Daha önce de, "örtülüler gün ışığından faydalanamıyorlar" diye, osteoporoz hapı dağıtıyordu bir yerlerde..
"CHP ve Arıtman gibiler oldukça, AKP, daha uzuuuun yıllar iktidarda kalacak" dedikten sonra, biraz edepsizlik de edip, Arıtman'ın referans aldığı dış görünüm süzgeçiyle, bizi en iyi hangisi temsil etmiş acep diye şöyle bir eskilere baktım, ve aklımdan hızla şunlar geçti.
Allah'ın bildiğini kullardan saklayacak değilim, bir tane bile kendime tıpatıp benzeyeni bulamadım doğrusu!
Ama yine de insaflı olup, hepsini şöyle daha bir detaylı taradım ve ortalama Türk kadınından birşeyler bulmayı da başardım..
***
Yaşımın yettiğince hatırladığım Temra Tözal'a bakıyorum, dış görünümü dışında ahım şahım kültürel bir donanımı filan yok! Niyeyse, Hürrem Sultan'ı hatırlatıyor bana. Yok yok, hâris bir kadındı demek istemiyorum, sakın ha!
Yazmiye Temirel deseniz, ilkokul mezunu, ağzını açıp iki kelime bile edemeyen, röfleli, tombiş, pasta börek yiyip şişen, altın günlerinde bolca görebildiğim, yanakları sıkılası, tipik cefakâr Türk kadını teyzoşlarımızı andırıyor..
Cahşan Hanım, sâde, aşırı mütevazi haliyle, varoşlarda yaşayan fabrika işçisi romantik Türk kadınlarını andırıyor. Onun şahsında bizleri hayal eden yabancılar, açlıktan ölmek üzere olan, sıfır bedene yaklaşmış zaafiyet geçiren bir Türk kadını hayal edebilirler mi, evet edebilirler..
Temra Tezer derseniz, eşinden dayak yediğini duyduğumdan itibaren; ne yazık ki, asık suratlı eşi tarafından, itilmiş kakılmış mutsuz bir Türk kadını imajı var zihnimde.
Solcay Paykal diye bir hanım varmış, Teniz Baykal'ın eşiymiş, ne gördüm, ne tanıyorum. Herhalde onun için de, en silik, en ezik, ama, en sabırlı Türk kadını tipini temsil ediyor denilebilir!
Hımm, böyle yazıya dökünce, daha bir netleşiyor görüntü.
O yüzden, haklarını yemeyelim. Bu saydıklarım, en azından 'bir özellikleriyle' bizleri temsil etmişler gerçekten de..
Yani, şimdikileri de bu gözle incelersek, en az öncekiler kadar 'bizden bazı özellikler' bulabiliriz demektir..
Ama, bardağın boş tarafına bakıp; illa bir dava açmak da gerekirse, benim geçmişe dönüp, hepsine farklı farklı bahanelerle dava açmam da gerekebilir..
Yok bu işin içinden çıkamadım ben.
Kutsal bilgi kaynağına başvurmam icabeder deyip;
Bir de Ekşi Sözlük'e baktım da; Türk Kadınları olarak, çok büyük bir fırsatı nasıl da kaçırmışız diye hayıflandım doğrusu: alıntı:
1. Bugunku hurriyet gazetesinin 20. sayfasinda kemal dervis'in esi catherine dervis icin Catherine'in arkadaslari tarafindan yapilan benzetme: 'Catherine Amerikali olmasina ragmen tam bir turk kadini gibidir. Kemal der baska bir sey demez. Kemal'in dediklerine hep uyar, son derece uyumlu, sevecen, becerikli, anlayislidir ve tam bir ev kadinidir'.
Kasim Cindemir tarafindan hazirlanan bu haberde, turk kadinin gorevleri, erkeginin emirlerini ne olursa olsun yerine getirmek, onu mutlu etmek, hamarat ve dogurgan olmak seklinde siralanmistir.
belki de bu zihniyeti astigimiz zaman toplumumuz daha onemli yerlere gelecektir.
(unsaid, 23.05.2001 20:08 ~ 20:09)
Dizlerimi dövüyorum şimdi, "Catherine Derviş fırsatını kaçırmışız, bari Mehmet Şimşek fırsatını iyi değerlendirelim de bizi Annalise Şimşek temsil etsin" diyecektim ki, boşanmışlar:(
Aslında, bu kadar laf etmişken, aklıma şu da gelmedi değil!
Türk kadının temsil sorunsalı var da, Türk erkeğinin niye yok?
Bu ülkenin erkeklerini, vakti zamanında, Züleyman Temirel gibi bir yakışıklı(!) temsil ediyorken, çıkıp, hiçbir erkeğimiz "Türk erkeğini temsil etmiyor" diye, niye dava açmadı ki?
İnsan olarak, işleyen makine benzeri bir bedenimiz olması dolayısıyla çeşitli ihtiyaçlarımız var. Bu ihtiyaçlar psikolojik ve fizyolojik olarak tasnif edilebilir. Bu ihtiyaçların miktarı, çeşit ve frekansı da zamana göre farklılık gösteriyor.
Şimdi çok normal, kendimiz için vazgeçilmez, başka türlüsü düşünülemez saydığımız alışkanlıklarımızın, insanlık tarihi için ne kadar da yeni olduğunu fark ettiğimde kendimi ve yaşadığım toplumu ne kadar da fazlasıyla önemsemişim diyorum.
Örneğin şimdi benim için başka türlüsünü düşünemediğim zeytinli, peynirli, reçelli kahvaltının bile ne kadar yakın bir geçmişi olduğunu antropoloji okuyan bir arkadaşım söylediğinde fark etmiştim. Gerçekten de öyleydi. Annem babam çocukken kahvaltıda çorba içerlermiş. Şimdi ise çocukların kahvaltıda sütlü mısır gevreği yediğini gördüğümde, bir müddet sonra bizim zeytin peynirlerle kahvaltı yapışlarımızdan antpologların bahsedeceğini görüyor gibi oluyorum.
İşte bu pencereden baktığımızda, cinsellik ve aşkta zamana göre oldukça farklı şekillerde yorumlanmış ve yaşanmıştır herhalde. Geçmişte cinselliğin nasıl yaşandığını bilmiyoruz, malumunuz en mahrem olarak gördüğümüz bu konuların yazılmış çizilmiş olanları var mıdır bilemiyoruz.
Örneğin, Roma dönemi eserlerinde insan figürlerinin bol bol çıplak olarak resmedildiğini görüyoruz. Ancak buradaki ve daha önceki zamanlarda çıplaklık, cinselliği çağrıştıran bir çıplaklıktan öte daha çok ruhanilik anlamları içeren bir çıplaklık zannımca. Bir de bu yaz gittiğim Antep müzesinde gördüğüm MS 200. yıllarına ait mozaiklerdeki çıplak figürler gerçekten beni çok etkilemişti. Özellikle Yunan- Roma eserlerinde Tanrıların ve Tanrıçaların çıplak resmedilmesi de gerçekten günümüz erotizmindeki çıplaklık ve o dönemdeki topluma ait çıplaklık anlayışlarının birbirinden farklı olduğunu gösteriyor. .
Ve yakın tarihe baktığımızda, bazı toplumların, pekçok yağlıboya tablo ve heykellerde, zaman zaman cinsel uzuvları da sergileyen bir sanata yöneldiklerini söyleyebiliriz.
Daha sonra, fotoğrafın icat olduğu zamanlardan itibaren de çıplaklık fotoğraflanır hale gelmiş.
Ve yakın zamanda, dergilerle başlayıp, video kasetlerle evlere girebilen ve dananın kuyruğunun koptuğu yere geliyoruz, sinemanın icadıyla sunulan hareketli çıplaklık, erotik ve porno film sektörü başlamış.
1920'lerde çıkmaya başlayan pornografik çizgi romanları ABD'de yayınlanmaya başlamış ve artık bu yüzyılın ikinci yarısında Playboy ve Modern Man gibi erkek dergileri çıkmaya başlamıştır. Geniş kitleler tarafından bilinen ilk porno yıldızı 1972 yapımı Deep Throat filminde oynayan Linda Lovelace`dır. Birleşik Devletler`de 1970`li yıllarda sektörü geriletmek için porno yıldızları hakkında fahişelikten dava açılır fakat bu davaların hepsi düştü. Mahkeme, para karşılığı cinsel ilişkiye giren kişiyle, para karşılığı cinsel ilişkiye giren kişiyi canlandıranı birbirinden ayrı tuttu ve bu kişileri oyuncu kategorisine sokar.
VCR (şu anda DVD ve İnternet) sektörünün gelişmesiyle insanların kendi evlerinde porno filmi izlemesine olanak sağlandı ve görmezlikten gelmenin mümkün olmadığı bir alan oluştu. Kısa bir süre içerisinde kurulan firmalar ve çekilen porno film sayısı katlanarak arttı. Bunun sonucu olarak şu anda yüzlerce yetişkin film şirketi vardır ve bir yılda binlerce pornografik oyuncunun rol aldığı on binlerce yeni film yayımlanıyor.
[Bu arada, Pornografi yunanca πορνογραφια (pornographos) sözcüğü, porne (fahişe) ve graphein (yazmak) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve "fahişelerle ilgili yazılar" anlamına gelir.Bugün erotik dediğimiz kavramsa sadece cinselliğin fiziksel ve kısmen ruhi boyutunu kastederken erotik kelimesinin aşk tanrıçası EROS’tan geldiğini kaçımız biliyoruz acaba. ]
.
Peki, insanoğlunun nefsine en hoş gelen şey olan cinsellik ne zamandan beri aşkla ilgili bir kavram ya da ne zamandan beri aşktan ayrılan bir kavram oldu?
İki insanın sadece cinsellik yaşamak için bir araya gelip öpüşüp sevişip, sen yoluna ben yoluma demeleri ilginç değil midir?
Öpüşmenin bir adım ilerisine sevişmek demiyor muyuz? Sevişmek sevmekle ilgili bir kavram olmaktan ne zaman ayrıldı, ya da bu kavramlar hep birbirinden ayrıydı da, biz kirli bulduğumuz bu eylemi sevimlileştirmek için mi sevişmek adlı fiille süsleyip pakete koyduk ?
Tüm bunların yanında cinselliğin aşktan bağımsız bir yönü olduğu gerçeğini de kabul etmemek gerçeğe gözlerimizi kapamaktan başka bir şey olmaz herhalde. Yine her derdi başımıza açan şu hormonlarımızJ
Çocukluktan ergenliğe girmemizle birlikte cinsiyetlere, kişilere, yaşlara ve yaşam şekillerine bağlı olarak kişilerde beliren cinsel istek.Ve kişilerin bu isteklerini karşılamak için bulduğu çözümler.
Modern çağ cinsel isteklere pek çok ideal çözümler bulmuş durumda: Cinselliği sevdiğiniz biriyle yaşayabilirsiniz, satın alabilirsiniz, kişisel olarak kendi başınıza tatmin edebilirsiniz, cansız nesnelerden yardım alabilirsiniz ya da bir başkasının tatmin olmasını izleyip tatmin olabilirsiniz.-ki porno sektörü bu zaafımızdan para kazanıyor.
Bana bu yazıyı yazdıran esas nedene artık giriş yapmak istiyorum.
Evet, yetişkin bir insanın porno izlemesi bir yana, partnerini de porno izlemeye zorlaması ne kadar kabul edilebilir, doğru bir davranıştır acaba? Olay o kadar girift bir mevzu ki neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Değişen değer yargılarına bağlı olarak porno izlemek neredeyse hayatın kabul edilebilir zevklerinden biri haline dönüştü. Partnerinle yemek yemek, gezmek, sevişmek gibi olağan bir eğlence olarak porno algılanabilir mi? Ben istemiyorum, sen izlersen izle diyerek kendimizi ne kadar uzak tutabiliriz, partnerimizin izlediklerinden.
Porno filmlerdeki sınır tanımaz cinsel hazları izleyen bir kişi kendi deneyimlediği cinsellikten de aynı miktarda tatmin olabilir mi? Porno hayata katılan bir renk midir yoksa aslında var olmayan bir rengi insanlara allandıra ballandıra anlatıp sonra avuçlarını yalamalarını beklemek midir? İnsan için bu kadar hassas ve uyarılmaya açık olan bir güdüyü tatmin mi eder porno yoksa iyice bileyip, keskinleştirip sokağa mı salar insanları?
Yukarıdaki habere bakılırsa, aman yüksek yerden atlama, bisiklet sürerken dikkat et diye yetiştirilen bu toplumun kadınlarının başında yeni bir dert var haberiniz olsun.
Cinsellikten köşe bucak kaçarak büyütülen kızlarımıza yeni bir dünyanın!!! kapıların açan erkeklerimiz, beraber porno izleme zevkini teklif ediyorlar.
Seçme hakkınız ise var ya da yok, erkeğin insafına kalmış!
Yahudilik ve İsrail'e dair bildiklerini, gözlemlerini, Türkçe yazan bir blogger var.
Sitesindeki "Haredi Konusu" başlıklı yazısı başta olmak üzere hepsini okunmaya değer buluyorum.
Link verdiğim ilahileri de özellikle dinlemenizi istedim. Eğer bizimkilere biraz aşinâlığınız varsa, aralarındaki makam ve usûl benzerliğini kulağınız hemen farkedecektir.
Bir insanın ne kadar sevildiği ve hatırlı biri olduğu, cenazesindeki insan sayısının çokluğundan anlaşılır, derler.
Hatta, camiideki kalabalığa bakılarak; "Adam, para yerine dost biriktirmiş, helal olsun!" türü methiyeler filan da düzülür.
Mevtâmız asla göremeyecek de olsa, "Ruhu bizi seyrediyor ve bu kalabalıkla gurur duyuyor" diye gözyaşı döker geride bıraktıkları!
Ve, imam efendi sorar kalabalığa;
-Nasıl bilirdiniz?
-İyi bilirdik!
İyi bilmeyenler, zaten gelmemişlerdir camiiye. Gelseler de, ölünün arkasından kötü konuşmak etik değildir hem! Herkes, hep bir ağızdan, "İyi bilirdiiiik!" der ve haklar helal edilir.
Bence güzel de bir âdettir.
Mâlum yenice Ünsal Oskay hoca vefat etti ve tüm ünlü isimlerde olduğu gibi, cenazesi Teşvikiye Camii'nden kaldırıldı.
Kürşat Bumin de cenazeye katılmış ve bakın kendince neler yakalamış:
Cami İmamı, namazın sonunda cemaatten "helallik" istiyor. Ne güzel, cami avlusunu dolduran insanların gözlerini yaşartan, ne güzel bir âdet bu böyle…
Cami imamı daha sonra cemaatten, benim eskilerde hatırlamadığım ve yeni icat edildiğini sandığım bir "şahitlik" daha istiyor. Cemaat acaba ölen kişinin iyi bir mümin, iyi bir Müslüman olduğuna da şahitlik ediyor mu?
Bilmem belki de yanılıyorumdur; belki de cemaate yöneltilen bu soru da her zaman mevcuttu ama ben farkında değildim.
Bilmiyorum, sanki yeni bir soru bu.
Bu çerçevede bir şahitliğin beni yadırgatmayan bir örneğini de hatırlatayım da, olayı niçin yadırgadığım daha iyi anlaşılsın:
Büyük mimar-şehirci-düşünür Turgut Cansever'in cenazesinde Prof. Hayrettin Karaman da söz almıştı. Karaman, yakından tanıdığı Cansever'in özelliklerini sıralarken, onun iyi bir mümin olduğuna şahitlik ettiğini de açıklamıştı.
Karaman'ın bu şahitliği bana –tabii ki- çok anlamlı gelmişti o gün. Rahmetli olan kişiyi yakından tanıyor, ve onun söylediğim yönüne de şahitlik ediyordu.
Ama söz konusu sorunun cemaate sorulması ve cevap beklenmesi, buna gerçekten anlam veremedim.
Ünsal Oskay'ı uğurlarken sıra geldi cenaze namazını kıldıran imamın, kılınan namaz vesilesiyle cemaatten dualarını esirgememelerini isteği kişilerin sıralanmasına. Bu sıralamada tabii ki en başta peygamberler ve yakınları vardı. Fakat –bildiğiniz gibi- sıralamaya sırası sıradan insanoğullarına gelince bu kategorinin de "Gazi Mustafa Kemal Atatürk" ile başladığına şahit olduk.
Görüyorsunuz; ne kadar yersiz ve hatta incitici bir sıralamadır bu.
Cami avlusunda toplananlar bir arkadaşlarını, bir dostlarını, bir yakınlarını, eşlerini, babalarını uğurluyorlar. Çok –hem de çok- özel bir durum. Hayatın, ölümün herkes tarafından gözden geçirildiği anlar bunlar.
Peki ama bu son derece özel durumda "Atatürk" adının anılmasının sırası mı?
Bu o kadar özel bir durum ki, Oskay için camide buluşan insanlar şimdi şu saat niçin düşünsünler Atatürk'ü?
Bilinmez, AB Komisyonu bir sonraki raporunda devlet memuru imamların cenaze namazlarında Atatürk adını telaffuz etmelerini da takabilir belki….
Doğrusu, Bumin'e hak verMemek mümkün değil!
Düşünebiliyor musunuz, ölen Ahmet Altan ve imam efendi soruyor cemaate;
- Ey cemaat, Ahmet Altan'ın iyi bir müslüman olduğuna şahitlik eder misiniiiiiz?
-Edemeyiiiiiz!
-Eder misiniiiiz?
-Ettik gittiiiii:)
ya da mevtâmız Abdurrahman Dilipak diyelim;
İmam efendi son olarak dua istiyor ve cenazede bilimum Vakit yazarları saf tutmuş halde..
-Ey cemaat, Gazi Mustafa Kemal için de el Fatiha!
Yani, insanın o camii de kahkaha patlatası bile gelir hal böyleyken..
O yüzden, devlet baba, cenaze namazımıza bari karışma da, herkes layığınca gömülsün toprağına..
Açıkçası o haberlerden sonra, kimdir, nedir diye bakmışlığım da yoktu.
Fakat dün D&R'da kitap bakarken, çok satanlar kısmında Orhan Karaveli'nin “Ali Kemal ; Belki Bir Günah Keçisi” kitabını görünce ilgimi çekti ve google'dan kendisiyle ilgili okumalar yaptım.
Kitaba göre, Ali Kemâl;
Sportmen, maceraperest, romantik, şık ve çok dil bilen bir entelektüel bir kişilikmiş. Hayatının yarısını yurtdışında geçirmiş. Paris, Halep, Mısır, Cenevre, Londra ve Viyana’da yaşamış. Damat Ferid hükümetinde İçişleri Bakanlığı yapmış ve Sorbonne’da edebiyat dersleri de vermiş. Kadın hakları savunucusuymuş. “Ben Türk halkını tanımamışım, ondaki yaşama duygusunun bu kadar güçlü olduğunu fark etmemiştim” demiş ve yanlış yaptığını kabul etmiş. Yaşasaymış, Türkiye Cumhuriyeti'ne olumlu katkıları olurmuş.Yahya Kemal de onun hain olduğuna inanmazmış. Ali Kemal'in öldürülmesi linç değilmiş bizzat Nurettin Paşa’nın komplosuymuş..
Kitabı okumadığım için, nette yazılanlardan toparladım bu cümleleri.
Anlaşılan Ali Kemâl, öyle kolay unutulacak türden olmayan trajik sonuyla, 2005 yılında "Basın Şehidi" ilan edilmesinden de anlaşılacağı üzere, giderek daha da parlatılarak, bazı kesimlerin idolü olacak, hatta, görünen o ki; gururla yâdedecekleri türden bir isim.
Tarihi olayları değerlendirirken, olayların geçtiği zaman ve mekan şartlarının gözönünde bulundurulması prensibi vardır. Dolayısıyla, kim olursa olsun, bir gazetecinin sadece fikirlerini cesurca yazdı diye linç edilmesini, bugünkü demokratik ortam şartlarıyla ve mevcut hümanist zihniyetimizle tasvip etmemiz mümkün değil elbette.
Fakat, gözden kaçırılan birşey de var ki; bu adam, sadece gazeteci/köşe yazarı değil, aynı zamanda İçişleri Bakanı da..
Ayrıca, şu cümleleri yazabilmiş ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ni de kurmuş olması, onun hiç de masum olmayacak bağlantılarına da işaret ediyor ..
“Kuyucu Murat Paşa, Celâlîlere nasıl muamele etmişse, Kuvayı Milliye’ye de öyle muamele edilmelidir. Maiyetindekilerin yakında, zorba yamağı Cafer Tayyar şaklabanını, elini kolunu bağlayıp Hükümete teslim etmesi beklenir. Saltanata bağlı halim selim Anadolu halkı da Mustafa Kemâl şakisine haddini bildirecek.” (20 Nisan 1920, Peyamı Sabah)
"Teşkilât-ı Milliye sergerdeleri, bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Düşmanlar onlardan bin kere iyidir." (23.4.1920- Peyam-ı Sabah)
“Padişahımızdan adalet bekleriz. Bu canilerin cezası çabuk ve şiddetli verilmelidir.” (29 Nisan 1920, Peyamı Sabah)
“Harice karşı hukukumuzu müdafaa ve varlığımızı muhafaza için en birinci vazifemiz, ne emel beslediklerini hepimizin bildiği bu muzır neşriyattan, bu haşerattan, Kuvayı Milliye'den Anadolu'yu temizlemektir.” (6.5.1920- Peyam-ı Sabah)
“Hükümet önce, Anadolu’nun henüz istilaya uğramayan yerlerini Mustafa Kemâl’lerden, Ali Fuat’lardan, o ipsiz sapsız, akılsız, fikirsiz zorbalardan, canilerden temizlemelidir.” (5 Ağustos 1920, Peyamı Sabah)
“Ankara’nın, bu hoppaların derdiyle yine fırsatı kaçırdık. Bu idrakte, bu irfanda, bu kıratta adamlar böyle bir hükümeti değil, ufak bir aşireti bile yönetemezler.” (13 Şubat 1921, Peyamı Sabah)
“Hiddet ve şiddet, şarlatanlık ve şaklabanlık para etmez. Ankara’yı büyük devletlere kabul ettirebilmek için ordularımızı Viyana kapılarına kadar sevk etmek icap etmez mi? Savaş olmazsa Ankara kahramanları yaşayamazlar, küflenirler, sönerler. Savaştan vazgeçmek lâzımdır.” (23 Kasım 1921, Peyamı Sabah)
“Teşkilatı Esasiye Kanunu’na dair Ankara’da cereyan eden görüşmeleri hayretle, üzüntüyle, hatta dehşetle okuyoruz. Zavallı Anadolu ne ellere düştü. Yunan’a ve başka düşmana hacet yok. Bu kuru kafalar yeterli. Onlar, Yunan’ı Afyon’a kadar getirmekten başka biş iş yapmadı.” (11 Aralık 1921, Peyamı Sabah)
“Ankara’nın direnme siyaseti, bizi götüre götüre bir berzaha düşürdü. Millet için bıçak kemiğe dayandı. Müttefiklerin yeni bir kararlarına karşı gelmek yerine yakınlık göstermek lazımdır.” (1 Temmuz 1922, Peyamı Sabah)
“Büyük Millet Meclisi, millî hakimiyeti temsil edemez. Millî hakimiyeti ancak Hilafet ve Saltanat temsil edebilir. Ankara’daki şımarık herifler, artık durunuz. Haddinizi biliniz. Şarlatanlık elverdi. Hokkabazlık yeter!” (18 Ağustos 1922, Peyamı Sabah)
Evet, Peyamı Sabah gazetesinde çıkan yazılarına bakılırsa, Ali Kemâl, uzun süre yurtdışında yaşamışlığından olsa gerek, Anadolu halkının ruhuyla hiç de özdeşik olmayan, bilakis, tam aksi istikâmette şeyler.. Yani, İzmit'te halk galeyan gelip kendisini linç etmişse, bunda kendi payının da olduğu aşikâr diyebiliriz!
[Zaten, linç edilmese ve İstiklal Mahkemelerinde yargılansa, idam edileceği de muhakkakmış..]
Peki, gün geldi devran döndü, bu isim niye birdenbire şehitlik mertebesine çıkartılır oldu?
Benim asıl merakımı celbeden işte bu!
***
Bir de günümüzde Ali Kemâl'in muadili kim olabilir diye düşününce, ne yalan söyleyeyim aklıma ilk gelen isim Ahmet Altan oldu:)
Bir Amerikan filmi olan Azınlık raporu filmi 2002 yılında Steven Spielberg tarafından yönetilmiş bir film.
Konu:
Film 2054 yılında Amerika’da geçiyor. Kurguya göre i elitlerine musallat olan “neroin” adlı uyuşturucu maddeyi kullanan kadınların doğan, çocuklarında ciddi bir anomali görülür. Bu çocuklar geceleri kâbuslar görerek uyanıp odalarında nöbetler geçirirler. Ancak işin ilginç tarafı annelerinin hamilelikleri esnasında bu maddeye maruz kalmış çocukların gördükleri kâbusların gerçekleşmesidir. Bu çocuklar gelecekte gerçekleşecek cinayetleri görüyorlardır. Çocukların pek çoğu tedavi edilme sürecinde kaybedilir. Ancak bir süre sonra bu çocuklarda var olan bu doğal yeteneğin “insanlık” için kullanılabileceği fikri ortaya çıkar. Çocuklarda var olan bu doğal yetenek 2054 yılında (-ki 6 yıl önce bu proje gerçekleştirilmiş senaryoya göre) varılmış olan teknolojilerle birleştirilerek gelecekte gerekleştirilecek olan cinayetler önlenmeye çalışılır. Bu projeye ise Suç Öncesi adı verilir. Şöyle ki özel yetenekli bu çocukların (pnekok veya kahin) gelecekte olacağını gördükleri cinayet görüntüleri ekrana yansıtır. Ve ekrandaki bu görüntüleri değerlendiren dedektifler cinayetin gerçekleşeceği yeri tespit edip ilgili suç-cinayet gerçekleşmeden zanlıyı yakalayıp “cinayet işleyecek olma suçundan” hapsederler. Bu üç yetenekli kahinin gelecek görülerinin birleştirilmesiyle, cinayet saati bile tespit edilebilmektedir. Bu uygulama Amerika’da California eyaletinde uygulanmaya başlandığından beri hemen hemen hiç cinayet işlenmemiştir.
Kahinlerin planlı işlenecek cinayetleri ve aniden gelişen reflekslerle işlenecek cinayetleri de ayırabilme yetenekleri vardır. Kahinlerden maksimum yaralanmak için kahinler kendilerine verilen kimyasallarla uyku-uyanıklık arasında bir bilinç düzeyinde tutulup, vucut ısılarını koruyacak iletken bir sıvının içinde yaşarlar.
California eyaletindeki bu Suç Öncesi Departmanının uygulamaları, ABD de referandumla ulusal olabilme çabası verirken Adalet Bakanlığından bir müfettiş bu birimin ne kadar sağlıklı çalıştığını gözlemek üzere görevlendirilir. Suç öncesi birimin gözde Dedektifi John Anderson (kendisi sistemin ilk kurulduğu zamanlardan beri burada çalışmaktadır), müfettişi sistemin ne kadar kusursuz çalıştığına ikna etmeye çalışmakla görevlidir.
Müfettişin en çok kafasını karıştıran husus geleceğin gerçekten müdahale edilemez şekilde gerçekleşmek zorunda olup olmadığı sorusudur. Müfettiş John’a bir şeye niyet ettikten sonra vazgeçmemizin mümkün olduğunu dolayısıyla kişileri niyetlerine göre suçlamanın Suç Öncesi’nin bir zaafı olduğunu söyler. Sisteme tamamen inanan John ise “ kâhinler neye niyet ettiğimizi değil, neyi yapacağımızı görür” diyerek cevaplar.
Ancak Dedektif John, kâhinlerin gördüğü gelecekteki öngörü cinayeti, kendisinin işleyeceğini görür. Artık kendi savunduğu sisteme karşı mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bir yandan geleceğin kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini, adını dahi bilmediği bir insanı 48 saat içinde öldüreceğini öğrenmişken bir yandan da bu suçu işlememek için mücadele etmektedir. Ancak gelecek gerçeklemek zorunda olduğu için suçu işlememek, masumiyetini kanıtlamak için attığı her adım onu işleyeceği cinayetin zaman, mekân ve insanlarına bir adım daha yaklaştırmaktadır. Sisteme olan güvenini kaybetmesiyle birlikte sistem içinde bir zaaf arayıp, bu cinayeti işlemeyeceğine ve Suç Öncesi’nin çökmesini adamıştır artık kendisini. Ancak her ne kadar kendisi Suç öncesinin bir zamanlar ki 1 numaralı dedektifi olmuş olsa da, kahinlerin kendisinin işleyeceği cinayeti görmeleriyle birlikte artık potansiyel bir cinayet suçlusu olarak suçu işlemeden, hemen önce tutuklanmak üzere aranmaktadır.
************
Filmin geriye kalanın anlatmayacağım. Ancak bu filmi benim için izlemeye değer kılan hususlar üzerinde biraz durmak istiyorum.
1. Geleceğin nedenlere bağlı olarak gerçekleşmek zorunda olan, insan iradesinden bağımsızlaşmış, insanı kadere mahkûm eden bir matematik-fizik sonuç olup olmadığı meselesi.
John artık cinayeti işleyeceğini görmüştür. Kaçınılmaz olarak gördükleri gerçekleşecektir. Filmde tam cinayetin gerçekleşeceği esnada kâhin John’a seçim yapabilirsin diyor. Her ne kadar katil ve kurban kâhinlerin öngördüğü şekilde birbirleriyle karşı karşı gelip katilin artık tetiğe basma zamanı gelmiş olsa bile kâhin katile bir seçim yapabileceğini söylüyor. Ancak kurban öldürülmek üzere gizli bir elden para almış olduğu için John’a kendisini öldürmesini söyler. John bir tezgâha düşürüldüğünü fark edip seçimini (iradesini) öldürmemekten ve kaderin vazgeçilmez bir neden-sonuç ilişkisinden ibaret olmadığını göstermekten yana kullanmak ister ki o arada katil ve kurban arasındaki bir boğuşmadan dolayı gerçektende tamda kahinin gördüğü şekilde cinayet gerçekleşir. Bir izleyici olarak kaderin iradeyi yenişini izliyoruz. Bir sürecin içine girmişseniz dizili domino taşlarından birinin devrilmesiyle tüm taşların devrileceğini görmemiz gibi hayatta neden sonuç ilişkileriyle irademiz dışında akıp gider hissine kapılıyoruz. Kendimizi gelecekten kaçamayacak, müdahale edemeyecek, değiştiremeyecek kadar güçsüz hissediyoruz. Ancak filmin son karesinde irade kaderi yeniyor.
2. Potansiyel Suç Kavramı:
Bu film ilk vizyona girdiğinde Nazlı Ilıcak bir tartışma programında bu filmle ilgili bir benzetme yapmıştı: Başörtülülerin potansiyel suçlarına karşı aldıkları reel ceza. O zaman ne kadarda yerinde bir benzetme yaptı yine Nazlı Hanım diye düşünmüştüm. Yani potansiyel olarak şeriat getirmek suçuyla suçlanıp kamusal alandan uzaklaştırılma cezası almışlardı bu kızlar. Oysa henüz gerçekleşmemiş bir suç için potasiyel olarak gerçekleştirme belirtilerinden dolayı cezalandırmak ne kadar adil olabilir? Bunun yanında tüm düşünce suçlarıda bu grupta değerlendirebilir.
3. Potansiyel suçu öngörüp önleyebiliyorsak ancak bunu yapmıyorsak toplum için faydalı bir şey yapıp yapmadığımız meselesi:
İşte bu noktada birey mi önemlidir toplum mu önemlidir meselesi çıkıyor. Yani söz konusu vatansa gerisi gerçekten teferruat mıdır? Birkaç bireyin haksızlığa uğraması ihtimali göze alınarak toplumun müferrih bir hale getirilmesi ne kadar etiktir?
Bu başlıkları öne atıp, filmi izleyen diğer yorumcuların katkılarını da bekleyerek filmi eleştiriye açıyorum.
Bir zamanların ana haber spikeri, şimdilerde ise 'kadın programı' sunucusu olan Serap Ezgü; boşandığı eşi Sümer Ezgü'nün soyadını taşımaya devam ederken, aleyhine açılan 'Soyadı Men Davasını' kaybetmiş.
Yani bundan sonra herkesçe bilinen "Ezgü" soyadını kullanamayacakmış.
Eski kocanın dava dilekçesinde,
"Yaşanan olumlu ya da olumsuz konuların değerlendirilmesi Sümer Ezgü'den talep ediliyor. Bu tür olaylarla karşı karşıya kalmak Ezgü'nün aile ve sanat yaşamını etkilemektedir."
denilmekteymiş..
Serap Hanım'ın sözkonusu karara tepkisi ise, şu şekilde olmuş:
"Ezgü soyadını küçük düşürecek ya da tehlikeye sokacak hiçbir şey yapmadım. Soyadına kötü söz söyletme gayreti içinde değilim. Ben Ezgü soyadını kullanmak istiyorum."
Ne yalan söyleyeyim, bu cümlelerini okuyunca önce bir sinir oluyor insan!
Niye bu kadar ısrar ediyor ki; daha farklı bir tepki versin, hatta, "Alsın soyadını başına çalsın, ben bir basın duyurusu ile bunu aşarım, aslanlar gibi de baba soy-adımı kullanırım bundan böyle" diyebilsin istiyorsunuz..
Ama kazın ayağı meğer bu kadar basit değilmiş ve kadın aslında hukuğa uygun cevap vermekteymiş..
Nereden mi biliyorum, tabii ki gidip uzmanlarına danıştım..
Eğer, uzman avukatın söylediklerini doğru anladıysam, kadın boşandıktan sonra da eşinin soyadını kullanmaya devam edebilir; fakat, haysiyetsiz bir yaşam sürmeye başlar ve kocasının soyadını karalarsa; eski koca, 'Soyadından Men Davası' açabilirmiş.
Hâsılı, işin hukuki prosedürü oldukça irrite edici.
Çünkü, boşandıktan sonra bir de bu davayla muhatap olmak demek, "Sen artık haysiyetsiz bir yaşam sürüyorsun ve soyadımı taşıdığın sürece; benim namusumu da kirletiyorsun, o yüzden seni benim soy-adımı kullanmaktan men ediyorum" anlamına geliyormuş!
Derken; bir de üzerine mesleki platformda kabul görmüş bulunan 'ad-soyad' değişmesi sıkıntı olduğundan, eski kocamızın soylu ve asil, pür-i pâk soyadını kullanmaya devam etmek zorundayız.
Ama bir süre sonra, yeni karısı kapris yapıyor diye de, kirletmekle itham edilip, men davasıyla cebelleşeceğiz..
Hiç bir kadın böylesine yıpratıcı bir itham ve dava ile karşılaşmak istemez sanıyorum..
O yüzden bu işin önlemini en baştan alıp, kanunun kadınlara vermiş olduğu haktan faydalanıp, evlilik süresince, 'baba soyadı' ile birlikte 'koca soyadını' da kullanmaya devam etmek en akılcı çözüm olacaktır.
[Mesela, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu gibi..]
['Kızlık soyadı' lafını da özellikle kullanMıyorum, batıyor nedense!]
Neyse, işin hukuki prosedürü bir yana; bu soy-sop ve sülâle adı meselesi, nedense erkekler ve erkek anneleri tarafından çok abartılır bizim toplumumuzda..
"Soyadımızı kirletecek!", "Soyadımızı haketmiyor!","Benim soyadımı taşıyorken her hareketine dikkat etmek zorundasın!" gibi diktelerle ve sülâle egosuyla kuşatılır kadın.
Halbuki; gerçekte kimsenin soy-sop adı, sülâlesinin hangi -gillerden olduğu, kimseye ek bir temizlik ya da namus katkısında bulunmaz.
Olsa, olsa, bizim gibi gelenekçi toplumlarda, böbürlenme ve kibir nedenidir işte..
Ha, nasıl da unuttum!
Bir de devlet kapısında torpil nedenidir değil mi?
Başbakan'ın Yıldız Üniversitesi'nde yaptığı konuşmasında geçen, yahudilere dair şahsi gözlemlerini ve tesbitlerini anlattığı konuşması üzerine, farklı köşe yazarlarından, değişik yorumlar gelmeye devam ediyor.
Şöyle demiş Başbakan:
“Hakikaten bakıyorsunuz bilgide Yahudi ve Musevilerin çok ciddi keşifleri var. Bu icatları sebebiyle oturdukları yerden para basıyorlar. Telefonun geçmişine baktığımızda orada onu görüyorsunuz. Ampulde, enerjide onu görüyorsunuz. Onlar, durdukları yerde hâlâ bunun rantını almaya devam ediyor. Aynı şekilde iletişimde bunu başarmış. Hâlâ rantını almaya devam ediyor. Parayı da tabii iyi yönetiyor. İstanbul'daki Yahudi vatandaşları şöyle bir inceleyin. Ben belediye başkanlığım dönemimde inceledim. Çoğu mülk sahibi olmazlar. En iyi yerlerde kiracı olurlar. Niye? Mülk sahibi olduğu zaman o para kayıptır. Ama parayı çalıştırdığı zaman en güzel yeri de kiralar, orada oturur….”
Ben meseleyi Kürşat Bumin sayesinde farkettim ve bahsettiği isimlerden dolayı, geri dönüp kim ne demiş diye tek tek okudum..
Acaba "Ben de Anti- Semitist miyim, ya günaha giriyorsam?" diye kendimi çok yokladım.
Özellikle, İsrail'in Filistin üzerinde yıllardır uyguladığı acımasız ve adil olmayan politikalar yüzünden, aklı başında vicdanlı her insan gibi, Anti-Siyonist olduğuma eminim!
Ama ister istemez bilinçaltımda, İsrail'le bağlantılı olarak, "Yahudi" kelimesine karşı da hafiften bir mesafe ve soğukluk oluşmuş durumda..
Bu konuda okuduğum değişik kitapların ve yaygın propagandanın etkisinin de olduğuna da eminim!
Bilmiyorum, ilacı ne olabilir?
-Allah muhafaza- ırkçılığa kadar gitmesinden endişe ettiğim bu soğukluk duygumun, bir an önce küllenmesi ve gönlümün yahudilere karşı muhabbete garkolabilmesi için, belki de uzun süredir uğramadığım Mustafa Akyol sitesine girip, ilgili makalelerini sık sık okusam faydası olabilir, bilemiyorum!
Başbakan'ın dedikleri, Okay Gönensin'in vurguladığı kadar tehlikeli midir bilmiyorum ama, onun söylediklerinden daha beteri bizim yaygın kültürümüzde özellikle de fıkralarımızda zaten var..
Belki 'her doğruyu her yerde söyleme' düsturuyla dilini tutmalı ve lüzumsuz ayrıntılara girmemeliydi..
Hatta, madem böyle laflar etti, sonunda şunları da demeliydi;
"İyi ki yahudilerimiz var, iyi ki İspanya onları kovmuş da bizim topraklarımıza gelmişler, yoksa halimiz nice olurdu.."
[Bu konuda çok ciddiyim, aksi durumda ticari hayatımızın nasıl olacağını bir düşünün hele..]
Ve ilave etseydi;
"Keşke, 1933'teki Üniversite Reformu sırasında, Almanya'da mağdur olan 4000 yahudi bilimadamının hepsine de kucak açma imkanımız olsaydı ve Einstein dahil hepsi topraklarımıza yerleşselerdi"
Bu filmi gerçekten merakla bekliyorum ve bu bekleyişin birden fazla nedeni var.
İlki, medyadan takip edebildiğim kadarıyla, oldukça ilginç olan senaryosu.
İstanbul'a tayin olan bir müezzinin, karşı komşusu olan bir rahibeye duyduğu 'aşk' işleniyormuş filmde.
Hakikaten de, bu aşk o kadar uzak bir ihtimal ki; eğer gerçek hayatta mümkün olsaydı, eminim medyamız Garipoğlu cinayetini filan bir kenara koyar, aylarca didik didik eder, tonlarca malzeme bulurdu yazıp çizecek.
Filmi bizden önce Hollanda'da izleyebilmiş bir eleştirmen, "Sadeliğin zaferi"şeklinde yorumlamış filmin başarısını.
Bu konuda yorum yapmak için 9 Ekim'i beklemek gerekecek ama, yazıda geçen şu kısım, filmin ağır konusunun yanı sıra, mizâhi bir tadının da olduğunun ipucunu veriyor bizlere.
Bir başkası şunu sordu: "Kız Hıristiyan, oğlan Müslüman olduğu için mi bu kadar çekingenler?" Filmi seyrederken yanımda oturan Hollandalılar da bana sormuştu aynı soruyu. Yok dedim. Sade ondan değil; tipik bir aşk böyledir Türklerde... Hollandalılar filmden pek keyif aldılar. Bunun bir sebebi, yönetmenin Woody Allen çalan; ama onun kadar abartmayan mizâhî üslûbu. Latif ve tadında. Latife tadında. Gülümsemenize izin veriyor, kahkahalara boğmuyor. Mesela müezzin yanlışlıkla imamesinde haç bulunan tesbihi çekiyorken cemaatin hacı amcası ters ters bakıyordu. Hollandalılar koptular, ben sonradan fark ettim. Musa da sonradan fark etti ve 'yanlış tesbih'i cebine tıkıştırıp doğrusunu çekmeye başladı.
***
Meraklı bekleyişimin bir diğer sebebi de, senarist ve yapımcı kadrosunda bulunan ilginç isimler.
Bunlardan Tarık Tufan ve İsmail Kılıçarslan, Ülke Tv'de yayınlanan Meksika Sınırı Programı izleyicilerinin çok yakından tanıdığı ve 'muhafazakar kesimin entelektüelleri' olarak bilinen, oldukça popüler isimler.
İsmail Kılıçarslan, ayrıca, Cemaat.com'da çıkan ve benim de çok defa gündeme taşıdığım "Başörtülü Kızlarla Kim Evlenecek?" yazısıyla meşhur olan şair.
İşte bu iki ismin de bulunduğu, senarist ve yapımcı kadro, filmdeki 'Müezzin Musa'karakterini de kendileri gibi 'entelektüel' olarak yazmışlar.
[Keşke tüm camilerimizdeki imam ve müezzinlerin hepsi entelektüel olsalar!]
[Bir de kafama şeytan birşey taktı şimdi; kesinlikle cahilliğimden, müezzin dediğimiz kişi, imamdan ayrı sadece ezan okuyan kişiyse, devlet ona normal memur maaşı ve kadrosu mu verir, tek görevi günde beş vakit ezan okumak mıdır? Kalan vakitlerde ne iş yapar? Bilen varsa ve paylaşırsa gerçekten memnun olurum.]
Merakımın bir diğer sebebi de, filmin yönetmeni ile ilgili.
Mahmut Fazıl Coşkun, Ahmet Hakan Coşkun'un kardeşiymiş ve Ekşi Sözlük yzaraları onun için oldukça güzel şeyler söylemişler.
Ahmet hakan'ın daha elit, rahat, sakin ve cool versiyonu.
diye de tanımlamış biri.
Daha önce çektiği belgeselleri henüz izlemedim ama, bu film eğer anlatıldığı kadar güzelse, diğerlerini izlemek için de hevesimiz artacaktır.
Hâsılı kelâm; bu filmin en azından bu nedenlerle, sadece muhafazakar câmianın değil, herkesimden insanların ilgisini çekeceğini ve gişe hâsılatının da oldukça fazla olacağını tahmin etmek zor değil!
9 Ekim'den sonra izlemek kısmet olursa, yorumlarımı bu başlığa yazarım yine..
Cemil Meriç'in hayatını üstün körü okumuşum ve o meşhur tutkulu aşk mektuplarını yazdığı Lâmia Hanım'ı ikinci eşi sanıyordum.
Değilmiş!
İlk okuduğumda bir kadın olarak imrenmiştim o mektuplara, ama şimdilerde takıntılı ve hasta bir aşk olduğunu düşünmeye başladım..
Gözlerini kaybettikten sonra aşık olmuş bu hanıma, ve o sıralarda ikisi de başkalarıyla evlilermiş. Cemil Meriç'in cefakar eşi Fevziye Hanım, kendisinden 11 yaş büyük olduğundan, hesapladım, yaklaşık 60 yaşında iken kocası başka bir aşka yelken açmış oluyor.
Ölmeden hemen evvel verdiği bir röportajda, hayatındaki en değerli varlıkları, "Kadın ve kitap" olarak tanımlıyor..
H.Aslan: Aşka inanıyor musunuz?
Cemil Meriç: Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insani his, aşk. İnsanı insan yapan aşktır.
H.Aslan: Kadınlara bakış açınız nedir?
Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakârlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.
H.Aslan: "Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz" der Nietsche, "Sakın kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin."
Cemil Meriç: Budala. "İnsanın tanrı olmadığının tek belgesi göbekaltıdır" diyor bir yerde de. Küçüklük duygusundan ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde hiç bir zaman tatmin olmamıştır. Davet edildiği düğünde, geline evlenme teklif eder. Salaktı hazret. Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi çünkü tam bir insan değildi. Farkında olmadığı bir zaafı vardı kadına. Delirdi zaten.
H.Aslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük yeri işgal eden kadın kimdir efendim?
Cemil Meriç: Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan Lamia. Karımı çok severim. Kırk yılın üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla. Fevziye tam bir aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım. Sakin bir zevceydi. Roma'yı Roma yapan asil ve büyük kadınlardan biriydi. Menteşoğulları boyundandı.
H.Aslan: Lamia Hanım'dan sözeder misiniz?
Cemil Meriç: Son derece sevdiğim ve son derece saydığım müstesna bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini bulamamıştır. Talihsiz bir izdivaç yaptı. Hz.Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır. Hastalığımda bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır. Hayatımın en mükemmel arkadaşı. Talihim benim. Karım öldükten sonra onun yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi. İngilizce öğrenimine dört yaşında başlamıştır. Ana mektebini ve Arnavutköy Kız Koleji'ni birincilikle bitirmiştir. Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında Roosevelt ve Hasan Âli'nin imzaları var. Çok mükemmel bir İngilizce hocasıdır Lamia. Tanpınar'ın öğrencisidir. Reşat Nuri ile akrabadırlar
***
H.Aslan: Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz. Neden başka bir varlığa değil de kadına?
Cemil Meriç: Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın ve kitap. İkisi de insan. Yani bunları teke irca edebiliriz. Kadın da insan kitap da insan.
H.Aslan: "Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında" diyorsunuz. Neden kendimizle yatarız her kadında?
Cemil Meriç:Kadınla bir parça bize yakın olduğu ve bizi sevdiği için yatarız. Hayvanlar çiftleşir; insanlar birleşir, tekleşir. Her insanda binlerce insan vardır. Kadın ve erkeğin bir araya gelmesinde, bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır ve anlaşır. Aynileşirler.
H.Aslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür hatırlıyor musunuz?
Cemil Meriç: Çok. Baştan aşağı zaafım. Lüzumundan fazla hassasım. Çabuk kızarım, çabuk darılırım, çabuk sevinirim. Okumaya düşkünüm. Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara zaafım var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı benim. Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.
Yine Nedim Hazar'dan alıntıladığım aşağıdaki yazıda da, Meriç'in son derece acıklı bir hayatı olduğunu ve kadınların onu mutlu eden, sevgiye doyuran yegâne varlıklar olduğunu görüyoruz..
****
Türk düşünce hayatının en önemli kilometre taşlarından biriydi kuşkusuz. Kasvetli bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isteyen; bu köprüyü de tılsımlı kelimelerden ve sevgiden kurmayı murad eden bir mütefekkirdi.
O, “Kimim ben?” sorusuna, “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis (meraklı) bir fikir işçisi” diyerek cevaplamıştı. Ömrünün zahiren karanlık otuz yılını, eserlerine ışık dolu harflerle satır satır işleyen ve görmemenin ateşini, ilmin nuruna çevirerek teselli bulan sevgi dolu bir insandı.
Kızı Ümit Meriç Yazan’ın ifadesi ile ‘Cemil Meriç bir isyandı, tarihten gelen, coğrafyadan gelen haklarımızın yok sayılmasına karşı bir isyan; az gelişmişlik yaftasını bir nişan-ı zîşân gibi Osmanlı Devleti’nin ve Türk insanının göğsüne yapıştıran Avrupa’ya karşı bir insan’dı.
Büyük dedesi Hafız İdris Efendi, Meriç Nehri’nin hemen öte yakasında yer alan Dimetoka şehrinin müftüsüydü. Hafız İdris Efendi’nin oğlu Mahmut Niyazi Bey’in, Zeynep Ziynet Hanım’la mutlu bir evliliği vardı. Ancak Devlet-i Âliyye’nin sancılı yılları, savaşlar, isyanlar, istilalar aileyi topraklarını terk etmeye mecbur bıraktı.Edirne’den Tırnova’ya, oradan da trenle İstanbul’a geldiler. İstanbul’da bir ay kaldıktan sonra Mahmut Niyazi Bey’e Suriye’nin Kefertharim kazasında mahkeme azalığı teklif edildi. Mahmut Niyazi Bey, mahkeme reisi olarak göreve başladı; fakat bir müddet sonra kendine eşraftan bir zatı kayırması teklif edilince, yaklaşan emeklilik maaşını reddederek istifa etti. Kefertharim’i terk ederek Ziraat Bankası müdürü olarak Reyhaniye’ye yerleşti. Evleri ise kasabanın tanınmış simalarından Osman Ağa’nın konağının selamlık kısmıydı. İşte Hüseyin Cemil Meriç 12 Aralık 1916 günü bu evde dünyaya geldi.Daha çocukken sıradışı bir insan olduğunun ilk sinyallerini vermişti. Okumaya başladığında 4 yaşındaydı ve 4 derece miyop gözlükle bu yaşta tanışmıştı.
Antakya Sultanisi’ni bitiren Meriç’in gözleri, okul yıllarında 6 dereceye kadar ilerledi. Hatay’ın Cumhuriyet Türkiyesi’ne katılmasının ardından 3,5 ay hapis yattı. Gerekçe ise, evinde komünizm propagandası yapılan kitapların bulunmasıydı. Kendisi bu arayış dönemini ‘Mağaradakiler’ isimli eserinde şöyle anlatacaktı: “...Mahkemede Marksist olduğunu haykırdığı zaman tek işçinin bile elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, ‘korktuğu için sustu’ dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanılmaz bir dünyada idi artık, cinsî buhran, ruhî buhran... En küçük bir pırıltı yoktu hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi, belki de inanıyordu Marksizm’e, eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı... Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı, anlayabilir miydi? Sınıf kavgası yoktu Hatay’da, çünkü sınıf şuuru yoktu. Marksizm, gerçekten meçhule, yani rüyaya kaçıştı. İnsanları seviyordu. Ama sığındığı her kale, insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu. Beraat etti. Ne varki bütün dostları, bütün tanıdıkları selamı sabahı kestiler. Yirmi yıl bir Jan Valjan hayatı...”
Cemil Meriç bu olaydan sonra Hatay’ı terkederek, hayatının sonuna kadar –Elazığ yılları hariç– yaşayacağı İstanbul’a hicret etti. Bir Ermeni kadının Tarlabaşı’ndaki pansiyonunda kalıyordu. Yabancı Diller Yüksek Okulu’na kayıt yaptırmıştı.
İlk aşkı Lübnanlı hayat kadını olan Linda’dan sonra, ömrünün ikinci büyük aşkıyla İstanbul’da tanıştı. Sınıf arkadaşı Rayegân’a vurulmuştu. Linda aşkına cevap vermiş, onun davetini kabul edip babasının evine gelmiş, bu olay çevrede ve ailede büyük bir skandala yol açmıştı. Oysa bu beyaz tenli, kara gözlü, kara saçlı kız, ömrünün sonuna kadar genç Cemil’de uyandırdığı duyguları bilmemiş, ismini uzun zaman bir nağme gibi mırıldanan delikanlının belki varlığını bile farketmemişti. Nitekim karşılık bulamayan bu aşk, platonik bir aşk olarak kalacaktı.Hayal kırıklıkları art arda geliyordu. Okulda da aradığını bulamadığı için, günlerini Sahaflar’da ve üniversite kütüphanesinde geçiriyordu. “Koca şehirde yalnız ve aç bir adam” diye anlatacaktı bu yılları daha sonra. Artık 25 yaşındaydı ve evlenmek; okurken, yazarken kendisini kaprisleriyle oyalamayacak bir hayat arkadaşı istemekteydi. Rayegân, onu tanımamış, anlamamış, belki de küçümsemişti. Evlenme teklif ettiği iki ilkokul öğretmeni de bu parasız ve yarınsız taşra delikanlısını reddetmişti.Cemil Meriç, o sırada yüksek okuldan arkadaşı Kerim Sadi’nin sözünü ettiği orta yaşlı, kibar, sakin bir lise coğrafya öğretmeninin, kısa bir süre sonra aynı yastığa baş koyacağı müstakbel eşi olacağını hiç aklından geçirmemişti.
Adı Fevziye Menteş olan bu öğretmene ilişkin teklifte ilginç bir nokta vardı: Fevziye Hanım, Cemil Meriç’ten 11 yaş büyüktü. “Hayatımı bir şeytanla birleştirecek kadar yalnızdım.” diyen Meriç, bu durumu bir engel olarak görmedi ve görüşmeyi kabul etti. Sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı vardı. Bir kış günü ağabeyi Reşit Bey’le Caddebostan plajında oturmakta olan Fevziye Hanım’la tanışmak üzere yola çıktı. Meriç’i o görüşmeye götüren ıstıraplar, şu satırlarda kendini ele verecekti:
“13 İkinci kanun (Ocak) 1942. Genç bir adam bir kapıyı çalıyor, şefkate susuz, hayata susuz. Hapishane, dostların ihaneti, kopuşlar, yuvarlanışlar... Tenin açlığı, ruhun açlığı ve anlaşılamayan bir kalp ve anlaşılamayan bir kafa. Ve anlaşılamayan bir vücut. Bir pansiyon odasındadır, koca şehirde yapayalnız. Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız, ıstıraplarıyla yalnız. 13 İkinci Kanun 1942 ve tahta kapıyı yumruklayan eller. Soğuk bir kış günü. Sırtında palto var mıydı, hatırlamıyor. Belki bir dosta, bir kadeh rakı ısmarlamak için satmıştır. Bütün hayatı vermekle geçti; bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı ve uğrunda çarmıha gerdikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye. O çakalların bile içmediği bir kaynak...”
O kaynak billur gibi akarak, bir gül bahçesine ulaşmıştı şimdi. Fevziye Hanım o güne kadar kimsenin şefkat göstermediği bu dehaya, bu münzevi adama, anlayış ve cesaretle eğilen; bukle saçlı, ince kaşlı, bir zümrüd ü anka kuşu oldu.
İlk buluşmayı pastanelerdeki sıcak çikolatalı günler takip etti. Cemil Meriç, her görüşmeye parasızlık nedeniyle, kütüphanesindeki 3-5 kitabını satarak gidebiliyordu. Fevziye Hanım, yıllar sonra bu durumu öğrendiğinde buğulu gözlerle eşine sımsıkı sarılmaktan kendini alıkoyamayacaktı. Meriç’in evlenme teklifi de kendine has bir üslupta olmuştu.
“İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” diye sorması üzerine Fevziye Hanım, bu kadar açık sözlü birinin kötü bir insan olmayacağına kanaat getirdi ve gülerek Meriç’in yüzüne baktı. Dudaklarından şu kısacık cümle döküldü: “Cesaretimi takdir edersiniz.”
Ocak 1942’deki nişandan iki ay sonra da hayatlarını birleştirdiler. Cemil Meriç, Yabancı Diller Yüksek Okulu’nu 1942 Haziranı’nda tamamladı. Sırada mecburi hizmeti vardı. Eşi de öğretmen olduğu için aynı şehre tayin istedi. Sonbaharda Cemil Meriç’in Elazığ Lisesi’ne tayini çıktı.
Meriç’in öğretmenlikteki asaleti bir türlü tasdik edilmediği gibi Fevziye Hanım’a da coğrafya öğretmenliği kadrosu verilmedi. Bu yüzden Fevziye Hanım, Kız Orta Okulu’nda yedek Fransızca öğretmenliği ile yetinmek zorunda kaldı. Zorluklara uyum gösteremeyen bünyesi iki bebeği kısa aralarla düşürmesine sebep oldu. Gaz lambası ışığında yapılan bu kürtajlar hem Cemil Bey’i hem de Fevziye Hanım’ı fazlasıyla üzmüştü. Meriç, idarecilerin izahta güçlük çektiği tavırlarından duyduğu rahatsızlık giderek artınca acı bir mektupla durumu Vekalet’e arzedip istifa etmek zorunda kaldı.
İstanbul’a geldi. 1945’te ilk defa baba oldu. Doğan çocuğa Mahmut Ali adı verildi. 1946’da da kızı Ümit dünyaya geldi. Aynı sene 30 yıllık memuriyet hayatını dolduracağı Fransızca okutmanlığına da fiilen başladı. 1954 yılının ilkbahar ayları Meriç için karanlık günlerin başlangıcıydı. 38 yaşındaydı ve gözlerini kaybetmişti.
Bir akşamüstü merdivenlerden inerken kapanmıştı perde. Dudaklarında acıyan bir ses tonuyla “Fevziye ışıklar mı söndü?” cümlesi dökülmüştü. Bu durum onu derinden sarstı, intiharı bile aklından geçirir olmuştu. Kimbilir kaç kez, bir daha okuyamayacağı için kütüphanesindeki kitapları gözyaşları içinde okşamıştı...
***
Ama zaman içinde bu gerçeği kabullenerek hayata yeniden sarıldı. Cemil Meriç’in 1965’ten sonra gönül dünyasında yeni bir bahar mevsimi başlıyordu.
Lâmia Hanım’a aşık olmuştu.
1965 yılında ablasını ziyarete gittiği Hatay’da başlamıştı bu aşk Antakya’da Ata Oteli’nin alt katındaki lokantada yemek yerken tanıştığı Lamia Çataloğlu, Antakya Lisesi’nin İngilizce öğretmeniydi. Eşi Muhittin Sarısözen ise Sivas Lisesi’nden Fevziye Hanım’ın talebesiydi. O da o yıllarda aynı lisede tarih hocalığı yapmaktaydı. Bu tanışma daha sonraki yıllarda gelişmiş, İngilizce’yi çok iyi bilen Lâmia Hanım’ın tayini İstanbul’a çıkıp Feneryolu’na yerleştikten sonra Cemil Meriç’in İngilizce ile ilgili çalışmalarında sağ kolu olmuştu.
Lâmia Hanım, daha sonraki yıllarda Cemil Meriç felç olup yatağa düştüğünde ona olan dostluğunu bir kere daha ispat edecek ve hiçbir karşılık beklemeden senelerce evine gidip gelip onun hastabakıcılığını da yapacaktı. Lâmia Hanım’ı tanıdığı 1965 yılının ardından yaşamakla birileri adına yaşamak arasında gel-gitlere maruz kalıyordu Cemil Meriç. 1966 ve 1967 yıllarına ait mektuplarında bambaşka bir Cemil Meriç çıkıyordu karşımıza.
Sanki yeniden başlamıştı hayata. Lâmia Hanım’a duyduğu aşkı 5 Ekim 1966 tarihli mektubunda şöyle ifade edecekti:
“...Her kadında yalnız seni aradım, kiminde saçların vardı, kiminde tenin, kiminde kahkahanın bir parçası. Bütün yazdıklarım bir davetti, bir arayıştı. Sana açılan bir kucaktı her kitabım. Ders verirken senin için konuşuyordum. Seni seviyorum dediğim her kadında sevdiğim sendin. Ve yoktun ortada.”
Mektuplar, mektuplar...
Cemil Meriç’in a’mâ olan gözleri hayatına bir anda giriveren bu kadınla birlikte sanki açılıvermişti. Kendi de hayatında yepyeni bir perde açıldığını kalp gözüyle görüyor, sevinçli bir telaşa kapılıyordu:
“Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman. Yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yeldeğirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar, daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakata vahaları olan bir çöl bu. Ve göğü yıldızlarla dolu: Çocuklarım, kitaplarım. Nihayet trajedinin son perdesi seninle başlar. Bakalım nasıl bitecek?”
Meriç’in Lamia Hanım’a yazdığı mektuplarında kullandığı ifadeler, bu aşkın karşılıklı olup olmadığı hakkında yeterli bilgileri ortaya koymaz gibi görünse de yer yer Lamia Hanım’a ait iktibaslar da yapıyordu.
20 Kasım 1966 tarihli mektubunda Lamia Hanım’a yalnızca divâne bir âşıkın yazabileceği terennümlere yer veriyordu:
“Mektuplarını üzülerek okudum. Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun... Acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden de mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissetttiğim anda yokum. Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin. Senin için ve seninle yaşıyorum. Sen uçuruma yuvarlanılırken tutulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümitleştiği kadın...”
Kaleminden dökülen bu mektuplarda Cemil Meriç’in kişiliği değişirdi sanki. O artık hem18 yaşın çılgınlığı, hem de 48 yaşın susuzluğu ile seviyordu. Herkesten kaçıyor, yalnız sevgilisinin olmak istiyordu.
Lamia Hanım onun tek kadını, tek insanıydı. Son limanı, son ümidi, ilk ve son sevgilisiydi. Belki de o güne dek her kadında yalnız onu aramıştı. Ruh haletindeki bu değişimi mektuplarında yakalamak mümkündü. En duru ve içten satırlarla yüklü bu zarif mektuplar, İngilizce öğretmeni Lamia Hanım’a yazılmıştı ve her satırında, yılları, aşınmış bir libas gibi üzerinden atan bir Meriç beliriyordu:
“ Biliyorum ki Benimsin
6 Ekim 1966...
Dışarıda yağmur çiseliyor. Yine şuh bir bahar sabahı. Kaçta kaçın benim? Kanımda, kafamda sen varsın. Sesin yetmiyor bana. Seni bütün olarak seviyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. Ve yalnız benim olarak. Mazini kıskanıyorum. Halini kıskanıyorum. Kendini rahat hissetmen ben kudurtuyor. Anlarsan anla, ben anlamıyorum. Acı duymaman için derimi yüzdürtürüm, ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. Üstelik buna imkân olmadığını da biliyorum. Biliyorum ki benimsin, yalnız benim, ebediyen benim. Dudaklarım, dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna, alevden harflerle damgasını vurmuştur. Bu damgayı ancak ölüm silebilir. Biliyorum ki mustaripsin. Ekim, kasım, aralık, ocak.. O zamana kadar yaşayacak mıyım? Vaham benim. Yine susuzum, eskisinden daha susuzum. Belki uzviyetin isyanı bu, korkunç isyan. Tepeden tırnağa öperek ...”
“Aşka Giden Yol Dikenli
11 Ekim 1966Sesin yine Hint ormanları gibi. Esrarlı cıvıltılarla dolu. Kalbinin derinliklerinden geliyor. Kalbinin yani kalbimin. Rüyada mıyım diyorum. Kendi kendimle mi konuşmaktayım? Daha içli, daha kadın, bir bakıma daha cesur bir ben. Dün akşama kadar seninle doluydum. Ağzıma kadar seninle doluydum. Kadehle mey kaynaşmıştılar. Oturduğun koltuğu perestişle okşadım Ve eski sevgilerime, eski hayal kırıklıklarıma, eski hatıralarıma sığındım. Belki senden kaçmak, belki seni bulmak için. Jurnalimde hep sen vardın. 62’de sen, 63’te sen, 64’te sen....Benim bütün kadınları kendinde toplayan kadınım. Bana layık ol. Bana layık kal. Diriyim, kuvvetliyim, ümitle, ihtirasla doluyum. Yalnız seninim. Ve yalnız beni düşündüğün müddetçe aşkımızın ömrü ebedidir. Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevi ihanetin. Bir an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal, o zaman bu rüya kâbusa döner ve bir uçurumun kenarında uyanırsın. Seni bütün olarak istiyorum, günahlarınla, mazinle, rüyalarınla istiyorum. O mazi olmasa bugün bu kadar benim olamazdın. Bana susuzsun, bana yani sevgiye, temize ve hudutsuza.Bir akşamın için ruhumu Mefisto’ya verirdim. Fakat sen yalnız bir akşam değilsin. Keşke binlerce ruhum olsa, her akşamın için birini verebilsem. Seni, kadınların en güzeli, bütün ruhumla seviyorum. Nasıl istersen öyle seviyorum. Ve emrediyorum, sahibin olarak, kurtarıcın olarak, erkeğin olarak: yaşayacaksın, yaşayacaksın, kendine bakacaksın. Geceleri uykusuzluk yok, içki azaltılacak, sigara azaltılacak. Gerçekten seviyorsan fedakârlıklara alışmalısın. Aşk fedakârlık demek. En küçük hazlarını feda edemiyorsan, alışkanlıklar seni tehlikeden tehlikeye atabilir. O zaman ben yokum. Sevgilimden zalim bir riyazet istemiyorum. Kendine bak. Aşkımıza layık ol. Aşka layık ol. Bu akşam sesini duymağa çalışacağım. İçinde eriyerek.”
“Her Gün Bambaşka
20 Aralık 1966Tanrı’yı görsek, sonsuzu görsek, aşkı görsek, ne kadar küçülürlerdi. Gönül arştan büyük, gözler minnacık. Görmek taşlaştırır, katılaştırır. Görülen yaşamaz artık, hatıra olur, resim olur. Sen şafak gibisin sevgilim, her gün bambaşka doğan bir şafak. Ve saçların bir kucak ışık. Şimdi köpük köpük, şimdi masmavi, şimdi hain ışıltılarla dolu, sesin gibi. Bütün pencereleri kapa, mabedimi yalnız soluğun ısıtmalı, yıldızlar sevgilisi olmayanların göklerinde açsın. Benim yıldızım tenin. Yirmibeş yıl önce kapıyı çalsaydın, kül olurduk. Dayanamazdım sana canım benim.”
Hatay’da Müslüman Arapların ortasında Fransız kültürü ile yetişen bu mütefekkir, geçimini kitapları, Fransızca okutmanlığı ve Sosyoloji dersleri ile ikâme ediyordu.
Eşi Fevziye Hanım’ın 7 Mart 1983 günü aniden gripten vefat etmesi, Cemil Meriç’i derinden üzdü. Gözlerinden sonra vefakâr yol arkadaşını, sağ kolunu kaybetmişti. Lâmia Hanım, bu zor günlerde de Meriç’in yanında oldu. Lâmia Hanım haftada iki sabah, pazartesi ve perşembe, Cumhuriyet gazetesini koltuğunun altına alarak kapının zilini çalar, Cemil Meriç’e çok sevdiği bulgurlu ve etli yemeklerden pişirir, geceyi evde geçirip ertesi gün ikindiye doğru yeniden gelmek üzere Meriç’e veda ederdi.
Ta ki 1987’nin 12 Haziran’ını 13 Haziran’a bağlayan geceye dek günler böyle geçip gitmişti.
O gece saat yarıma beş kala otuz iki yıldır a’mâ olan gözlerini yeni bir dünyaya açmak üzere kapattı Cemil Meriç. Kendisini hep yalnız hissettiği ve düşüncenin vebalı köpekler gibi kovalandığı bu ülkenin kültür ve düşünce okyanusuna, hayatı boyunca kaleme aldığı ciltler dolusu eserle yol aldı. Bu eserler ki onun gözlerini kaybedecek kadar tutku ile bağlı olduğu okumalarının kâğıda aktarılmış haliydi.
Bu mütevazi fikir işçisini, son yolculuğuna, hayattayken çok uzağında da kalsalar, fakülte dekanları, profesörler, her kesimden birçok yazar, talebeleri, dostları uğurladı.
Meriç’e son görev sırasında imamın, “Ey cemaat! Hüseyin Cemil Meriç’i nasıl bilirsiniz?” nidası üzerine bütün cemaat tek bir yürek oldu ve, “İyi biliriz.” diye haykırdı. Arkasından, “Hakkınızı helal eder misiniz?” sorusuna karşılık cemaat, “Helal olsun.” cevabını verdi.
Bu arada saftan ayrılan biri şu cümleleri haykırır: “O hakkını Türkiye’ye helal etsin.”
Sahip olduğu zenginliklerin değerini, onları kaybetmeden anlayamayan bir milletin sanki af dilemesiydi bu haykırış...