özel şirketlerde, sokakta, otobüste.... Hayatın hemen her alanında kadınlar bunu hep yapar, günbegün, senebesene.
1960 sonları ve 70'lerin çalkantılı dönemlerini yaşayan kadınlar bilir ki, "en ilerici", "en liberal", "en açık fikirli" görünen ortamlar bile kadınlar söz konusu olunca değişir, köhnemiş refleksler verir. Ummadığın insanlar birden muhafazakârlaşır. Bir zamanlar "bacı" idi kadınlar! Bacılar makyaj yapmaz, kılık kıyafetine özen göstermez, cinsiyet ve cinsellik çağrıştıran her türlü şeyden uzak dururlardı.
Ciddiye alınmak isteyen kadın kendini "bacılaştırmak", yani "kadınsı-sızlaştırmak" durumundaydı. Keza 1930'ların ikonografisini analiz eden birbirinden değerli araştırmacıların (Şirin Tekeli, Ayşe Saktanber, Ayşe Kadıoğlu...) belirttikleri gibi reformlar sayesinde kamusal alana giren ve büyük atılımlar gerçekleştiren Cumhuriyet kadını da görsel açıdan bir de-feminizasyon yaşamıştı. Kısa, küt saçlar, mümkün mertebe koyu, düz kıyafetler, az makyaj.
O günden bu yana neler değişti? Neler aynı kaldı? Hâlâ kamusal alanda, bilhassa akademide, medyada, bürokraside ve hele siyasette var olabilmek için de-feminizasyon gerekmiyor mu? Yani kadınlar "kadınsı" görünmemeye dikkat etmiyor mu? Renkler, aksesuvarlar ve makyaj söz konusu olduğunda ya da etek boyu, elbise kesimi, sadelik-kapalılık gibi ayrımlar söz konusu olduğunda hemen hepimiz benzer kıyafet kodlarıyla hareket ediyoruz. Kamusal alanda kadın olmak demek, "de-feminizasyon" demek.
Mesleğinde saygı görmek isteyen kadınlar, kıyafet kodları aracılığıyla kendilerini zırhlandırmaya çalışıyor. Hepimizin içine sinmiş bu kültürel kalıplar. Bakmayın böyle yazdığıma, hep koyu renkler giyen, hep saçını toplayan ben de farklı bir şey yapmıyorum aslında. Bir tek gün bile cıvıl cıvıl pembe, iddialı bir yeşil ya da eflatun elbiseyle, rahat ve şen şakrak "edebiyat söyleşisi" yapmadım ki.
Hep bir kapanma, hep bir ciddiyet, hep bir mesafe, hep bir "erkeksilik", hep bir "kabuklanma"...
Nedendir kadınlıktan bu kadar korkmamız?
Nedendir bir türlü kendimiz olamayışımız? Sizi bilmem ama ben bedenini rahatlıkla, kendiyle barışık bir edayla taşıyan kadınlara öyle saygı duyuyorum ki...
Eğitimi artan kadın kadınsılığıyla daha kolay barışır zannediyorsunuz, halbuki öyle olmuyor. Belki de eğitim seviyesi yükseldikçe, çalışma hayatının çarkları içine girildikçe, kadınlar, kadınlıklarını daha büyük bir yük gibi algılıyor. "Ciddiye alınmak" ve "kişiliğimiz ve işimizle öne çıkmak" için habire kapatıyoruz kendimizi. Sansürlüyoruz beden dilimizi. Türbanlı ya da türbansız fark etmez, biz kadınlar zihnen hep "tesettürlü" geziyoruz ya.
Leonard Cohen-Dance me to the end of love
Değildir!
Her erkek, adam değildir!
Her adam, adam değildir!
Her Kürt, PKK'lı değildir!
Her PKK'lı, Kürt değildir!
Her başörtülü, melek değildir!
Her başı açık, şeytan değildir!
Her dindar, ahlaklı değildir!
Her dinsiz, ahlaksız değildir!
Her şeriatçı, müslüman değildir!
Her müslüman, dindar değildir!
Her İsrail'li, yahudi değildir!
Her yahudi, siyonist değildir!
Her Türk, asker değildir!
Her asker, darbeci değildir!
Her Atatürkçü, Ergenekoncu değildir!
Her Kemalist, dinsiz değildir!
Her köşe yazarı, gazeteci değildir!
Her gazeteci, satılık değildir!
Her solcu, komünist değildir!
Her komünist, anarşist değildir!
Her zayıf kadın, güzel değildir!
Her güzel kadın, zayıf değildir!
Her demokrat, aydın değildir!
Her aydın, aydın değildir!
Her şarkıcı, sanatçı değildir!
Her sanatçı, meşhur değildir!
Her azınlık, gâvur değildir!
Her gâvur, düşman değildir!
Her hukuk, adil değildir!
Her adil, hâkim değildir!
****
Bunu yazmaya başladım, ama, bitecek gibi değil diye kestim..
Yorumlar kısmında devam edeceğim..
pazar müziği
Birsen Tezer_Aşk bu değil
Birsen Tezer_Balıkesir
Her adam, adam değildir!
Her Kürt, PKK'lı değildir!
Her PKK'lı, Kürt değildir!
Her başörtülü, melek değildir!
Her başı açık, şeytan değildir!
Her dindar, ahlaklı değildir!
Her dinsiz, ahlaksız değildir!
Her şeriatçı, müslüman değildir!
Her müslüman, dindar değildir!
Her İsrail'li, yahudi değildir!
Her yahudi, siyonist değildir!
Her Türk, asker değildir!
Her asker, darbeci değildir!
Her Atatürkçü, Ergenekoncu değildir!
Her Kemalist, dinsiz değildir!
Her köşe yazarı, gazeteci değildir!
Her gazeteci, satılık değildir!
Her solcu, komünist değildir!
Her komünist, anarşist değildir!
Her zayıf kadın, güzel değildir!
Her güzel kadın, zayıf değildir!
Her demokrat, aydın değildir!
Her aydın, aydın değildir!
Her şarkıcı, sanatçı değildir!
Her sanatçı, meşhur değildir!
Her azınlık, gâvur değildir!
Her gâvur, düşman değildir!
Her hukuk, adil değildir!
Her adil, hâkim değildir!
****
Bunu yazmaya başladım, ama, bitecek gibi değil diye kestim..
Yorumlar kısmında devam edeceğim..
pazar müziği
Birsen Tezer_Aşk bu değil
Birsen Tezer_Balıkesir
Batman'da Tango Bir Başkadır
Erkek kardeşim, ingilizce hazırlık okuduğu ilk yılında, derslerin çok zor olMamasından dolayı, okuldaki etkinliklere katılmaya karar vermiş. Kafa dengi bir arkadaşıyla, ne yapsak, ne yapsak, diye düşünürken, okulun etkin kulüplerinin astığı ilan afişlerini görmüşler.
Söylediğine göre, arkadaşının ısrarı ile, latin dansları bölümüne gitmeye karar vermişler. Belirtilen gün ve saatte, salonda toplanmışlar.Dersi verecek olan kadın hoca gelmiş, bir ön konuşmadan sonra, "herkes eşini yanına alsın lütfen" demiş.
Meğer oraya gelenlerin hepsi, zaten kurs dışında da birlikte olan kız-erkek çiftlermiş. Doğal olarak, herkes eşini yanına alınca, bizimkiler -kendi tabiriyle- "sap gibi" kalakalmışlar.[Anladığım kadarıyla oraya gidiş nedenleri, yeni kızlarla tanışırız ümidiydi]
Hoca bunlara bakmış, "sizin eşiniz yok mu?" diye sormuş.Bunlar hafiften kızarmış bir halde iken, hoca "tamam sorun değil, siz de bu seferlik birbirinizle eş olacaksınız" demiş.
"Yer yarılsaydı da yerin dibine girseydik" diye ve gülerek anlatıyor şimdi..
Bir daha da gitmemişler..
***
Latin dansları, özellikle de tango, gerçekten bizim toplumumuzun kolay kolay olur verebileceği türden danslar değiller!
Bu yüzden Batman'daki tepkiyi, haksız bulMamakla birlikte; sözkonusu derneğin tehditkar tarzını da tasvip etmek mümkün değil!
Güneydoğu'ya, Latin Dansları kursundan önce, sinema salonları, musiki dernekleri, halk oyunları kursları, kütüphaneler vb. açılıp, ilçelere kadar yaygınlaştırılabilir.
Vur deyince, öldür demedik misali, oraya kültür hizmeti adı altında, direk 'tango kursu' götürmenin alemi yok bence..
İlgili Haber:
Bu da bir tango videosu:
bknz:
Ekşi Sözlük-Tango
Söylediğine göre, arkadaşının ısrarı ile, latin dansları bölümüne gitmeye karar vermişler. Belirtilen gün ve saatte, salonda toplanmışlar.Dersi verecek olan kadın hoca gelmiş, bir ön konuşmadan sonra, "herkes eşini yanına alsın lütfen" demiş.
Meğer oraya gelenlerin hepsi, zaten kurs dışında da birlikte olan kız-erkek çiftlermiş. Doğal olarak, herkes eşini yanına alınca, bizimkiler -kendi tabiriyle- "sap gibi" kalakalmışlar.[Anladığım kadarıyla oraya gidiş nedenleri, yeni kızlarla tanışırız ümidiydi]
Hoca bunlara bakmış, "sizin eşiniz yok mu?" diye sormuş.Bunlar hafiften kızarmış bir halde iken, hoca "tamam sorun değil, siz de bu seferlik birbirinizle eş olacaksınız" demiş.
"Yer yarılsaydı da yerin dibine girseydik" diye ve gülerek anlatıyor şimdi..
Bir daha da gitmemişler..
***
Latin dansları, özellikle de tango, gerçekten bizim toplumumuzun kolay kolay olur verebileceği türden danslar değiller!
Bu yüzden Batman'daki tepkiyi, haksız bulMamakla birlikte; sözkonusu derneğin tehditkar tarzını da tasvip etmek mümkün değil!
Güneydoğu'ya, Latin Dansları kursundan önce, sinema salonları, musiki dernekleri, halk oyunları kursları, kütüphaneler vb. açılıp, ilçelere kadar yaygınlaştırılabilir.
Vur deyince, öldür demedik misali, oraya kültür hizmeti adı altında, direk 'tango kursu' götürmenin alemi yok bence..
İlgili Haber:
Türkiye Dans Federasyonu, kadın intiharları ve bir dönem Hizbullah’ın merkez üssü olarak gündeme gelen Batman’da, üç hafta önce Batman Kültür ve Sanat Derneği desteği ile Latin dansları kursu açtı. Ancak yaşanan değişim aralarında eski Hizbullahçıların da bulunduğu İnsan Haklarını Koruma Gençlik Kültür ve Dayanışma Derneği’ni (Mustazaf- Der) kızdırdı. Dernek kurslara katılanlar için fetvayla tehdit karışımı bir bildiri yayımladı. Dernek internet sitelerinde yayınladıkları daha sonra yerel gazetelere gönderdikleri bildiride “Tango, irtica ile mücadelenin bir parçası, bu edepsizliği yutkunamayız. Gözümüzde diken varmış gibi bu hayasızlığı görmezden gelemeyiz. Boğazımızda kılçık var gibi bu edepsizliği yutkunamayız, hazmedemeyiz” dedi.
Bu da bir tango videosu:
bknz:
Ekşi Sözlük-Tango
Ekmek Ağacı
Eston Deniz'de oturan bir ahbabımdan gelen emaili aynen buraya asıyorum:
Merhaba Arkadaslar
Sema Hanimin Kapicisinin muhtesem bulusunu sizlerle paylasmak istiyorum. Bu muhtesem bulus yarin Hurriyet gazetesinde haber olarak yer alacak
Suan bizim burada korkunc bir tipi var. Yarin sabah ilk is bir poset ekmek ile agaclari ekmek agacina cevirmek olacak
Sizler de yapin lutfen..
Kuslar yiyecek depolayamazlar, saklayamazlar da hergun ayni miktarda yemeleri gerekir ama kar tum besinleri kapladigi icin yiyecek bulamazlar.
Ve bizlere muhtac kalirlar..
Uğur Mumcu Anısına- Sakıncalı Piyade'den
Uğur Mumcu, aile efradımda özel bir yere sahiptir. Ölümünden hemen sonra eğer bir bebek dünyaya gelecek olsaydı ki, yengemlerin doğurmaya yaşları müsait değildi, kesin bir 'Uğur' ismi konurdu.
O dönemde ben yakınlarında değildim fakat; amcam ve erkek kuzenlerim, Ankara'ya gidip, protesto yürüyüşlerine katılmışlardı diye hatırlıyorum.
Babamın da, o zamanki yaygın kanıya göre; "şeriatçılar öldürdü" diye hiddetle konuştuğunu.
O vakitler, amcamlar, Cumhuriyet; babam Milliyet abonesiymiş. Bodrumda biriken ve annemin atmak için defalarca müdahalede bulunduğu Milliyet Çocuk Dergilerimiz de o günlerden kalma.
[Şimdilerde ise; kardeşimin emrivakisi ile eve Zaman Gazetesi geliyor ve aylık ücretini babam ödüyor değil!]
Diyeceğim o ki; artık ne Cumhuriyet eski Cumhuriyet, ne de Miliyet eski Milliyet! Ne de eski okurlar, aynı kaldılar!!!
Kimbilebilir, Uğur Mumcu da yaşıyor olsaydı, zannediyorum ki; Cumhuriyet'in çizgisi de bu kadar sağa kaymazdı ve belki de oğlu için şu günlerde iddia edildiği gibi, kendisi de "liberal sol" denilen çizgiye kayabilirdi..
***
Neyse; geçen gece, tv'de Siyaset Meydanı'nda eski görüntülerine rastladım. Cem Yılmaz'a taş çıkartacak kadar keyifli, esprili bir sohbet yapıyordu. Meğer 12 Mart 1972 muhtırasına dair eleştirilerini, Sakıncalı Piyade isimli bir kitabında toparlamış ve siyasi hicivler içeren bir anı arşivi bırakmış geride..Orada anlattıkları da bu kitabındanmış.
Şurada da kitabın tamamını buldum, okuyorum..
Tv'de anlatırken çok güldüğüm 'Molla Bozuntusu Davası' da syf 39 daymış, buraya alıntıladım:
***
Alıntı:
«MOLLA BOZUNTUSU» DAVASI
Bir zamanlar kamuoyunda Anayasa'nın sosyalizme kapalı olup olmadığı konusu tartışıldı. Anayasa sosyalizme açık mı, kapalı mı?. Kapalı diyenler, soruyorlardı:«Hani, Anayasa'nın neresinde sosyalizm yazıyor?»
Açıktı, kapalıydı derken, eski Cumhurbaşkanlarından, anlı şanlı Cevdet Sunay, engin devlet tecrübesi ve derin kültürüyle tartışmaya katılarak,«Anayasa sosyalizme kapalıdır» dedi.
Sunay'dan iyi bilen olur mu? Kapalı dediyse kapalıdır. Erkek olan gelsin açsın bakalım!
Aynı günlerde, Profesör Turan Feyzioğlu da, Türkeş de, daha nice devlet büyüğü «Anayasa sosyalizme kapalıdır» diye tutturdular.
Anayasa sosyalizme kapalıdır. Çünkü sosyalizm Anayasa'ya açık değildir. Bu gerçek, devlet adamları tarafından yerinde saptanarak kamuoyuna açıklanmıştı.
Bu konuda İlhan Selçuk, Cumhuriyet'te bir yazı yazarak, Anayasa'yı sosyalizme kapatmak isteyenleri, bir güzel eleştirdi. Yazının içinde geçen bir satır, basın savcılarını harekete geçirdi. Hemen dava açıldı ve istanbul Toplu Basın Mahkemesi İlhan Selçuk'u mahkûm etti.İlhan Selçuk şöyle yazmıştı:
«Bir molla bozuntusu da çıkıp, Anayasa sosyalizme kapalıdır, dedi.»
Basın Savcılığı, bu yazıda, «Cumhurbaşkanına hakaret» unsuru bulmuştu. Çünkü, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, «Anayasa sosyalizme kapalıdır» demişti. Dahası vardı. Sunay, bir hocanın oğluydu. Sunay'ın mollalıkla böyle bir ilişkisi vardı.Savcı, Cumhurbaşkanı'na hakaretten İddianame dü-zenleyip davasını açmıştı. Mahkeme, bu konuda bir bilirkişi seçti. Bilirkişi raporunu verdi: Yazar İlhan Selçuk. Cumhurbaşkanı Sunay'a hakaret etmişti.
Davanın tam bu aşamasında, Başbakan Süleyman Demirel, Avukatı Osman Ercan aracılığı ile, mahkemeye başvurarak, «molla bozuntusu» sözlerinin kendisiyle ilgili olduğunu ileri sürmüş ve İlhan Selçuk'un kendisine hakaret ettiği için cezalandırılmasını istemişti.
İşte, işler tam bu noktada karışmıştı.«Molla bozuntusu» kimdi?
Savcı, bilirkişiye başvurarak, ek rapor İstedi. Bilirkişi raporunu verdi: Yazar, hem Cumhurbaşkanına, hem de Başbakana hakaret etmişti.
Savcı, biraz daha insaflıydı. Esas hakkındaki mütalâasında, ilhan Selçuk'un, Cumhurbaşkanına hakaretten mahkûmiyetine, Başbakan'a hakaretten beraatına karar verilmesini istedi.
Mahkeme tam bunun tersini yaptı: İlhan Selçuk, Cum-hurbaşkanı'na hakaretten beraat etti. Başbakan'a hakaretten mahkûm oldu!Dosya Yargıtay'a geldi.
Yargıtay savunmasını İlhan Selçuk'un avukatı olarak ben hazırladım, önce, uygulanan yasa maddesine baktım. Madde ile davanın niteliği arasında çok ilginç bir bağ vardı. Maddede, bir hakaret açık olarak yapılmaz, kapalı yolla yapılırsa, sanığın cezalandırılması İçin bir koşul aranmaktadır: Eğer, kime hakaret edildiği, hakaretin kime yöneldiği konusunda «şüphe edilmeyecek derecede karineler varsa», sanık cezalandırılmaktadır.
Dosyaya bakıyoruz: Hakaretin kime yöneldiği konusunda herkes şüpheli.. Savcı şüpheli, bilirkişi şüpheli, mahkeme şüpheli. Biri Cumhurbaşkanı'na hakaret sayıyor, biri Başbakana.. Bilirkişi önce «Cumhurbaşkanına hakaret edilmiştir» diyor, sonra bir başka rapor yazarak hakaretin Başbakan'a da yöneldiğini yazıyor.. Başbakan ise, hakaretin doğrudan doğruya kendisiyle ilgili olduğunu ileri sürüyor.Çıkın bakalım, işin içinden.
bknz:
Sakıncalı Piyade- ebook syf 39
O dönemde ben yakınlarında değildim fakat; amcam ve erkek kuzenlerim, Ankara'ya gidip, protesto yürüyüşlerine katılmışlardı diye hatırlıyorum.
Babamın da, o zamanki yaygın kanıya göre; "şeriatçılar öldürdü" diye hiddetle konuştuğunu.
O vakitler, amcamlar, Cumhuriyet; babam Milliyet abonesiymiş. Bodrumda biriken ve annemin atmak için defalarca müdahalede bulunduğu Milliyet Çocuk Dergilerimiz de o günlerden kalma.
[Şimdilerde ise; kardeşimin emrivakisi ile eve Zaman Gazetesi geliyor ve aylık ücretini babam ödüyor değil!]
Diyeceğim o ki; artık ne Cumhuriyet eski Cumhuriyet, ne de Miliyet eski Milliyet! Ne de eski okurlar, aynı kaldılar!!!
Kimbilebilir, Uğur Mumcu da yaşıyor olsaydı, zannediyorum ki; Cumhuriyet'in çizgisi de bu kadar sağa kaymazdı ve belki de oğlu için şu günlerde iddia edildiği gibi, kendisi de "liberal sol" denilen çizgiye kayabilirdi..
***
Neyse; geçen gece, tv'de Siyaset Meydanı'nda eski görüntülerine rastladım. Cem Yılmaz'a taş çıkartacak kadar keyifli, esprili bir sohbet yapıyordu. Meğer 12 Mart 1972 muhtırasına dair eleştirilerini, Sakıncalı Piyade isimli bir kitabında toparlamış ve siyasi hicivler içeren bir anı arşivi bırakmış geride..Orada anlattıkları da bu kitabındanmış.
Şurada da kitabın tamamını buldum, okuyorum..
Tv'de anlatırken çok güldüğüm 'Molla Bozuntusu Davası' da syf 39 daymış, buraya alıntıladım:
***
Alıntı:
«MOLLA BOZUNTUSU» DAVASI
Bir zamanlar kamuoyunda Anayasa'nın sosyalizme kapalı olup olmadığı konusu tartışıldı. Anayasa sosyalizme açık mı, kapalı mı?. Kapalı diyenler, soruyorlardı:«Hani, Anayasa'nın neresinde sosyalizm yazıyor?»
Açıktı, kapalıydı derken, eski Cumhurbaşkanlarından, anlı şanlı Cevdet Sunay, engin devlet tecrübesi ve derin kültürüyle tartışmaya katılarak,«Anayasa sosyalizme kapalıdır» dedi.
Sunay'dan iyi bilen olur mu? Kapalı dediyse kapalıdır. Erkek olan gelsin açsın bakalım!
Aynı günlerde, Profesör Turan Feyzioğlu da, Türkeş de, daha nice devlet büyüğü «Anayasa sosyalizme kapalıdır» diye tutturdular.
Anayasa sosyalizme kapalıdır. Çünkü sosyalizm Anayasa'ya açık değildir. Bu gerçek, devlet adamları tarafından yerinde saptanarak kamuoyuna açıklanmıştı.
Bu konuda İlhan Selçuk, Cumhuriyet'te bir yazı yazarak, Anayasa'yı sosyalizme kapatmak isteyenleri, bir güzel eleştirdi. Yazının içinde geçen bir satır, basın savcılarını harekete geçirdi. Hemen dava açıldı ve istanbul Toplu Basın Mahkemesi İlhan Selçuk'u mahkûm etti.İlhan Selçuk şöyle yazmıştı:
«Bir molla bozuntusu da çıkıp, Anayasa sosyalizme kapalıdır, dedi.»
Basın Savcılığı, bu yazıda, «Cumhurbaşkanına hakaret» unsuru bulmuştu. Çünkü, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, «Anayasa sosyalizme kapalıdır» demişti. Dahası vardı. Sunay, bir hocanın oğluydu. Sunay'ın mollalıkla böyle bir ilişkisi vardı.Savcı, Cumhurbaşkanı'na hakaretten İddianame dü-zenleyip davasını açmıştı. Mahkeme, bu konuda bir bilirkişi seçti. Bilirkişi raporunu verdi: Yazar İlhan Selçuk. Cumhurbaşkanı Sunay'a hakaret etmişti.
Davanın tam bu aşamasında, Başbakan Süleyman Demirel, Avukatı Osman Ercan aracılığı ile, mahkemeye başvurarak, «molla bozuntusu» sözlerinin kendisiyle ilgili olduğunu ileri sürmüş ve İlhan Selçuk'un kendisine hakaret ettiği için cezalandırılmasını istemişti.
İşte, işler tam bu noktada karışmıştı.«Molla bozuntusu» kimdi?
Savcı, bilirkişiye başvurarak, ek rapor İstedi. Bilirkişi raporunu verdi: Yazar, hem Cumhurbaşkanına, hem de Başbakana hakaret etmişti.
Savcı, biraz daha insaflıydı. Esas hakkındaki mütalâasında, ilhan Selçuk'un, Cumhurbaşkanına hakaretten mahkûmiyetine, Başbakan'a hakaretten beraatına karar verilmesini istedi.
Mahkeme tam bunun tersini yaptı: İlhan Selçuk, Cum-hurbaşkanı'na hakaretten beraat etti. Başbakan'a hakaretten mahkûm oldu!Dosya Yargıtay'a geldi.
Yargıtay savunmasını İlhan Selçuk'un avukatı olarak ben hazırladım, önce, uygulanan yasa maddesine baktım. Madde ile davanın niteliği arasında çok ilginç bir bağ vardı. Maddede, bir hakaret açık olarak yapılmaz, kapalı yolla yapılırsa, sanığın cezalandırılması İçin bir koşul aranmaktadır: Eğer, kime hakaret edildiği, hakaretin kime yöneldiği konusunda «şüphe edilmeyecek derecede karineler varsa», sanık cezalandırılmaktadır.
Dosyaya bakıyoruz: Hakaretin kime yöneldiği konusunda herkes şüpheli.. Savcı şüpheli, bilirkişi şüpheli, mahkeme şüpheli. Biri Cumhurbaşkanı'na hakaret sayıyor, biri Başbakana.. Bilirkişi önce «Cumhurbaşkanına hakaret edilmiştir» diyor, sonra bir başka rapor yazarak hakaretin Başbakan'a da yöneldiğini yazıyor.. Başbakan ise, hakaretin doğrudan doğruya kendisiyle ilgili olduğunu ileri sürüyor.Çıkın bakalım, işin içinden.
bknz:
Sakıncalı Piyade- ebook syf 39
Ancak Bu Kadar Benzeyebilirlerdi..
* Hizmettekiler dürüst insanlardır. Çok namusludurlar. Eşlerini aldatmazlar. Ailevi bağları çok güçlüdür. Çocuklarına bağlıdırlar. Kürtaj kesinlikle yanlıştır; tövbe eden insanlar bu günahtan affedilebilir. Küfür etmezler, anne ve babalarına hürmet gösterirler, çalmazlar, yalan söylemezler, başkalarının malına göz dikmezler. Gerçek bir mümin olmaya çalışırlar.
* 2008 istatisklerine göre bugunkü sayıları 13 buçuk milyondur. Bu rakamlar son yıllarda her sene yaklaşık 300 veya 400 bin artar.[*]
* Onlara katılırsanız, kısa bir süre sonra sohbetlerde konuşma yapmaya davet edilirsiniz. Yani sohbetlerde konuşabilmeniz için ya da hizmet edebilmeniz için senelerce teoloji okumanız gerekmiyor.
* Kıyam etmek, ölümden dirilmektir; ölümsüzlüğün her insana verileceğine inanırlar, ama Allah ile beraber yaşamak sadece bunu hak edenlere verilecektir.
* Cemaattekiler, Kutsal Kitaplara inanırlar (doğru tercüme olduğu kadar). Said_i Nursi'nin Risale_i Nur Külliyatına ve FG yazılarını içeren çok değerli Altın Seri kitaplarına inanırlar.
* Akşamları çay sohbetlerinde ev ahalisi olarak oldukça eğlenirler.
* Yaşgünü, evlilik yıldönümü ve bayramları kutlarlar. Doğayı çok severler. Saygılı, bilgili, eğitimli insanlardır. Utah'taki BYU Üniversitesi'nin kütüphanesi Amerika'nın en iyi, en modern kütüphanesi seçilmiştir.
* Hizmettekiler, yasalara uyarlar, vatanlarını severler, milliyetçidirler, askere giderler, askere gitmeye karşı değildirler; camide kesinlikle politikadan konuşmazlar, sadece oylarını kullanırlar.
* Camileri pek kullanmazlar, evlerinde heykeller ve resimler bulunmaz.
* Hizmettekiler ezbere namaz kılmazlar. Hafta arasında hizmet aktivitelerine katılırlar.
* Hizmetteki gençler doğayı severler.
* Hizmettekiler, severek paralarının bir kısmını himmet adı altında cemaat kasasına bağışlarlar. Kimse sizi bunu yapmaya zorlamaz.
*Hizmettekiler, sonsuz evlilik antlaşması altında birbirlerine mühürlenirler. Boşanma oranı %75'i bulurken hizmettekiler arasında boşanma çok azdır.
* Hizmettekiler iffet yasası denen bir yasayı tutarlar: Bu demek evlilik öncesi cinsel ilişki ve evlilik sonrası zina yasaktır. Pornografi, uygun olmayan şekilde açık giyinmek, küfür etmek, karısından başka bir kadınla flört etmek, vesaire, haramdır. Düşüncelerde bile zina işlemek günahtır. Düşünceleri temiz tutmak onlar için önemlidir.
* Küfür içeren, az da olsa cinselliği teşvik eden filmleri, kavga ve korku filmlerini seyretmezler.
* Hizmettekilerin, yurtlarında, kolejlerinde büyük bir salon ibadet salonu olarak kullanılırken, arkada kültür ve spor salonu bulunur. Burada tam saha basketbol ve voleybol sahası vardır. Spora çok önem verirler. Tiyatro faaliyetleri için sahneleri vardır. Evlenirken bu büyük kültür ve spor salonlarını ücret vermeden kullanabilirler.
* Hizmettekiler, Allah'a olan sevgilerini insanlara hizmet ederek gösterirler.
* Hizmetteki hiç kimse para kazanmaz. Her şey gönüllü olarak yapılır. Yani profesyonel bir ruhban sınıfı yoktur. Herkesin kendi işi gücü vardır. Bir su tesisatçısı olsun kim olursa olsun, Allah'ın lütfunu kazanmışsa ve bilge bir kişiyse Allah'tan alınan ilhamla hizmet elemanı/şakird olabilir.
* Hizmettekiler, içki içmezler, sigara içmezler, kahve içmezler, çay içerler. Uyuşturucu kullanmazlar. 1970'li yıllardan beri bunları yapmazlar, yani cemaat lideri talimat yollayarak, bunları yasaklamıştır. Türkiye'deki en sağlıklı insanlar onlardır.
ANTİ-CEMAAT YALANLARINA CEVAPLAR:
* Maalesef bazı insanlar hakkımızda bilerek ya da bilmeyerek yalan yanlış haberler çıkarmaktadır. Cemaat kesinlikle din ile politikayı birbirine karıştırmaz. Tarafsızdırlar. Sadece üyelerin oy atmalarını teşvik ederler, o kadar.
* Her yerde müslümanların bir sürü hanımları var, çok evlilik yaparlar diye haberler çıkar. Savaşlarda erkekler öldürüldüğü için ve birçok kadın dul kaldığı için kısa bir süre erkekler birden fazla bayanla evlenmiştir. Bu 1924 yılında kalkmıştır. Yani cemaatte böyle bir şey yoktur. Bu konu yıllar sene önce kapanmıştır. Türkiye'de hala bunu uygulayan bir iki küçük grup vardır. Bunlar KESİNLİKLE nur cemaatinde değildir. Medya biliyorsunuz reyting yapmak için yanlış haberler yazmayı çok sever. Para uğruna, çıkar için, cemaati karalamak için makale yazanlar vardır. Ben (kişisel olarak) onları Allah'a havale ediyorum.
*Cemaatin Amerikancılık ya da CIA ile kesinlikle ilgisi yoktur.
* Bu tür uydurma konularla insanların bize cephe almasını sağlamaya çalışanlar vardır. Bunlar yalandır. Salt Lake City'de, University of Utah'ta bir profesör, bir de Utah'a gelip orada araştırma yapan bir iki insan cemattekileri kötülemek için saçma sapan, yalan makaleler yazmışlardır. Ardından onlarca insan onların yalan haberlerinden alıntı yaparak internette rezil haberler çıkarmıştır. Allah yalan söyleyenlerin, para için yalan makale yazanların cezasını verecektir.
*Nasıl Norveç'te ya da Amerika'da camiler var, insanlar güzel güzel namaz kılabiliyorlar, bırakın kim olursa olsun Allah'a diledikleri şekilde dua edebilsinler. Bu suç değildir, tersine böyle bir özgürlüğü sağlayan ülkelere Allah nimetlerini göndermiştir. Bakın ilerlemiş ülkelerin hiç birinde dini baskı yoktur. Bırakın insanlar başkalarına zarar vermiyorsa, kanunları çiğnemiyorlarsa, diledikleri gibi Allah'a ibadet edebilsinler. Allah'tan korkan insanlar Allah'a saygı duyar, bu tür insanlardan zarar gelmez, tersine fayda gelir.
****
ps:
Bu yazının aslını kalıp olarak bir siteden copy/paste yaptım ve (hiç yorulmama gerek kalmadan 5 dk da), sadece bazı kelimeleri kaldırıp, yerlerine "hizmet, cemaat, cami, Allah" kelimelerini koydum, bu hale geliverdi..
Aslını okumak isteyenler lütfen şu sitedeki, XXXXXX'lar kimlerdir? başlığına bir gözatsınlar..
[*] Sayılarını bilmediğim için o kısma hiç dokunmadım, bizimkiler daha fazladır diye tahmin ediyorum..
Dulce Pontes-Andrea Boccelli
Dulce Pontes-Cançao do mar
Deolinda-Fado toninho
* 2008 istatisklerine göre bugunkü sayıları 13 buçuk milyondur. Bu rakamlar son yıllarda her sene yaklaşık 300 veya 400 bin artar.[*]
* Onlara katılırsanız, kısa bir süre sonra sohbetlerde konuşma yapmaya davet edilirsiniz. Yani sohbetlerde konuşabilmeniz için ya da hizmet edebilmeniz için senelerce teoloji okumanız gerekmiyor.
* Kıyam etmek, ölümden dirilmektir; ölümsüzlüğün her insana verileceğine inanırlar, ama Allah ile beraber yaşamak sadece bunu hak edenlere verilecektir.
* Cemaattekiler, Kutsal Kitaplara inanırlar (doğru tercüme olduğu kadar). Said_i Nursi'nin Risale_i Nur Külliyatına ve FG yazılarını içeren çok değerli Altın Seri kitaplarına inanırlar.
* Akşamları çay sohbetlerinde ev ahalisi olarak oldukça eğlenirler.
* Yaşgünü, evlilik yıldönümü ve bayramları kutlarlar. Doğayı çok severler. Saygılı, bilgili, eğitimli insanlardır. Utah'taki BYU Üniversitesi'nin kütüphanesi Amerika'nın en iyi, en modern kütüphanesi seçilmiştir.
* Hizmettekiler, yasalara uyarlar, vatanlarını severler, milliyetçidirler, askere giderler, askere gitmeye karşı değildirler; camide kesinlikle politikadan konuşmazlar, sadece oylarını kullanırlar.
* Camileri pek kullanmazlar, evlerinde heykeller ve resimler bulunmaz.
* Hizmettekiler ezbere namaz kılmazlar. Hafta arasında hizmet aktivitelerine katılırlar.
* Hizmetteki gençler doğayı severler.
* Hizmettekiler, severek paralarının bir kısmını himmet adı altında cemaat kasasına bağışlarlar. Kimse sizi bunu yapmaya zorlamaz.
*Hizmettekiler, sonsuz evlilik antlaşması altında birbirlerine mühürlenirler. Boşanma oranı %75'i bulurken hizmettekiler arasında boşanma çok azdır.
* Hizmettekiler iffet yasası denen bir yasayı tutarlar: Bu demek evlilik öncesi cinsel ilişki ve evlilik sonrası zina yasaktır. Pornografi, uygun olmayan şekilde açık giyinmek, küfür etmek, karısından başka bir kadınla flört etmek, vesaire, haramdır. Düşüncelerde bile zina işlemek günahtır. Düşünceleri temiz tutmak onlar için önemlidir.
* Küfür içeren, az da olsa cinselliği teşvik eden filmleri, kavga ve korku filmlerini seyretmezler.
* Hizmettekilerin, yurtlarında, kolejlerinde büyük bir salon ibadet salonu olarak kullanılırken, arkada kültür ve spor salonu bulunur. Burada tam saha basketbol ve voleybol sahası vardır. Spora çok önem verirler. Tiyatro faaliyetleri için sahneleri vardır. Evlenirken bu büyük kültür ve spor salonlarını ücret vermeden kullanabilirler.
* Hizmettekiler, Allah'a olan sevgilerini insanlara hizmet ederek gösterirler.
* Hizmetteki hiç kimse para kazanmaz. Her şey gönüllü olarak yapılır. Yani profesyonel bir ruhban sınıfı yoktur. Herkesin kendi işi gücü vardır. Bir su tesisatçısı olsun kim olursa olsun, Allah'ın lütfunu kazanmışsa ve bilge bir kişiyse Allah'tan alınan ilhamla hizmet elemanı/şakird olabilir.
* Hizmettekiler, içki içmezler, sigara içmezler, kahve içmezler, çay içerler. Uyuşturucu kullanmazlar. 1970'li yıllardan beri bunları yapmazlar, yani cemaat lideri talimat yollayarak, bunları yasaklamıştır. Türkiye'deki en sağlıklı insanlar onlardır.
ANTİ-CEMAAT YALANLARINA CEVAPLAR:
* Maalesef bazı insanlar hakkımızda bilerek ya da bilmeyerek yalan yanlış haberler çıkarmaktadır. Cemaat kesinlikle din ile politikayı birbirine karıştırmaz. Tarafsızdırlar. Sadece üyelerin oy atmalarını teşvik ederler, o kadar.
* Her yerde müslümanların bir sürü hanımları var, çok evlilik yaparlar diye haberler çıkar. Savaşlarda erkekler öldürüldüğü için ve birçok kadın dul kaldığı için kısa bir süre erkekler birden fazla bayanla evlenmiştir. Bu 1924 yılında kalkmıştır. Yani cemaatte böyle bir şey yoktur. Bu konu yıllar sene önce kapanmıştır. Türkiye'de hala bunu uygulayan bir iki küçük grup vardır. Bunlar KESİNLİKLE nur cemaatinde değildir. Medya biliyorsunuz reyting yapmak için yanlış haberler yazmayı çok sever. Para uğruna, çıkar için, cemaati karalamak için makale yazanlar vardır. Ben (kişisel olarak) onları Allah'a havale ediyorum.
*Cemaatin Amerikancılık ya da CIA ile kesinlikle ilgisi yoktur.
* Bu tür uydurma konularla insanların bize cephe almasını sağlamaya çalışanlar vardır. Bunlar yalandır. Salt Lake City'de, University of Utah'ta bir profesör, bir de Utah'a gelip orada araştırma yapan bir iki insan cemattekileri kötülemek için saçma sapan, yalan makaleler yazmışlardır. Ardından onlarca insan onların yalan haberlerinden alıntı yaparak internette rezil haberler çıkarmıştır. Allah yalan söyleyenlerin, para için yalan makale yazanların cezasını verecektir.
*Nasıl Norveç'te ya da Amerika'da camiler var, insanlar güzel güzel namaz kılabiliyorlar, bırakın kim olursa olsun Allah'a diledikleri şekilde dua edebilsinler. Bu suç değildir, tersine böyle bir özgürlüğü sağlayan ülkelere Allah nimetlerini göndermiştir. Bakın ilerlemiş ülkelerin hiç birinde dini baskı yoktur. Bırakın insanlar başkalarına zarar vermiyorsa, kanunları çiğnemiyorlarsa, diledikleri gibi Allah'a ibadet edebilsinler. Allah'tan korkan insanlar Allah'a saygı duyar, bu tür insanlardan zarar gelmez, tersine fayda gelir.
****
ps:
Bu yazının aslını kalıp olarak bir siteden copy/paste yaptım ve (hiç yorulmama gerek kalmadan 5 dk da), sadece bazı kelimeleri kaldırıp, yerlerine "hizmet, cemaat, cami, Allah" kelimelerini koydum, bu hale geliverdi..
Aslını okumak isteyenler lütfen şu sitedeki, XXXXXX'lar kimlerdir? başlığına bir gözatsınlar..
[*] Sayılarını bilmediğim için o kısma hiç dokunmadım, bizimkiler daha fazladır diye tahmin ediyorum..
Dulce Pontes-Andrea Boccelli
Dulce Pontes-Cançao do mar
Deolinda-Fado toninho
Kadınlar Regl İznini Kullanmak İster mi?
Benim bir önerim vardı. PMS dönemine dair bilgisi olmayan erkeklerin, en azından basit bir google taraması ile, bu dönemin ne menem bir şey olduğuna dair okumalar yapıp; sevgililerinin, nişanlılarının, karılarının, annelerinin ve hatta kadın idarecilerinin, 28 günlük regl döngüsünün tarihlerini de ajandalarına kaydettikleri takdirde, pek çok sorunun kendiliğinden nasıl hallolduğunu göreceklerine dairdi..
Evet, kadınların biyolojik yapılarında, istesek de istemesek de malesef böyle bir döngü var.
Ve her ay belli günlerde, --herkesin kendi şahsına münhasır olmak üzere, yaşanan hormon bombardımanı nedeniyle, alışageldiğiniz huylarını değiştirip, sevimli/sevimsiz canavarlaşmalarına neden oluyor.
Kimi kadın durduk yerde ağlamaya ya da olmadık bir konuda bağırmaya başlarken, kimisi, alınganlaşıp, kavga çıkartıp, sizi terketmeye kadar vardırabiliyor işi..
Hele, hele, menapoz dönemindeki kayınvalide ile PMS'i çakışan gelin arasındaki muhtemel savaş sahnelerini, varın siz tahmin edin..
Regl'den, hemen önceki haftada yaşanan bu ruhsal dengesizlik durumu biter bitmez ise, her kadına farklı farklı eziyet yaşatması muhtemel kanama dönemi başlıyor..
Vücut su topluyor, karın şişiyor, kasıklar ve bel ağrıyor, bazen mide bulanıyor, tansiyon değişiyor, derken rahmin kasılmaları ile birlikte, karın bölgesinde, harala gürele bir faaliyettir sürüp gidiyor..
Her kadın için olmasa da, vücudun şeker isteği artıyor ve rüyanızda çikolata, pasta görmeye başlıyorsunuz..
Etrafınızda, elinde çikolata kemiren bir kadın görürseniz, çok büyük ihtimalle, bu malum dönemiyle boğuşmaktadır. O yüzden mümkün mertebe, ilişmeyin, ısırabilir, tırmalayabilir, başını şefkatle okşayıp, mümkünse de uzaklaşın derim..
İşin dini boyutuna dalmaya pek niyetim yok, zira, çok şükür ki İslâm bu konuda kadından yana tavır koymuş. Hatta, regl halindeki kadına cinsel ilişki için yaklaşmayı da, ona eziyet olarak görüp, yasak etmiş.
[Gerçi, bazı çok bilen ulemanın, kadınların regl/PMS halini, şahitlik, idarecilik, komutanlık yapmasına engel olacağına dair görüşlerini değişik forumlarda refere edilmiş görsem de, görmezlikten gelmeyi tercih ediyorum.]
Evet, regl dönemi(menstruasyon) başlayan kanamalı vücudun, en azından ilk gün, çok fazla performans isteyen işlere, (örneğin; 8 saat ayakta durmayı gerektirenlerine), normal zamanlardakinden daha zor adapte olacağı kesin..
Fakat, adil olmak gerekirse, öyle sanıldığı gibi 5 gün sürmüyor bu durum..
Yani, Çalışma Bakanlığı'nın kulağa ve gönle çok hoş gelen ve Konukoğlu'nun da
diyerek, haklı isyanını dile getirdiği bu tasarıda, 1 günlük izin yeterli olabilir bence..
O da, sağlık sorunu yaşayan dileyen kadınlara verilmeli. Çünkü herkesin bünyesi farklı tepkiler verebiliyor hormonlarına..
Ayrıca, '5 günlük regl izni' gibi bir söylemle, kadın işçilerin İŞ BULMA olasılığını hepten azaltıp, patronların daha baştan ayrımcı davranmalarına da kapı açacaktır bu tasarı..
[Zaten, çoğu sektörde, gazete ilanlarına bakıldığında, "askerliğini yapmış, erkek adaylar tercihimizdir" ibaresi görmek mümkünken, bir de '5 günlük regl izni' ile, ellerine açık açık koz vermiş oluyorsunuz..]
Hâsılı, kazara bu bloga düşüp, bu dönem hakkında bilgisi olmayan tek bir erkeğin bile dikkatini çekip, bilinç kazanmasına neden olursam bu yazı ile ne mutlu bana..
***
bknz:
PMS-Premenstruel Sendrom
Evet, kadınların biyolojik yapılarında, istesek de istemesek de malesef böyle bir döngü var.
Ve her ay belli günlerde, --herkesin kendi şahsına münhasır olmak üzere, yaşanan hormon bombardımanı nedeniyle, alışageldiğiniz huylarını değiştirip, sevimli/sevimsiz canavarlaşmalarına neden oluyor.
Kimi kadın durduk yerde ağlamaya ya da olmadık bir konuda bağırmaya başlarken, kimisi, alınganlaşıp, kavga çıkartıp, sizi terketmeye kadar vardırabiliyor işi..
Hele, hele, menapoz dönemindeki kayınvalide ile PMS'i çakışan gelin arasındaki muhtemel savaş sahnelerini, varın siz tahmin edin..
Regl'den, hemen önceki haftada yaşanan bu ruhsal dengesizlik durumu biter bitmez ise, her kadına farklı farklı eziyet yaşatması muhtemel kanama dönemi başlıyor..
Vücut su topluyor, karın şişiyor, kasıklar ve bel ağrıyor, bazen mide bulanıyor, tansiyon değişiyor, derken rahmin kasılmaları ile birlikte, karın bölgesinde, harala gürele bir faaliyettir sürüp gidiyor..
Her kadın için olmasa da, vücudun şeker isteği artıyor ve rüyanızda çikolata, pasta görmeye başlıyorsunuz..
Etrafınızda, elinde çikolata kemiren bir kadın görürseniz, çok büyük ihtimalle, bu malum dönemiyle boğuşmaktadır. O yüzden mümkün mertebe, ilişmeyin, ısırabilir, tırmalayabilir, başını şefkatle okşayıp, mümkünse de uzaklaşın derim..
İşin dini boyutuna dalmaya pek niyetim yok, zira, çok şükür ki İslâm bu konuda kadından yana tavır koymuş. Hatta, regl halindeki kadına cinsel ilişki için yaklaşmayı da, ona eziyet olarak görüp, yasak etmiş.
[Gerçi, bazı çok bilen ulemanın, kadınların regl/PMS halini, şahitlik, idarecilik, komutanlık yapmasına engel olacağına dair görüşlerini değişik forumlarda refere edilmiş görsem de, görmezlikten gelmeyi tercih ediyorum.]
Evet, regl dönemi(menstruasyon) başlayan kanamalı vücudun, en azından ilk gün, çok fazla performans isteyen işlere, (örneğin; 8 saat ayakta durmayı gerektirenlerine), normal zamanlardakinden daha zor adapte olacağı kesin..
Fakat, adil olmak gerekirse, öyle sanıldığı gibi 5 gün sürmüyor bu durum..
Yani, Çalışma Bakanlığı'nın kulağa ve gönle çok hoş gelen ve Konukoğlu'nun da
Tekstil ve konfeksiyon sektörünün ‘tehlikeli işler’ kapsamına alınmasına isyan eden, Sanko’nun patronu Konukoğlu, “Ben işçilerimin aybaşını mı takip edeceğim’ dedi. Konukoğlu 4 bin kadın işçisi için de uyardı: “Lütfen yanlış anlamayın, siz benim bacımsınız. Ama ben işçimin ay başını mı takip edeceğim? Fabrikaya bir bakmışsınız 200 kişi yok, sonraki hafta bir 300 kişi yok. Böyle bir şey olabilir mi, üretim bekler mi” dedi.
diyerek, haklı isyanını dile getirdiği bu tasarıda, 1 günlük izin yeterli olabilir bence..
O da, sağlık sorunu yaşayan dileyen kadınlara verilmeli. Çünkü herkesin bünyesi farklı tepkiler verebiliyor hormonlarına..
Ayrıca, '5 günlük regl izni' gibi bir söylemle, kadın işçilerin İŞ BULMA olasılığını hepten azaltıp, patronların daha baştan ayrımcı davranmalarına da kapı açacaktır bu tasarı..
[Zaten, çoğu sektörde, gazete ilanlarına bakıldığında, "askerliğini yapmış, erkek adaylar tercihimizdir" ibaresi görmek mümkünken, bir de '5 günlük regl izni' ile, ellerine açık açık koz vermiş oluyorsunuz..]
Hâsılı, kazara bu bloga düşüp, bu dönem hakkında bilgisi olmayan tek bir erkeğin bile dikkatini çekip, bilinç kazanmasına neden olursam bu yazı ile ne mutlu bana..
***
Abilerim, amcalarım, genç arkadaşlarım, lütfen aşağıdaki linkten ulaşacağınız yazıyı dikkatle okuyunuz ve mutlu bir ilişki için ajanda tutunuz..
bknz:
PMS-Premenstruel Sendrom
Gülben Ergen Modeli Türk Kadını, Lâ Havle!
Saygıdeğer Bakanımız Nimet Çubukçu, bizler için bula bula öyle bir rol model buldu ki; isyan etMemek mümkün değil!
"Hem kariyer, hem çocuk" sloganını, beynimize kazımak ve doğurmaya özendirmek için illa bir ünlü Ztarı gözümüzün içine sokup,
Hadi madem, 1 çocuk annesi olarak kendinizi örnek olarak gösteremediniz ve illa birilerini rol model olarak sunmanız gerekti, niye bir Türkan Saylan, bir Ülke Deniz Arıboğan değil de, Gülben Ergen!
***
Yahu, Nimet Hanım cığım;
*Bize rol modeli diye sunduğunuz o hatunun, aylık geliri ne kadardır hiç düşündünüz mü?
*Nasıl bir evde ve kaç hizmetçi ile yaşadığından haberiniz var mı?
*Bebeklerinin altını eliyle değiştirmek gibi bir külfete katlandığını mı sanıyorsunuz?
*Bez masrafı ne kadar olur, hastalansalar, doktora, ilaca ne kadar harcarım, devlet hastanesinde kuyruk kaç saat sürer, gibi bir derdi olmadığını da bilmiyor musunuz?
*Daha da vahimi, rızkı veren Allah'tır amenna, ama, TV'da çıkan sucuk reklamlarından sonra, ağzı sulanmış evladının gözlerindeki mahzunluğa anında karşılık veremeyecek, kredi kartı borçlu pekçok anne olduğunu bile bile, bu çocuğun yanına 2 tane daha ekleyin ki, AÇ,İŞSİZ ama ONURLU GENÇ NÜFUSUMUZ artsın ve büyüyünce de Gülben hanımın çocuklarının evinde yardımcı olarak çalışsınlar demeye mi getiriyorsunuz??
*Uzun lafın kısası, kendi adıma, bana sunduğunuz bu rol model kadının hiç bir vasfını kendime örnek olarak almayacak kadar aklı başında olduğumu düşünüyorum..
*Doğurup, doğurmayacağıma karar vermek için, Gülben hanımın tavşan gibi doğuruyor olmasına bakarak değil, mevcut hayat düzen ve şartlarımı masaya yatırıp, durum değerlendirmesi yapıp, ondan sonra KENDİM karar veririm, o yüzden böyle aklımızla dalga geçer gibi, tuhaf teşvikler yapmak için zahmet buyurmayınız lütfen!
Lâ Havle !
İdir&Karena vava inouva-2
İdir-ce coeur d'ailleurs
İdir-Imut
Gülben Ergen model olmalı
ÇUBUKÇU, sanatçıların da toplumda önemli rol modeller olduklarına dikkat çekerek, geçmişte Fatma Girik, Ajda Pekkan gibi pek çok yıldızın ya hiç çocuk yapmadığını ya da tek çocuk sahibi olduğunu ifade etti. Bakan, şimdi Gülben Ergen gibi bir yandan çok çocuk yapıp aynı zamanda mesleğini de başarıyla sürdüren sanatçı modellerinin desteklenmesi gerektiğini kaydetti. Çubukçu, benzer şekilde Hollywood'da da birçok starın fazla sayıda çocuk yaparak topluma mesaj verdiğini ve bunun bu ülkelerde devlet politikası olarak destek gördüğünü söyledi. 'Sağlıklı nesiller yetişmesi için aileye çok ihtiyacımız var' diyen Çubukçu, çok kardeşliliğin, dayanışma, duygusal destek, paylaşım gibi olumlu sonuçlarını anlattı.
"Hem kariyer, hem çocuk" sloganını, beynimize kazımak ve doğurmaya özendirmek için illa bir ünlü Ztarı gözümüzün içine sokup,
" Ey Türk milletinin anlı sanlı, okumuş, akıllı ve üretken hatunları! Bakın, Gülben Ergen bile, onca işinin arasında, ikiz, tekiz demeyip, Allah ne verdiyse doğurup, şarkı söylemeye de devam ediyor. Sizin haddinize mi, öyle 35'ine kadar evlenmeyip, tek çocuk yapıp dünyadan göç etmek, hı?"Diyene kadar; dürüstçe; "SGK'mız, 30 milyar lira zararda, Emekli-yaşlı nüfusumuz çok fazla arttı, yeni sigortalılar gerek. Bunun için de, kadınları hem kariyer yapıp, hem doğurmaya teşvik etmeliyiz" deseniz ve artizleri örnek göstermeseniz olmaz mı!
Hadi madem, 1 çocuk annesi olarak kendinizi örnek olarak gösteremediniz ve illa birilerini rol model olarak sunmanız gerekti, niye bir Türkan Saylan, bir Ülke Deniz Arıboğan değil de, Gülben Ergen!
***
Yahu, Nimet Hanım cığım;
*Bize rol modeli diye sunduğunuz o hatunun, aylık geliri ne kadardır hiç düşündünüz mü?
*Nasıl bir evde ve kaç hizmetçi ile yaşadığından haberiniz var mı?
*Bebeklerinin altını eliyle değiştirmek gibi bir külfete katlandığını mı sanıyorsunuz?
*Bez masrafı ne kadar olur, hastalansalar, doktora, ilaca ne kadar harcarım, devlet hastanesinde kuyruk kaç saat sürer, gibi bir derdi olmadığını da bilmiyor musunuz?
*Daha da vahimi, rızkı veren Allah'tır amenna, ama, TV'da çıkan sucuk reklamlarından sonra, ağzı sulanmış evladının gözlerindeki mahzunluğa anında karşılık veremeyecek, kredi kartı borçlu pekçok anne olduğunu bile bile, bu çocuğun yanına 2 tane daha ekleyin ki, AÇ,İŞSİZ ama ONURLU GENÇ NÜFUSUMUZ artsın ve büyüyünce de Gülben hanımın çocuklarının evinde yardımcı olarak çalışsınlar demeye mi getiriyorsunuz??
*Uzun lafın kısası, kendi adıma, bana sunduğunuz bu rol model kadının hiç bir vasfını kendime örnek olarak almayacak kadar aklı başında olduğumu düşünüyorum..
*Doğurup, doğurmayacağıma karar vermek için, Gülben hanımın tavşan gibi doğuruyor olmasına bakarak değil, mevcut hayat düzen ve şartlarımı masaya yatırıp, durum değerlendirmesi yapıp, ondan sonra KENDİM karar veririm, o yüzden böyle aklımızla dalga geçer gibi, tuhaf teşvikler yapmak için zahmet buyurmayınız lütfen!
Lâ Havle !
İdir&Karena vava inouva-2
İdir-ce coeur d'ailleurs
İdir-Imut
Kelimebaz da Susturuldu! Taraf'ı kınıyorum!
Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”.
14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.
21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.
Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.
Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.
*
Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.
Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.
Sevan Nişanyan, 8 OCAK 2010
14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.
21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.
Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.
Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.
*
Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.
Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.
Sevan Nişanyan, 8 OCAK 2010
Lhasa De Sela
“Lhasa gittiğinden beri, Montreal'de 40 saattir kar yağıyor.”
Hafta sonu hayata veda eden ünlü şarkıcı Lhasa de Sela’nın ölüm haberi resmi internet sitesinde böyle duyuruldu. Sadece 38 yaşında olan şarkıcı, adını duyurduğu 1997 yılından itibaren bir milyona yakın satan üç albüm çıkartmış, sayısız konser vermişti. İstanbul’a da 2005’te Caz Festivali için gelen ve Türkiye’de de çok sevilen bir şarkıcıydı. Şarkılarında insanlık trajedilerini anlatan Lhasa, sahnede izleyicisiyle kurduğu güçlü ilişkiyle de tanınıyordu. ABD’de kalabalık, bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğan Lhasa, Meksika, ABD ve Kanada’da yaşıyordu. Yaklaşık iki yıldır göğüs kanseri tedavisi gören şarkıcı, bu arada geçen yıl çıkan son albümü Lhasa’yı kaydetti, yakın zamana kadar konser vermeyi sürdürdü. Hastalığı ilerleyince Avrupa turnesini iptal eden Lhasa, ömrü yetse, Victor Jara şarkılarını kaydetmek istiyordu. (Radikal-Kültür Sanat)
La Confession
El Pajaro
De Cara ala Pared
Hafta sonu hayata veda eden ünlü şarkıcı Lhasa de Sela’nın ölüm haberi resmi internet sitesinde böyle duyuruldu. Sadece 38 yaşında olan şarkıcı, adını duyurduğu 1997 yılından itibaren bir milyona yakın satan üç albüm çıkartmış, sayısız konser vermişti. İstanbul’a da 2005’te Caz Festivali için gelen ve Türkiye’de de çok sevilen bir şarkıcıydı. Şarkılarında insanlık trajedilerini anlatan Lhasa, sahnede izleyicisiyle kurduğu güçlü ilişkiyle de tanınıyordu. ABD’de kalabalık, bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğan Lhasa, Meksika, ABD ve Kanada’da yaşıyordu. Yaklaşık iki yıldır göğüs kanseri tedavisi gören şarkıcı, bu arada geçen yıl çıkan son albümü Lhasa’yı kaydetti, yakın zamana kadar konser vermeyi sürdürdü. Hastalığı ilerleyince Avrupa turnesini iptal eden Lhasa, ömrü yetse, Victor Jara şarkılarını kaydetmek istiyordu. (Radikal-Kültür Sanat)
La Confession
El Pajaro
De Cara ala Pared
Nihal Bengisu K. Arabistan'dan Vize Alamadı..
Laiklik denilen ve bazı kesimlerin hergün sövdükleri kavramın, örtülü açık tüm kadınlar için bir nevi güvence olduğu konusuna geldik, tosladık sonunda!
Evet, başörtülü bir entelektüelimiz olan Nihal hanıma, yanında erkek bir yakını olmadan, resmi bir gezi için dahi olsa, vize vermemiş birileri..
Basit gibi görünse de aslında çok önemli bir mesaj içeren bu olaydan sonra, akıntıya kaptırmış giden bazı kızlarımızın da, adanmışlık ruhuyla sövegeldikleri laik devletin ılımlısına[nasıl olacak bilmiyorum] ihtiyaçları olduğunu, yoksa manzaranın bundan daha fena olmasının mukadder olacağını, anlamış olduklarını ümidediyorum!
Ben bir kadın olarak, hisseme düşen mesajı aldım, darısı, diğer hemcinslerimin başına..
Evet, başörtülü bir entelektüelimiz olan Nihal hanıma, yanında erkek bir yakını olmadan, resmi bir gezi için dahi olsa, vize vermemiş birileri..
Basit gibi görünse de aslında çok önemli bir mesaj içeren bu olaydan sonra, akıntıya kaptırmış giden bazı kızlarımızın da, adanmışlık ruhuyla sövegeldikleri laik devletin ılımlısına[nasıl olacak bilmiyorum] ihtiyaçları olduğunu, yoksa manzaranın bundan daha fena olmasının mukadder olacağını, anlamış olduklarını ümidediyorum!
Ben bir kadın olarak, hisseme düşen mesajı aldım, darısı, diğer hemcinslerimin başına..
Haber şöyle:
Nihal Bengisu Karaca'ya şok
Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun gezisini izlemeye Arabistan'a gidecek gazeteciye, "Yanında erkek yok" diye vize verilmedi
Ülkeye kabulü için eşinden veya babasından muvafakatname istenen Karaca, buna tepki gösterdi ve "bu yaştan sonra babamdan ya da kocamdan izin alamam" diyerek vize talebini geri çekti.
'TEK KADIN ALAMAYIZ'
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, resmi gezi için bugün S. Arabistan'a gidiyor. Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca da geziye davet edildi. Ancak Suudiler "Tek başına kadın baba muvafakati lazım" diye vize vermedi.
'KATI OLMAYAN LAİKLİK ÖNEMLİ
Karaca ise, "Kimseden izin alamam" dedi, geziden vazgeçti. Karaca, "Peygamber'in kemikleri sızlıyor. Hep dinin yaşamlarımız için en önemli referans kaynağı olduğunu düşünmüşümdür ama aynı zamanda başkasının referans algısının tahakküm alanından korunmak için de 'katı olmayan bir laiklikliğin' ne kadar önemli olduğunu vurgulamışımdır. Bu olay bu düşüncemin sağlaması oldu" diye konuştu.
"Kutsal kabenin bu ülke sınırları içinde olmasaydı bir daha Arabistan'a gitmezdim" diyen Karaca şunları söyledi:
"Rahatlıkla gayet ağır konuşurdum ama şu durumda kendimi tutuyorum. Suudi Arabistan yaşlı kabul ettiği kadınlar hariç kadınların yalnız hac ya da umre yapmasına izin vermiyor bunu biliyoruz. Ama bu durum farklı. Bu ülkenin bakanla beraber olanları koruyamayacağı düşünülemez. Resmi heyette yer alan kadın gazeteciden kocasının, babasının yazılı ve evsaflı belge halindeki iznini talep etmek kadar aşağılayıcı ve ayrımcı bir düşünce olamaz."
'TEK KADIN ALAMAYIZ'
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, resmi gezi için bugün S. Arabistan'a gidiyor. Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca da geziye davet edildi. Ancak Suudiler "Tek başına kadın baba muvafakati lazım" diye vize vermedi.
'KATI OLMAYAN LAİKLİK ÖNEMLİ
Karaca ise, "Kimseden izin alamam" dedi, geziden vazgeçti. Karaca, "Peygamber'in kemikleri sızlıyor. Hep dinin yaşamlarımız için en önemli referans kaynağı olduğunu düşünmüşümdür ama aynı zamanda başkasının referans algısının tahakküm alanından korunmak için de 'katı olmayan bir laiklikliğin' ne kadar önemli olduğunu vurgulamışımdır. Bu olay bu düşüncemin sağlaması oldu" diye konuştu.
"Kutsal kabenin bu ülke sınırları içinde olmasaydı bir daha Arabistan'a gitmezdim" diyen Karaca şunları söyledi:
"Rahatlıkla gayet ağır konuşurdum ama şu durumda kendimi tutuyorum. Suudi Arabistan yaşlı kabul ettiği kadınlar hariç kadınların yalnız hac ya da umre yapmasına izin vermiyor bunu biliyoruz. Ama bu durum farklı. Bu ülkenin bakanla beraber olanları koruyamayacağı düşünülemez. Resmi heyette yer alan kadın gazeteciden kocasının, babasının yazılı ve evsaflı belge halindeki iznini talep etmek kadar aşağılayıcı ve ayrımcı bir düşünce olamaz."
Rezervuar Köpekleri
Her ne kadar, filmiyle müsemma olsa da, rezervuar kelimesinin gerçek mânâsı şudur:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Rezervuar
Ve ülkemizin amiral gemisi olarak anılan gastesi Zürriyet de, 2010 yılıyla birlikte rota değiştirmeye karar verdiğini ilan etmek adına, önce 20 yıllık kaptanını, diğer yazarlarının ağıtları, övgüleri eşliğinde terk-i ünvanla kendi köşesine uğurladı; şimdi de yeni reklam kampanyaları ile, gözümüzü gönlümüzü okşamaya çabalıyor..
Bunun için en son, ünlü film Rezervuar Köpekleri'nin afişi de kullanılmış..
Açıkçası, bu afişle, komedi sitcom'dan, uzun metraj ciddi bir filme dönüşeceklerini mi imâ etmeye çalıştılar, yoksa; "ortalığı b.k götürüyordu, çektik sifonu, artık aile gastesi olucaaz!" tarzı ince bir mesaj mı vermek istediler, ya da --kuvvetle muhtemelen, filmin senaryosuna atfen, ince mesajlar mı var bu reklamda, biraz düşünmek gerek..
[Hayret! Zürriyet, beni düşünmeye zorluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi doğrusu!]
Evet, benden daha çok düşünen ve filme dair derin yorumlar yapmış olan, kutsal bilgi kaynağındaki arkadaşlar ne demişler hemen bakalım:
1)[..]hikaye basit bir hırsızlığın ardından iç hesaplaşma ki, üzerine bin tane film yapılmıştır[..]
Yok, böyle bir yakıştırmayı yapamam şimdi! Lakin, "iç hesaplaşma" kısmı cuk! oturuyor ama "hırsızlık/soygun" kısmı için kimsenin günahını alamayız...
2)[..]Tarantinonun; klişeleri, kadınları ve zencileri aşagılamayı ihmal etmedigi, ihmal edilmemesi gereken bir film[..]
Hımm! Yok yaw! Zürriyet böyle birşeyi de hiç yapmadı şimdiye kadar..Hele hele güzel kadınları, arka sayfa ve Şebelek Eki ile sürekli yücelten bir gaste olagelmiştir..
Zencileri zaten aşağılayamaz, zira, ülkemizde zenci yok!
Ha, başörtülüleri zenci kabul ederseniz, o zaman ayrı!
3)[..]İnsana bol testesteron hormonu salgılatan sahane bir filmdir kendileri[..].
Filmde seks sahnesi yok, bolca kan ve şiddet pornosu var! Ama ne farkeder, testesteron öyle ya da böyle salgılatılıyorsa, erkeklerimize sormak lazım; sahi, Zürriyet'in size bu bağlamda bir faydası oldu mu?
diye uzun uzun geyik yapılabilir..
***
Evet, Hürriyet değişmeye yelken açmış görünüyor..
Böylesine kült ve herkesin cool sınıfında yer almak adına izlese de izlemese de profiline eklediği bir filmin afişini kullanarak da sanırım buna dikkat çekmeye çalışıyor..
Umarım bu sürecin sonu, filmdeki köpek(!) dalaşı gibi bitmez ..
Ayrıca, Ertuğrul Özkök 20 yıllık anılarını anlatan bir kitap yazarsa, okumak keyifli de olabilir..
Neyse, Taraf Gazetesi yazarı, Alper Görmüş -bence- doğru bir başlık atmış ve malum süreci yazmış:
Bir zamanlar bu ülkedeki muhafazakârlığın mottosuydu: “Tamam, Batı’nın teknolojisini alalım ama kültürünü almayalım...” Benzer bir durum,son 10-15 yılda tamamen başka bir bağlamda “çağdaş-kentli-laik” kesimlerde ortaya çıktı: İrtica korkusuyla siyaseten alıklaştırılmış milyonlarca insan “Tamam” diyor yıllardır, “Batı’nın gündelik hayatını alalım ama özgürlükçü siyasi kültürünü almayalım...” Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’i işte bu insanların gazetesi oldu. Dünyanın ve Türkiye’nin gidişiyle kıyaslandığında, evet, anakronik bir pozisyon; fakat, dediğim gibi okurlarda karşılığı olan bir pozisyon... Dolayısıyla bundan sonrasında bu çizgide radikal değişiklikler olmasını bekleyemeyiz. Bence Hürriyet, kendisiyle birlikte okurlarını da adım adım ilerleterek uzun süreli bir değişim dönemi yaşayacak.
Özkök’ün mucizevi başarısı
Hürriyet gazetesi, 1990’lardan önce gündelik hayat konusunda hayli muhafazakâr bir çizgiye sahipti. O hayatın tanziminde devletin müdahale hakkına tanıdığı kredinin sınırları da hayligenişti . Gazetenin, siyaset alanının dizaynındaki tutumu, keza gündelik hayattaki tutumuyla uyum içindeydi: Siyaset, siyasilere bırakılamayacak kadar ciddi bir işti. O nedenle siyaset her zaman sivil-asker bürokrasinin denetimi altında olmalıydı. Tabii, “işler çığırından çıktığında” doğrudan müdahale de meşru sayılmalıydı.
1980’lerin ortalarından itibaren, Hürriyet’in gündelik hayata yaklaşımında ciddi değişiklikler oldu. Gazete, bu alanın zenginleşmesine, çeşitlenmesine, liberalleşmesineparalel olarak gündelik hayatın devletten özerkliğini savunmaya başladı. Cinsellik, giyim-kuşam, eğlence, kültür vb. alanlarda hayatla birlikte Hürriyet de liberalleşti, rahatladı. Ertuğrul Özkök’ün göreve başlamasından (1990) sonra bu tavır değişikliği kalıcı bir hal aldı. Fakat bu özgürlükçü tavır sadece gündelik hayatla sınırlı kaldı. Onun dışında Hürriyet, bildiğimiz eski Hürriyet olmaya devam etti.
Ertuğrul Özkök’ün bence asıl büyük başarısı, çıkardığı gazetenin şu iki zıt fonksiyonu aynı anda ifa edebilmesindedir: Gazete aynı anda hem Türkiye’deki toplumsal hayatın, özel hayatların libere edilmesinde hem de ülkenin siyasi liberasyonunun engellenmesinde ciddi bir rol oynadı. Siyaset bilimciler, ikincinin birincinin neredeyse doğal bir uzantısı olduğunu düşünürler; o gözle bakarsanız, Ertuğrul Özkök’ün başardığı şeyin hiç dekolay bir şey olmadığını anlarsınız.
“Yaşam tarzı” söz konusu olduğunda “çağdaş” birer şahin kesilen Hürriyet okurlarının iş siyasete gelince nasıl bir dil kullandıklarını öğrenmek isterseniz, Hürriyet’in internet sayfasına girin ve okur yorumlarına bir göz atın. Ertuğrul Özkök’ün neyi başardığını o zaman daha iyi anlayacaksınız.
Bu başarıda, yüreklerine korku salınmış, böylece zaten siyaseten alıklaştırılmış bir kitleye hitap ediyor oluşunun payı var kuşkusuz. Ama bana sorarsanız, genel yayın yönetmeninin samimiyetinin de (hakikaten) büyük payı var bunda. Ben, Ertuğrul Özkök’ün gönlünün (ruhunun) samimi olarak devletten (toplumdan değil), samimi olarak otoriterlikten (özgürlükten değil), samimi olarak militerlikten (sivillikten değil) yana olduğuna inanıyorum. Çok sert bulduysanız şöyle değiştireyim: Ertuğrul Özkök bu ikililer arasında bir gerilim olduğunda her zaman birincilerden yana tavır almıştır.
Özkök’ün ve Hürriyet’in, “yaşam tarzı özgürlüğü” diye özetleyebileceğim görünürdeki yayın çizgisinin altında işleyen devletçi, otoriter, militer ruhu açığa çıkaran, bugüne kadar çok telaffuz edilmiş Hürriyet manşetlerini burada tekrar anmayacağım... Onların yerine, dikkatinizi pek fazla bilinmeyen birkaç yazı ve habere çekeceğim...
Clinton “emretti”, Özkök sevindi
2000 yılıydı, ABD Başkanı Clinton Senato’nun önüne gelen “soykırım” tasarısının geri çekilmesini talep etmişti. Kullandığı fiil “urge” idi ve Dışişleri Bakanlığı bunu gayet doğru bir biçimde “Sizi bu tasarıyı Meclis gündeminden çekmeye davet ediyorum” şeklinde çevirmişti. Ertuğrul Özkök sevmemişti bu çeviriyi. Şöyle yazdı:
“İngilizce-Türkçe sözlüğe baktım. Urge kelimesinin karşılığı olarak şunlar veriliyor: ‘Zorlamak, sıkıştırmak, ısrar etmek.’ Yani bir anlamda ‘emretmek’ fiili kullanılmış. Dolayısıyla cümleyi şöyle Türkçeye çevirebiliriz: ‘Size en kuvvetli ifadeyle bunu Meclis gündemine getirmemenizi emrediyorum.’”
Belki en fazla “ısrarla istiyorum” diye çevrilebilecek bir kelimeyi esnete esnete “emretmek”e dönüştüren, sonra da Başkan’ın Meclis’e “emretmesi” karşısında coşan, her türlü “otoriter” eğilim karşısında gizli bir haz duyan, “otoriter eğilim” Amerika’da bile olsa gidip bulan ve hatta yaratan bir yayın yönetmeni...
Şu cümlelere bakın: “Söz konusu olan şey ‘milli menfaat’ olunca Clinton, Temsilciler Meclisi Başkanı’na ‘emir vermekten’ çekinmedi. Temsilciler Meclisi Başkanı Hastert da ‘Clinton’ın emrini yerine getirmekte’ en küçük bir sakınca görmedi.”
Irak savaşı performansı
“40 yıl savaşmayan ordu ne olur?”
Bu, Ertuğrul Özkök’ün, Türkiye’nin Irak’a müdahaleye hazırlanan ABD’nin yanında savaşa girmesi gerektiğini savunan bir yazısının başlığıydı... Özkök, başlıkta sorduğu soruyu, “güvendiği” bir komutanın sözleriyle şöyle cevaplıyordu yazısının girişinde: “Bir ordu 20 yıl savaşmazsa, harbi unutur. 40 yıl savaşmazsa, o ülke ordusunu unutur. 60 yıl savaşmadığı takdirde, o ülke askerini yıpratmaya başlar.”
Bir insan, ülkesinin somut bir savaşa katılıp katılmamasını tartışma konusu yapabilir... Fakat şu yukarıdaki gerekçeyle yaparsa durum değişir. Böyle bir yazı akılla değil, ruhla yazılabilir ancak; militer bir ruhla...
Fakat Özkök’ün ve Hürriyet’in militer ruhunu en çok açığa çıkaran şey, Irak savaşına katılma tartışmalarının en yoğun olarak yaşandığı bir dönemde attıkları (19 Şubat 2003): “Irak doğumlu Mehmetçik: Irak üç günlük iş” sürmanşetiydi.
Haber, Hürriyet muhabirinin, kurada Güneydoğu’yu çeken “Mehmetçikler”den biriyle havaalanında ayaküstü gerçekleştirdiği bir söyleşiye dayanıyordu. Genç askerin, annesini teselli amacıyla söylediği “Irak üç günlük iş anne, merak etme” cümlesi, o sıralarda Türkiye’nin de “Irak’ta askere alınması” için canhıraş bir gayret gösteren Hürriyet’çileri o kadar heyecana getirmişti ki, bunu alıp sürmanşete yerleştirivermişlerdi. Aynı heyecan, “Irak üç günlük iş” diyen Mehmetçik’in öyle ayaküstü ağzından fırlatıverdiği “Osmaniye’ye çeken bir arkadaşım, ‘gider, birkaç Iraklı vurur dönerim’ dedi ve gitti” sözlerini birinci sayfa spotlarına alırken de sürüyordu. Sözde haberdeki şu yoruma bakın: “Gözleri pırıl pırıl. Kendine güveni sonsuz. Geride aklında kalan hiçbir şey yok belli ki.”
Bütün bunlar, savaş fikrini “dehşet hissi”yle değil de “hoş bir ürperti”yle karşılayan bir yayın yönetmeninin gazetesinde olabilir ancak.
2007’deki keskin dönüş
Ertuğrul Özkök’ün, ordunun “çürümemesi” için “dış düşman”lara karşı her daim seferberlik halinde olması gerektiği düşüncesinin esas olarak ruhundan beslendiği konusunda hiç kuşkum yok. Fakat aynı savaşçı ruhun “iktidardaki düşman”a karşı da her daim canlı tutulmasını öneren geniş “kentli-çağdaş-laik” kalabalıklarla her zaman uyum içinde olmadı.
Özkök, 2007’ye kadar “her an şeriat gelebilir”, “Avrupa Birliği bizi parçalamak istiyor” türünden “çağdaş” paranoyalara fazla prim vermedi. Fakat 2005-2006’dan itibaren başlayıp 2007’deki cumhuriyet mitingleriyle doruğuna ulaşan “irtica tehlikesine karşı her şeye razı olma” ruh halinin yarattığı “cereyan”a direnemedi ya da buradan bir ikbal umdu.
Bu açıdan onu, Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin ardından ortaya çıkan laik kabarmadan iktidar çıkarma hevesine kapılıp, hazırlıklarını yaptığı “hakiki bir sosyal-demokrat parti” çalışmalarını iptal eden Deniz Baykal’a benzetiyorum.
Ağustos 2007’de, Aydın Doğan’ın baskısıyla Emin Çölaşan’ın işine son verilmesi, onu haklı olarak ürküttü. Nitekim “laik kitle ruhu”yla gazeteye karşı çok etkili bir kampanya başlatıldı. Hürriyet, bu tepkiyi karşılamak amacıyla, AK Parti’yi “iç düşman” olarak kodlayan geniş kesimlerin hoşlanacağı bir çizgi izlemeye başladı. Bu çizginin zirvesi de “411 el kaosa kalktı” manşeti oldu.
Ben şöyle düşünüyorum açıkçası: Hürriyet bu çizgiyi izlemeseydi çok ciddi bir okur kaybına uğrayacaktı. Aynı şey bugün için de geçerli. Dolayısıyla, girişte de dediğim gibi, Hürriyet değişecek ama uzun bir zaman dilimi içinde değişecek
Rezervuar, tuvaletlerde işlem bittikten sonra, klozet, helataşı ya da pisuvarları temizleme amacıyla kullanılan tanktır.
Rezervuarlar su biriktirmek ve sonradan boşaltmak için kullanılır. Genelde rezervuarlarda şamandıra sistemi ile çalışan mekanizmalar bulunmaktadır. Bu mekanizmaların amacı ise, su akışını yönetmek; suyu boşaltmak, sonra doldurmak ve dolunca tanka su akışını durdurmaktır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Rezervuar
Ve ülkemizin amiral gemisi olarak anılan gastesi Zürriyet de, 2010 yılıyla birlikte rota değiştirmeye karar verdiğini ilan etmek adına, önce 20 yıllık kaptanını, diğer yazarlarının ağıtları, övgüleri eşliğinde terk-i ünvanla kendi köşesine uğurladı; şimdi de yeni reklam kampanyaları ile, gözümüzü gönlümüzü okşamaya çabalıyor..
Bunun için en son, ünlü film Rezervuar Köpekleri'nin afişi de kullanılmış..
Açıkçası, bu afişle, komedi sitcom'dan, uzun metraj ciddi bir filme dönüşeceklerini mi imâ etmeye çalıştılar, yoksa; "ortalığı b.k götürüyordu, çektik sifonu, artık aile gastesi olucaaz!" tarzı ince bir mesaj mı vermek istediler, ya da --kuvvetle muhtemelen, filmin senaryosuna atfen, ince mesajlar mı var bu reklamda, biraz düşünmek gerek..
[Hayret! Zürriyet, beni düşünmeye zorluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi doğrusu!]
Evet, benden daha çok düşünen ve filme dair derin yorumlar yapmış olan, kutsal bilgi kaynağındaki arkadaşlar ne demişler hemen bakalım:
1)[..]hikaye basit bir hırsızlığın ardından iç hesaplaşma ki, üzerine bin tane film yapılmıştır[..]
Yok, böyle bir yakıştırmayı yapamam şimdi! Lakin, "iç hesaplaşma" kısmı cuk! oturuyor ama "hırsızlık/soygun" kısmı için kimsenin günahını alamayız...
2)[..]Tarantinonun; klişeleri, kadınları ve zencileri aşagılamayı ihmal etmedigi, ihmal edilmemesi gereken bir film[..]
Hımm! Yok yaw! Zürriyet böyle birşeyi de hiç yapmadı şimdiye kadar..Hele hele güzel kadınları, arka sayfa ve Şebelek Eki ile sürekli yücelten bir gaste olagelmiştir..
Zencileri zaten aşağılayamaz, zira, ülkemizde zenci yok!
Ha, başörtülüleri zenci kabul ederseniz, o zaman ayrı!
3)[..]İnsana bol testesteron hormonu salgılatan sahane bir filmdir kendileri[..].
Filmde seks sahnesi yok, bolca kan ve şiddet pornosu var! Ama ne farkeder, testesteron öyle ya da böyle salgılatılıyorsa, erkeklerimize sormak lazım; sahi, Zürriyet'in size bu bağlamda bir faydası oldu mu?
diye uzun uzun geyik yapılabilir..
***
Evet, Hürriyet değişmeye yelken açmış görünüyor..
Böylesine kült ve herkesin cool sınıfında yer almak adına izlese de izlemese de profiline eklediği bir filmin afişini kullanarak da sanırım buna dikkat çekmeye çalışıyor..
Umarım bu sürecin sonu, filmdeki köpek(!) dalaşı gibi bitmez ..
Ayrıca, Ertuğrul Özkök 20 yıllık anılarını anlatan bir kitap yazarsa, okumak keyifli de olabilir..
Neyse, Taraf Gazetesi yazarı, Alper Görmüş -bence- doğru bir başlık atmış ve malum süreci yazmış:
Özkök ve gazetesi: Hazcı bedende militer ruh
Bir zamanlar bu ülkedeki muhafazakârlığın mottosuydu: “Tamam, Batı’nın teknolojisini alalım ama kültürünü almayalım...” Benzer bir durum,
Özkök’ün mucizevi başarısı
Hürriyet gazetesi, 1990’lardan önce gündelik hayat konusunda hayli muhafazakâr bir çizgiye sahipti. O hayatın tanziminde devletin müdahale hakkına tanıdığı kredinin sınırları da hayli
1980’lerin ortalarından itibaren, Hürriyet’in gündelik hayata yaklaşımında ciddi değişiklikler oldu. Gazete, bu alanın zenginleşmesine, çeşitlenmesine, liberalleşmesine
Ertuğrul Özkök’ün bence asıl büyük başarısı, çıkardığı gazetenin şu iki zıt fonksiyonu aynı anda ifa edebilmesindedir: Gazete aynı anda hem Türkiye’deki toplumsal hayatın, özel hayatların libere edilmesinde hem de ülkenin siyasi liberasyonunun engellenmesinde ciddi bir rol oynadı. Siyaset bilimciler, ikincinin birincinin neredeyse doğal bir uzantısı olduğunu düşünürler; o gözle bakarsanız, Ertuğrul Özkök’ün başardığı şeyin hiç de
“Yaşam tarzı” söz konusu olduğunda “çağdaş” birer şahin kesilen Hürriyet okurlarının iş siyasete gelince nasıl bir dil kullandıklarını öğrenmek isterseniz, Hürriyet’in internet sayfasına girin ve okur yorumlarına bir göz atın. Ertuğrul Özkök’ün neyi başardığını o zaman daha iyi anlayacaksınız.
Bu başarıda, yüreklerine korku salınmış, böylece zaten siyaseten alıklaştırılmış bir kitleye hitap ediyor oluşunun payı var kuşkusuz. Ama bana sorarsanız, genel yayın yönetmeninin samimiyetinin de (hakikaten) büyük payı var bunda. Ben, Ertuğrul Özkök’ün gönlünün (ruhunun) samimi olarak devletten (toplumdan değil), samimi olarak otoriterlikten (özgürlükten değil), samimi olarak militerlikten (sivillikten değil) yana olduğuna inanıyorum. Çok sert bulduysanız şöyle değiştireyim: Ertuğrul Özkök bu ikililer arasında bir gerilim olduğunda her zaman birincilerden yana tavır almıştır.
Özkök’ün ve Hürriyet’in, “yaşam tarzı özgürlüğü” diye özetleyebileceğim görünürdeki yayın çizgisinin altında işleyen devletçi, otoriter, militer ruhu açığa çıkaran, bugüne kadar çok telaffuz edilmiş Hürriyet manşetlerini burada tekrar anmayacağım... Onların yerine, dikkatinizi pek fazla bilinmeyen birkaç yazı ve habere çekeceğim...
Clinton “emretti”, Özkök sevindi
2000 yılıydı, ABD Başkanı Clinton Senato’nun önüne gelen “soykırım” tasarısının geri çekilmesini talep etmişti. Kullandığı fiil “urge” idi ve Dışişleri Bakanlığı bunu gayet doğru bir biçimde “Sizi bu tasarıyı Meclis gündeminden çekmeye davet ediyorum” şeklinde çevirmişti. Ertuğrul Özkök sevmemişti bu çeviriyi. Şöyle yazdı:
“İngilizce-Türkçe sözlüğe baktım. Urge kelimesinin karşılığı olarak şunlar veriliyor: ‘Zorlamak, sıkıştırmak, ısrar etmek.’ Yani bir anlamda ‘emretmek’ fiili kullanılmış. Dolayısıyla cümleyi şöyle Türkçeye çevirebiliriz: ‘Size en kuvvetli ifadeyle bunu Meclis gündemine getirmemenizi emrediyorum.’”
Belki en fazla “ısrarla istiyorum” diye çevrilebilecek bir kelimeyi esnete esnete “emretmek”e dönüştüren, sonra da Başkan’ın Meclis’e “emretmesi” karşısında coşan, her türlü “otoriter” eğilim karşısında gizli bir haz duyan, “otoriter eğilim” Amerika’da bile olsa gidip bulan ve hatta yaratan bir yayın yönetmeni...
Şu cümlelere bakın: “Söz konusu olan şey ‘milli menfaat’ olunca Clinton, Temsilciler Meclisi Başkanı’na ‘emir vermekten’ çekinmedi. Temsilciler Meclisi Başkanı Hastert da ‘Clinton’ın emrini yerine getirmekte’ en küçük bir sakınca görmedi.”
Irak savaşı performansı
“40 yıl savaşmayan ordu ne olur?”
Bu, Ertuğrul Özkök’ün, Türkiye’nin Irak’a müdahaleye hazırlanan ABD’nin yanında savaşa girmesi gerektiğini savunan bir yazısının başlığıydı... Özkök, başlıkta sorduğu soruyu, “güvendiği” bir komutanın sözleriyle şöyle cevaplıyordu yazısının girişinde: “Bir ordu 20 yıl savaşmazsa, harbi unutur. 40 yıl savaşmazsa, o ülke ordusunu unutur. 60 yıl savaşmadığı takdirde, o ülke askerini yıpratmaya başlar.”
Bir insan, ülkesinin somut bir savaşa katılıp katılmamasını tartışma konusu yapabilir... Fakat şu yukarıdaki gerekçeyle yaparsa durum değişir. Böyle bir yazı akılla değil, ruhla yazılabilir ancak; militer bir ruhla...
Fakat Özkök’ün ve Hürriyet’in militer ruhunu en çok açığa çıkaran şey, Irak savaşına katılma tartışmalarının en yoğun olarak yaşandığı bir dönemde attıkları (19 Şubat 2003): “Irak doğumlu Mehmetçik: Irak üç günlük iş” sürmanşetiydi.
Haber, Hürriyet muhabirinin, kurada Güneydoğu’yu çeken “Mehmetçikler”den biriyle havaalanında ayaküstü gerçekleştirdiği bir söyleşiye dayanıyordu. Genç askerin, annesini teselli amacıyla söylediği “Irak üç günlük iş anne, merak etme” cümlesi, o sıralarda Türkiye’nin de “Irak’ta askere alınması” için canhıraş bir gayret gösteren Hürriyet’çileri o kadar heyecana getirmişti ki, bunu alıp sürmanşete yerleştirivermişlerdi. Aynı heyecan, “Irak üç günlük iş” diyen Mehmetçik’in öyle ayaküstü ağzından fırlatıverdiği “Osmaniye’ye çeken bir arkadaşım, ‘gider, birkaç Iraklı vurur dönerim’ dedi ve gitti” sözlerini birinci sayfa spotlarına alırken de sürüyordu. Sözde haberdeki şu yoruma bakın: “Gözleri pırıl pırıl. Kendine güveni sonsuz. Geride aklında kalan hiçbir şey yok belli ki.”
Bütün bunlar, savaş fikrini “dehşet hissi”yle değil de “hoş bir ürperti”yle karşılayan bir yayın yönetmeninin gazetesinde olabilir ancak.
2007’deki keskin dönüş
Ertuğrul Özkök’ün, ordunun “çürümemesi” için “dış düşman”lara karşı her daim seferberlik halinde olması gerektiği düşüncesinin esas olarak ruhundan beslendiği konusunda hiç kuşkum yok. Fakat aynı savaşçı ruhun “iktidardaki düşman”a karşı da her daim canlı tutulmasını öneren geniş “kentli-çağdaş-laik” kalabalıklarla her zaman uyum içinde olmadı.
Özkök, 2007’ye kadar “her an şeriat gelebilir”, “Avrupa Birliği bizi parçalamak istiyor” türünden “çağdaş” paranoyalara fazla prim vermedi. Fakat 2005-2006’dan itibaren başlayıp 2007’deki cumhuriyet mitingleriyle doruğuna ulaşan “irtica tehlikesine karşı her şeye razı olma” ruh halinin yarattığı “cereyan”a direnemedi ya da buradan bir ikbal umdu.
Bu açıdan onu, Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin ardından ortaya çıkan laik kabarmadan iktidar çıkarma hevesine kapılıp, hazırlıklarını yaptığı “hakiki bir sosyal-demokrat parti” çalışmalarını iptal eden Deniz Baykal’a benzetiyorum.
Ağustos 2007’de, Aydın Doğan’ın baskısıyla Emin Çölaşan’ın işine son verilmesi, onu haklı olarak ürküttü. Nitekim “laik kitle ruhu”yla gazeteye karşı çok etkili bir kampanya başlatıldı. Hürriyet, bu tepkiyi karşılamak amacıyla, AK Parti’yi “iç düşman” olarak kodlayan geniş kesimlerin hoşlanacağı bir çizgi izlemeye başladı. Bu çizginin zirvesi de “411 el kaosa kalktı” manşeti oldu.
Ben şöyle düşünüyorum açıkçası: Hürriyet bu çizgiyi izlemeseydi çok ciddi bir okur kaybına uğrayacaktı. Aynı şey bugün için de geçerli. Dolayısıyla, girişte de dediğim gibi, Hürriyet değişecek ama uzun bir zaman dilimi içinde değişecek
Taraf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









