Pınar Hanım'ın Yazısıdır- IV


SORUMLULUK VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPI :18 YAŞ

Hatırlıyorum, 18'ime gelmeden önce 18 yaşın önemli olduğunu düşünüyordum. Yaklaştıkça 18 'ime heyecanlanıyor, artık reşit olacağım günü iple çekiyordum. 18 yaşıma gelince reşit olacaktım, canım ne isterse onu yapabilecektim ve en önemlisi ehliyet alabilecektim. Gün geldi 18 oldum, canının her istediğini yapmanın 18'e bağlanmasının bir yalan olduğunu, ehliyet almanınsa epeyce pahalı olduğunu öğrendim. Elime ehiyet alabilecek kadar para geçtikten, ehliyet alıp 18'indeki heyecanımı tatmin ettikten sonra aslında araban yoksa ehliyetin cüzdan süslemekten başka bir işe yaramadığını öğrendim. Ve 18'ini geçmiş kağıt üzerinde reşit ve bağımsız, gerçekte yeni doğmuş bebek kadar başkalarına bağımlı insanları özellikle kadınları farketmeye başladım. Ve 18'le ilgili düşünmeye başladım.

Medeni hukukumuza göre 18 yaşımızı; doldurmakla beraber yetişkin sayılıyoruz. Bir başkasının bize bakması; zorunluluğu ortadan kalkıyor (kız ve erkek çocuklar için durum biraz farklı, bu anlamda kız çocuklar bir kısım pozitif ayrımcılığa tabi tutuluyor).

İşlediğimiz suçlardan dolayı bir yetişkin gibi yargılanıyoruz. İstediğimiz insanla ebeveynimize sormaksızın evlenebiliyoruz. İstediğimiz yere ebeveynimizden izni almaksızın gidebiliyoruz. Ve 18'imize geldiğimizde cinselliğimizi kullanma özgürlüğümüz de resmen başlıyor. (ve hatta 18 yaş üstü filmleri izleme özgürlüğümüz:
) İşin teorik kısmı böyleyken, pratik kısmı da böyle mi acaba?

Sorumluluk ve özgürlük birbirine sıkıca bağlı iki kavram. Sorumluluk almadan özgürleşebilir miyiz? Özgürlüğün bedeli daha önceden alınmış sorumlulardır bence. 18 yaşına gelmiş, eğitimini henüz tamamlamamış, ailesinin bakımına muhtaç biri ailesine rağmen özgürlüğünü ilan edebilir mi?
18'ine henüz gelmemiş; bireyleri aile ve devlet korumak zorundadır.

Ancak buradaki 18'in sırrı nedir?

Neden 17 değil 20 değilde 18'dir sınır? Hukuki olarak 18 yaşın bir sınır olarak kabul edilmesinin tarihi seyri nedir?


Zannediyorum ki İslam dinine göre yetişkinliğe giriş; ergenliğe girişle başlıyor. Oysa ergenlik kişilerin en çalkantılı dönemiyken kişiyi bu dönemde kendi iradesiyle başbaşa bırakmak ne kadar doğrudur?

Aklımda 18 ile ilgili soru yaratan üç olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

--Cem Garipoğlu olayı:
18 yaş gerek kadınlar için gerekse erkekler için çocuk sayılamayacak kadar bireyin fiziksel ve psikolojik olarak geliştiği bir dönem. Kişi yaptığı davranışın sonuçlarını hesab edebilir. Ki yaptığı davranışın sonuçlarını hesab edemeyen pekçok yetişkininde olduğunu düşünecek olursak 16-18 yaş aralığındaki birinin işlediği bir suçtan dolayı ceza indirimine tabi tutulması ne kadar doğrudur?

-- Hanımın çiftliği adlı bir dizi :
18'ine 2 ay kalan bir genç kız bir delikanlıyı  sever. Ancak kızın ailesi kızı daha yüksek başlık parası veren başka bir adamla evlendirmek ister. Kız yavuklusuna kaçmak ister, ne var ki 18 'ini doldumamıştır. O sahneyi izleyince ne farkeder ki ha 18, ha 17 deyiveresi geliyor insanın.

--Ve çiçeği burnunda gelinimiz Nazlıcan Tağızade:
kadar yazıldı çizildi Nazlıcan'ın 18 yaşın altında olması ve bu sebepten dolayı nikahın iptal olma ihtimalleri. Oysa nazlıcan kızımız 18 in üstünde bile olsa aynı kararı verecekti.
Benim bu üç olaydan nacizane çıkardığım sonuç kişilerin sağlıklı ve sonuçlarını düşünerek karar alabilme yaşları 18 altında bir yaş gibi görünürken sorumluluk alabilme yaşlarının (özellikle ekonomik) 18'in epey üstü gibi görünmesi. Ve bu işte de yaman bir çelişki var gibi.

Birde 18 yaşı doldurmuş  kadın ve erkeklerin hukuki planda farklı muamelelere tutulmaları ne kadar doğru? 

Kanunlarımız burada kadına gerçekçiliğin dışında bir pozitif ayrımcılık mı tanıyor? Örneğin üniversite bitirmiş bir kız evleninceye kadar ebeveynininin sosyal haklarından (sağlık karnesi, yeşil pasaport, ölüm maaşı) faydalanabilirken erkek çocukların faydalanamaması ne kadar doğrudur?

Hasılı, 18 yaşa gelmek öyle matah bişey değildir diyenlere de 18'ime hele bi geleyim diyenlere de fazlaca kanmamak gerekir. Sorumluluk alabildiğimiz oranda özgürüz. Gerisi özgürlük borazancılığı...

Sultan's Seal



Arkadaşlar bu kitabı okumak boynumuzun borcudur artık:)

Sevgiler Jenny..

Pınar Hanım'ın Yazısıdır- III/ Güneydoğu Turu

Hepinizin geçmiş bayramını kutlayarak başlamak istiyorum yazıma. Ben bayramların evde geçirilmesi taraftarıyım esasen. Ancak bu sene hiç tatil yapamamıştım. Ve bayramı bir fırsat olarak kullanıp tatil yapayım dedim. NBK Hanım’ın, Ayşe Arman’ın ve bizzat kendi tecrübelerimden sonra kültür turu yapmanın beni daha çok mutlu edeceğine inandım. Nereye gitsem nereye gitsem diye düşünmeden Güneydoğu Anadolu’ya gitmeye karar verdim. Ve bu kararımı da çok şükür gerçekleştirebildim. Bu tatilde yediklerim içtiklerim bana kalsın (aslında ondan da bahsetmek isterim ) gezdiğim gördüğüm yerleri anlatayım size. Gitmek isteyenlere bir fikir olabilir, gitmek istemeyenlerse gitmek isteyebilirler belki. Herkesin gidip görmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Ülkemizin her tarafında ciddi ciddi tarih ve kültür fışkırıyor. Bu kültürel ve tarihi zenginliği herkesin görmesini gerçekten çok isterim. Bu geziden sonra tarih, arkeoloji, antropoloji bilimlerine gerçekten merakım epeyce arttı.

Sözü fazla uzatmadan gezi esnasındaki tecrübelerimi paylaşmaya başlayayım.

Öncelikle bu gezi grubu 20 kadın ve 7 erkekten oluşan bir gruptu. (ayrıca 2 erkek şoför, 1 erkek mavin, 1 erkek rehber vardı.) Geziye katılan hemen herkes yüksek eğitim düzeyine sahip insanlardı. Kadınların pek çoğu bekar ve çoğu 30 yaş üstüydüler. Kendi hayatlarını kendileri kazanan ve büyük ihtimal hayatlarındaki kendilerine ait ailelerinin olmayışının boşluğunu gezmekle tatmin eden kadınlardı. Bu manzarayı görünce galiba ilerde ülkemiz anaerkil bir topluluğa dönüşecek diye düşündüm. Ama yine de ülkemizde neden bu kadar çok evlenmemiş ve evlilik yaşına epeydir gelmiş kadın olduğu düşünülmeye değer doğrusu. Hem de bu kadınlar öyle başörtülü filanda değildi. Hani bir zamanlar Ahmet Hakan’ın başörtülü kızlarla kim evlenecek tartışmasına zat-ı alim tarafından Ayşe Arman türü araştırmacılıkla verilecek cevap "hayır efendim, ileri yaşta olup evlenemeyen/evlenmeyen pek çok başı açık kadında mevcuttur" şeklindedir. Ve bu kültür turuna erkeklerin katılımı neden bu kadar az diye de düşünmek gerekiyor herhalde. Gerçekten Türkiye’deki erkek sayısı bu kadar ciddi oranda az mı? Yoksa onlar daha başka ortamlarda daha başka hayatlar mı yaşıyorlar?

Grubumuzdaki 4 çiftten 1 i evli diğer 3 ü ise evli değillerdi ve bir tane de nur topu gibi yeni ilişkimiz oldu. Ve güneydoğuya gitmiş olmamıza rağmen evli olmayan hiçbir çifte evlilik cüzdanı filan sorulmadı.

Tur başladığında rehber o kadar çok korkmanıza gerek yok diye tekrar etti ki ben bile korkmaya başladım. Ama çok şükür kazasız belasız gidip geldik. Bulunduğumuz tüm şehirlerdeki insanlar çok yardımsever ve sıcak insanlardı. Bizim turla şehri gezmeye gelen insanlar hemencecik yerli halktan fark edilir derecede ayrılıyordu. Karşılıklı olarak birbirini incelemenin dışında herhangi bir taciz filan hiçbir şekilde olmadı.

Bundan sonrasına resimlerle devam etmek istiyorum.

Yukarıda gördüğünüz dar geçidin adı "Gülek Geçidi" olup Güneydoğu Anadolu bölgesini Akdeniz Bölgesinden ayırıyor. Daha iyi resimlenebilirdi geçit ama ben bu kadarını becerebildim.

Yukarıda gördüğümüz kadın ve bu kadınla birlikte Adıyaman Menzil’e gelen yüzlerce Urfalı insan şeyhleriyle bayramlaşmak için gelmişlerdi. Adıyaman’dan Urfa’ya kısaltma olarak Fırat üzerinden feribotlarla gidiliyor. Şeyhi ziyarete gelen grup epeyce uzun bir kuyruk oluşturmuşlardı. Feribot sırasında 1 saat kadar beklerken birbirimizle sohbet ettik. Bu kadına çocuğun var mı diye sordum "kocam ve çocuğum geberdi" dedi. Bu şekilde ifade etmesi beni çok ama çok şaşırttı. Tam olarak nasıl olduğunu sordum. Çocuğunun doğduktan sonra öldüğünü kocasının ise onu babasının evine gönderdiğini söyledi.

Bu şekilde kocası tarafından babasının evine gönderilen muhtelif sayıda çocuk sahibi olan 2 tane daha genç kadınla tanıştık. Onların derdi boşanma özgürlüğü filan değildi kocalarının boşama keyfiyetleriydi galiba. Tanıştığımız bu kadınlar bizden telefon numaralarımızı istediler. Hattımızın ne olduğunu ve tarifesini sordular (ben telefon hattımın tarifesini bilmiyordum, her yöne mi diye sordular, bende evet dedim) . Bugün bize çağrı attılar. Bizde onları aradık. Tarlada tütün topluyorlarmış. Bizimle konuşmak için aramışlar. Bize siz ne yapıyorsunuz şimdilik diye sordular.

Bu yörede Arap köylüler ister kadın olsun ister erkek başlarına mor rengi başörtü takıyorlar. Onlara neden hepsinin tek renk örttüklerini sorunca sanki bunda bir gariplik yokmuş gibi bakıyorlar. Ve inanın bunun cevabını tatmin edici bir şekilde almak epey uzun sürdü. Meğerse bu bölgelerde bol miktarda akrep varmış ve akrep bu rengi gördüğünde ateş sanıp insanlara zarar vermiyormuş. 30 yaş altı kadınlar tamamen iletişim kurabilecek kadar Türkçe biliyorlar. Ancak yaşlı kadınlar bu derece başarılı değillerdi.

Adıyaman’da Nemrut dağında güneşin doğuşunu ya da batışını görmeden gitmek olmazmış. Ancak güneşin doğuşunu görmek için saat gece 02:00 da otelden çıkış yapmak lazım. Minibüslerle nemrut dağına çıkılıyor. Gün doğuşu 05:30 gibi gerçekleşiyor. Ancak gün doğuşunu görmek için havanın bulutsuz ve sissiz olması gerekiyor. Yukarıda gün doğuşunu izlemek için pozisyon almış insanlar var. Ama maalesef ki bizim gün doğuşunu izlemek için yukarı çıktığımız gün hava epeyce bulutlu ve sisli olduğu için gün doğuşunu göremedik.

Ancak ta tepeye kadar çıkmışken madem gün doğuşunu çekemedim bari günün doğmuşunu çekeyim dedim. Yukarıdaki resimde de görebileceğiniz gibi Güneydoğudaki tüm dağlar çorak. Doğal bitki örtüsü yok denecek kadar az.

Nemrut dağının tepesinde M. Ö 2.-3. yy da yaşayan Komagene Krallığını’nın yaptığı devasal heykelleri gördük. Bu dağın isminin Nemrut olmasının, gerçek tarihi bir kişilik olan Nemrutla bir ilişkisi yokmuş. Bu heykelleri yaptıran kralın kendisini tanrılaştırması ve bu heykellerin bulunduğu mekan olması sebebiyle dağa bu isim verilmiş. Komagene krallığı doğu (pers) ve batı (yunan) tanrılarının tümüne saygı duyulduğu ve tüm tanrıların kutsal kabul edildiği bir medeniyetmiş.

Bu medeniyet Aslan, kartalı kutsal saymış. Bu sebepten dolayı çeşitli aslan ve kartal figürlerini görmek mümkün. Heykellerin arkasında görülen çakıl yığılı dağa "Tümülüs" adı veriliyor. Bu anıtları yaptıran kralın mezarı bu tümülüsün içinde. Tümülüsler mezarları yağmacılardan korumak amaçlı yapılan bir nevi yapay dağlar.

Yukarda görülen Hasan Keyf daha çok geçmişteki doğal bir yaşamı yansıtması yönüyle meşhur bir alan. Sağda ve ortada üstü yıkılmış köprü ayakları duruyor.

Arkadaki dağlık alanda ise insanların içini oyup yaşadıkları mağaralar mevcut. İnsanlar bu mağaralarda 1960 lı yıllara kadar yaşamışlar. Daha sonrasında devletin tahliye etmesiyle mağaralar boşaltılmış. 2013 yılında ise Hasankeyf baraj inşası sebebiyle sular altında kalacak.

Yukarıdaki konak 1948 yılında yapılmış bir Süryani konağı. Mardin valiliğinin çabalarıyla satın alınmış ve şimdilik teşhir amaçlı olarak kullanılıyor. Aynı zamanda sıla dizisinin çekildiği konak.

Harran bölgesinde geleneksel bir köy evi. Köylüler artık bu evlerde yaşamıyorlar ancak turistik amaçlı muhafaza edilen birkaç ev var. Yöreyi tanıtan rehber "buralarda görücü usulu evlilik yok, o evlilikler İstanbul’da izdivaç programlarında kaldı " dedi. Urfa ve çevresinde hala başlık parası var. 12. 000 TL’den başlayıp 25. 000 TL varan bir aralıkta başlık parası belirleniyor. Ancak başlık parası verildikten sonra erkek tarafı hiçbir masrafa karışmayıp kız tarafı tüm ihtiyaçları alıyormuş.

Urfa, Mardin ve Batman’da taş evler oldukça yaygın. Eski evler oldukça düzenli ve estetik görünürken sonradan yapılan betonarme evler tam bir görüntü kirliliği.

Mardin topraklarındaki milliyetçilik sevgisinden bir kesit. Çatısız damlarda taht adı verilen beşik benzeri yataklar var. İnsanlar geceleri hava sıcak olduğu için bu beşiklere yataklarını sarıp yatıyorlar. Tahtlarda akrepten korunmak için mavi renge boyanmış.

Dünyanın İlk Üniversitesi. 700 lü yıllarda Emeviler tarafından yapılmış. Medrese cami ve çeşitli bilim dallarıyla uğraşılan bir kompleks.

Urfalılar sadece biberi çok sevmiyorlar. Soğanı da epey seviyorlar. Ve ayak üstü yemek yenilen yerlerde bütün halinde soğanlar sofralarından eksik olmuyor.

Diyarbakır ddii

Diyarbakır Ulu Cami. Cami Hıristiyanlık Öncesi pagan döneminden kalma bir yapı. Anadolu’nun en eski camilerinden biri. Caminin iç tavan süslemeleri nerdeyse yok denecek kadar az.

Diyarbakır Ulu Cami alışık olduğumuz yuvarlak hatlı cami mimarisinden farklı olarak sivri, köşeli bir mimariye sahip.

Mardin’den bir çocuk parkı görüntüsü.

Mardin güneydoğunun en kozmopolit şehri. Türk, Kürt, Süryani ve Yezidiler beraber yaşıyorlar. Süryaniler Hıristiyanlığı ilk kabul eden kavim. Arapçaya benzeyen bir dilleri ve alfabeleri var. Hatta öyleki bazı kiliselerindeki yazılarında Arap alfabesi kullanılmış. Yukarıdaki kilise Hıristiyanlık inancından önce pagan kültüründe tapınak olarak kullanılmış. Bölgedeki Süryanilerin pek çoğu İskandinav ülkelerine göç etmiş varlıklı insanlar. Mardin ve tüm Gündeydoğu’da çocuklar gelen turistlerden para isteyip bir şeyler satmaya çalışabiliyorlar. Ancak öğrendiğim kadarıyla Süryani çocukları bu şekilde işler yapmıyorlarmış. Ve Avrupa’ya göç etmiş Süryaniler tatillerini değerlendirmek için sıkça memleketlerine geliyorlarmış.

Son birkaç senedir bölgede Kürtçe ve Türkçe yazılı kutlama mesajları görmek mümkün.

Diyarbakır’dan benzer bir görüntü

Birbirlerine epeyce yakın bir cami ve kilise minareleri. Yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış farklı kültürler cenneti Güneydoğu.

Urfa’nın yöresel Şıllık Tatlısı. Krepe benzer bir hamurun içine ceviz sarılıyor ve üzerine şerbet dökülerek servis ediliyor. Yenilebilir bulmama rağmen iki küçük dilimden fazlasını yiyemedim ben.

Urfa’nın kurutulmuş çeşit çeşit biberleri ve muhtelif sebzeleri. İnanmayacaksınız ama domatesin bile kurutulmuşu var. Kurutulmuş bu sebzeler yağda kavrulup sabah kahvaltısında bile yenebiliyormuş (yedim ama sevmedim)

Urfa-Balıklı göl manzarası

Kutsal sayılıp yenmediği için sayıları bir hayli artan ve yiyecek atınca üşüşen balıklar. Hz. İbrahim ateşe atılınca ateş suya, odunlarsa balıklara dönüşüyor. Gerçekten bu balıkları yemek haram mıdır acaba?

Halfeti denen bu bölgede baraj inşası için dağ yamacının aşağılarındaki evler tahliye edilmiş. Ve dağın etekleri suyla dolmuş. Cami de suyun altında kalmış. Caminin kurtulan tek yeri minaresi. Su altında kalanlar, dalgıçlar namaz kılabilir. Dalgıç kıyafetiyle namaz kılınır mı ki hem

Gaziantep ve Urfa arasındaki sınırı Fırat nehri belirliyor. Urfa ve Antep arasındaki Birecik adındaki yerde şu anda nesli tükenmekte olan ancak geçmişte bu dönemle özdeşleşmiş olan bir kuş olan kelaynak kuşlarının üretimi yapılıyor. Geçmişte bu kuşların göçün ardından gelişi şenliklerle kutlanırmış. Çünkü bu kuşlar tarlalardaki zararlı böcekleri yiyerek çiftçinin yüzünü güldürürmüş. Gel zaman git zaman bu kuşlar gelmemeye başlamış artık. Tarım bakanlığına bağlı bir grup tarafından kelaynak kuşu yetiştiriciliği başlamış. Şu anda 109 kuş varmış. Bu kuşun çok önemli bir özeliği var ki takdire şayan ya da belki de soyunun tükenmesinin nedeni Bu kuşlar tek eşli yaşıyorlarmış. Eşlerini kaybettikten sonra başka kuşlarla çiftleşmiyorlarmış. Eşlerini aldatanlar için "kelaynak kadar olamadın" diye bir deyim üretilebilir

Atatürk Barajı. Güneydoğuyu sulayan Atatürk barajı topraklara can vermiş. Hemen hemen her şey ekilebiliyor. Artık bölgeye dışarıdan mevsimlik işçi bile geliyormuş.

M. S 2-3 yy da Zeugma şehrinden kalma muhteşem mozaikler. Havuz süslemerinde, çeşme başlarında, bahçe duvarlarında kullanılmış ve günümüze kadar muhafaza olmuş mozaikler.

Gaziantep dünyanın en eski 3 şehrinden biriymiş. Mozaik müzesini görmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Gaziantep yemek bakımından da cennet gibi bir şehir. Yuvalama, analı kızlı vs çok çok lezzetli yemekler.

Ve son olarak medeniyetler merkezi canım Ülkem Türkiyem…

2050'den Mektup

Sevgili Kızım Y.Ö.

2050 yılındayız ve sana halimiz ahvâlimiz nedir, biraz bahsedeyim dedim..

***
  • 2012'de Marduk filan gelmedi, Dünyamız hala sapasağlam doğudan batıya doğru dönmeye devam etmekte..
  • Beklenen Mehdi de 2024 yılında geldi ama, adı 'Adnan 'değildi malesef, bi zahmet iletiver..
  • FG. 85 yaşında vefat ettikten bir süre sonra cemaat parçalandı. Üçüncü nesil esnaf çocukları desteğini çekince tüm okullarını MEB'na devretmek durumunda kaldılar. Bank Asya battı ve TMSF devraldı. STV ve Zaman'ı Nazlıcan Tağızade'nin şirketleri satın alarak konsept değiştirdi. [Halis Ağa ölünce, karısı işleri toparlayıp büyüttü, Koç, Sabancı battı sadece Toprak Holding ayakta..]
  • Musul, Kerkük bizim olsun derken bütün Irak'ı bize bağladılar. Suriye'de geçen gün bize ilhak etmek istediğini duyurdu .
  • ABD'nin başına Türk kökenli, şakird bir başkan seçildikten sonra Ermeni ve Kıbrıs meselesi pat diye çözüldü, bil bakalım nasıl?
  • Aydın Doğan'ın iflasından sonra, medya dünyası bir türlü toparlanamadı. Köşe yazarlığı diye bir meslek yok artık. Akıl sahibi sözü dinlenir saygın insanlar, blog yazarak analizlerini insanlarla paylaşıyorlar. A.Hakan ve O.Eğin işsiz kalınca Salomonje'de battı. En son gördüğümde bir huzurevinde eski günlerini yadediyorlardı.
  • Sadece elektronik gazeteler kaldı. Onlar da haber ajanslarından aldıkları haberleri yayınlıyorlar.
  • Richard Dawkins son nefesine yakın imana geldi ve şehadet getirip müslüman oldu. Onun arkasından tüm ateistler dine döndü. Şu an dünyada ateist diye bir kavram yok.
  • Petrol tarihe karıştı. Musul Kerkük'ü bize bağlamaları pek işe yaramadı. Enerji olarak otomobillerde Bor pili ve elektrik kullanıyoruz. Evleri yeni teknoloji panellerle güneş enerjisi ile ısıtıyoruz. Doğal gaz tarih oldu.
  • Genelkurmay Başkanımız bir Kürt, genel sekreteri de Ermeni..
  • İklim değişikliği nedeniyle, İngiltere'nin bir kısmı yaşanmaz oldu ve mikro buzul çağını yaşıyor. Çoğu Antalya'mıza gelip yerleşti.
  • Para diye bir nesne yok artık, her türlü alışverişi kartlarla yapıyoruz.
  • AB diye birşey kalmadı, Almanya dışında hepsi dibi gördü. Geçen ay çoğuna dış yardımda bulunduk. İtalyan ve Fransız'lar fabrikalarımızda çalışmak için kafileler halinde giriş yaptılar, kızlarını evlere gündelikçi ve aşçı olarak kabul ettik.
  • Çin'le çok sıkı müttefik olduk. Aile bağlarımızı güçlendirdik, ihtiyaca binaen, kız veriyoruz, erkek alıyoruz.
  • Kök hücrelerden yedek organ üretilebildiğinden beri, kimse ölümden korkmaz oldu. Beyin dışında her organ laboratuarda üretilebiliyor artık.
  • Kadınlar 9 ay karınlarında bebek taşımıyorlar, döllenme tüp içerisinde yapılıp, embriyolar yapay rahimde besleniyor.
  • Üniversite kampüsü diye birşey kalmadı, tüm üniversiteler internet üzerinden yayınla öğretim hizmeti veriyor. Doktor ve Cerrah denilen insanlar tarihe karıştı. Tüm ameliyatları robotlar ve onları kullanan teknik insanlar yapıyor.

Anadolu Feneri ve Poyrazköy

Bayramın üçüncü günü öğleden sonra, Anadolu Feneri ve Poyrazköy'e gittik.

Hava açık ve güneşliydi fakat fenerin olduğu yüksekliğe tırmanınca, rüzgardan uçacak gibi oldum.

Nette çok daha şahane fotoğraflar var ama ben bu blogu bir nevi arşiv gibi de kullandığımdan çektiklerimden bazılarını yine asayım diye karar verdim..





Saat 17:00'ye kadar içerisine girmenize izin veriyorlar. Toplam 80 basamak çıkmanız gerekiyor. Bayram tatili nedeniyle olsa gerek, bayağı bir kalabalıktı, o yüzden ben dışarıda manzara seyretmeyi tercih ettim.

Wikipedia'da şunları yazmışlar:

Anadolu Feneri, sabit silindir kristalinin içindeki 1000 watlık ampul, kristalin çevresinde elektrik motoruyla dönen bir paravan sayesinde yanıp sönüyor, ilk günkü gibi korunan fener, açık havalarda 16 deniz mili açıklığı görebiliyor, İstanbul'un Karadeniz'e açılan kapılarından birinde Karadeniz'den gelip Boğaz'a girecek gemilere rehberlik eder.

Bulunduğu köye de adını veren fener ilk olarak 1834 yılında kurulmuş. 1858'de Fransızlar tarafından karşı sahildeki fenerle beraber kule kısmı yapılarak işletilmeye başlanmış. 1933'de Fransızlara verilen 100 senelik işletme imtiyazı iptal edilmiş ve tamamen Türklere geçmiş.

Anadolu feneri orijinal halini koruyan nadir fenerlerden biri. Bir tek fenerin kristalini döndüren motor ve ampul sonradan eklenmiş. Denizden 75 m yükseklikteki fener, saniyede bir beyaz ışık veriyor, 18 saniye bekliyor.





Fenerin hemen dibinde küçük bir camii/mescit var. Manzarası süper ama tuvaletinin yakınına bile inmeyin, yedikleriniz boşa gidebilir.




Fener'in Poyraz Köy'den görünüşü..



Bu da Avrupa yakasında bulunan Rumeli Feneri..



Poyrazköy sahili..



Bu bisiklet üç tekerlekli ve normalde yük taşımak için kullanılıyor olmalı.

Ben arkada oturan veletlerden ufak olan kıvırcık saçlısına bayıldım ve fotoğraflamak için müsade isteyerek bu pozu çektim..



Bunlar da Poyraz'da gezintiye çıkmış aşıklar:)

Can Dündar Bebek'e gidip ortalık yerde öpüşeceğine, akıl edip Poyraz'a gitseymiş, kimseler görmezdi belki de..

ps:

Uzman TV'de Anadolu Feneri'ne nasıl gidilir, neler yenir, nerelerde konaklanır gibi sorulara, görüntüler eşliğinde cevaplar vermişler. Gitmeyi düşünenler mutlaka izlesinler.

Anadolu Feneri-Uzman TV

***

Bu da Nazlı Ilıcak'ın gelini Meyra'nın şarkısı:Vincero Perdero

Did this congresswoman have lesbian affair with a turkish spy


There are many perils to life in Congress: the humidity, town halls yelling... But worst must be when screw-loose ex-staffers go over to the opposition and accuse you of betraying your country to Turkey while having a lesbian affair.

According to an American Conservative interview with Sibel Edmonds, a Turkish and Farsi language translator who used to work for the FBI, a Democratic congresswoman from Illinois was seduced by a Turkish secret agent.

Edmonds was hired by the FBI as a contractor right after 9/11, and she worked for them until they fired her for whistleblowing in 2002.

As reported by Vanity Fair in 2005, an internal FBI Inspector General's report stated that Edmonds had been improperly fired and it further said that "many of her allegations had bases in fact."

She has made lots of allegations, too! Like the ones involving former Illinois Congressman and Speaker of the House Dennis Hastert, who, according to Edmonds, received tens of thousands of dollars in secret campaign payments from Chicago-area Turkish diplomats and Turkish-Americans. (Hastert then withdrew from House consideration one of those perennial resolutions acknowledging the Armenian genocide.) (Hastert now works for a lobbying firm hilariously named Dickstein Shapiro, where he lobbies for Turkey.)

She has further claimed to have heard evidence of Turkish agents recruiting sources in the FBI and State Departments to steal nuclear secrets which were then sold on the old black nuclear secrets market. Nice work if you can get it!

But after getting warmed up with these allegations, Edmonds decided to really see how far she could go. She says that these Turkish spies discovered that married Democratic Congresswoman Jan Schakowsky was bisexual, and so a female agent was assigned to sleep with her on camera, in order to blackmail her. Yes! According to an interview in Pat Buchanan's American Conservative magazine, as related by BradBlog:

Edmonds says in the Giraldi interview that "in 2000 ... Turkish agents started gathering information on her, and they found out that she was bisexual." A female Turkish agent is said to have "struck up a relationship with her", and then, following the death of Schakowsky's mother, the woman is said to have attended the funeral "hoping to exploit her vulnerability."

"They later were intimate in Schakowsky's townhouse," Edmonds tells Giraldi, "which had been set up with recording devices and hidden cameras."

The reason for attempting to get at Schakowsky, Edmonds believes, is so that they would be able to get both her "and her husband Robert Creamer to perform certain illegal operational facilitations for them in Illinois," along with Hastert, who was already on the payroll, and several other Chicago officials.

The old lesbian honeypot! Wow!

Anyway we can barely follow this insane story so who knows if you should be freaked out about the Turkish spy ring selling nuclear secrets or if their bribery and blackmail has thus far succeeded only in preventing Congress from officially recognizing this mass murder they perpetrated in 1915.


Kaynak:
Gawker.com

Eğer, Sibel Edmonds şizofreni değilse, bizim kadın ajanlar Mata Hari'yi tarihe gömecek işler beceriyorlar!

Ne diyebilirim ki, Vatan Sağolsun:)

ps:
Konsept değiştiriyorum, bundan böyle sadece memleket manzarası dikizlemekle yetinmeyeceğim, dost ve müttefikimiz ABD'de bizimle ilgili olan bitenleri de buraya aktaracağım.


Yaşam Tarzınızı Yansıtan Lezzet


Eskiden ithalatı pek olmadığından sanırım, muz meyvesi ülkemizde çok nadir bulunurmuş ve oldukça da pahalıya satılırmış.

Halkın alım gücü de kısıtlı olunca, muz yiyebilmek çoğu insan için olağanüstü bir durummuş ve zengin meyvesi olarak anılırmış.

[İlginçtir, babam, çocukluk dönemi olan 1950'li yıllarda doğduğu köyden bahsederken, portakal için benzer şeyleri söyler]

Şimdi her yer muz kaynıyor ve kimse için herhangi bir cazibesi de yok artık.

Peki, onca kıtlığına ve pahalı olmasına karşın, o zamanlar misafirlerine meyve tabağında muz ikram eden ev sahipleri yok muydu?

Elbette vardı.

Muz yiyebilmek bir anlamda zenginlik göstergesi idiyse, hali vakti yerinde olanlar da bunu alabildiğine göre, ikram tabağına koymaları da gayet doğaldı demektir.

Şimdilerde muzun yerini tam olarak ne aldı bilemiyorum ama, şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, ülkemizde Özal döneminden sonra çeşit olarak 'yok' yok neredeyse.

Zengin olmanıza gerek yok, biraz para kazanıyorsanız, süpermarketlerden alışveriş imkanınız da varsa, ananas yada mango gibi egzotik meyveler bile elinizin altında ve astronomik fiyatlarda da satılmıyorlar.

Enginar için pahalı diyebiliriz belki ama onun da pazarda nasıl satıldığına gözlerimle şahidim.

Yani orta gelirli halk(!)'ın sofrası ile yüksek gelirli millet(!)in sofrası çok da farklı sayılmaz artık.

Aynı şeyi bronz ten için de söylemek mümkün. Orta gelirli ve kredi kartı sahibi herkes, taksitle de olsa deniz tatili yapıp yanabiliyor yada biraz daha para verip, mantar gibi çoğalan solaryum merkezlerine gidip kışın bile ten rengini koruyabiliyor. Dolayısıyle; bir dönemler zenginlik göstergesi olan yanık ten, artık bu anlamını yitirdi diyebiliriz.

Peki bundan sonra, giderek kapanan gelir tabakaları arasındaki farklardan rahatsızlık duyan, kendini farklı bir statüye koymak ve illa ki bunu göstermek ihtiyacında olanlar ne halt edecekler?

İşte bayram vesilesiyle dönmeye başlayan bir reklam var ki; hedefinde böyle hisseden bir kitle var sanırım..

Reklamın sloganı aynen şu:

Yaşam tarzınızı yansıtan lezzet, Ferrero Rocher!

Aradım videosunu da buldum, fiyatını da öğrendim ve burada da yayınlayacağım.

[E ne de olsa, başta Stres Abi olmak üzere, yüksek sosyeteden takipçilerim var benim de:)]

200 gr Ferrero Rocher marka çikolata: 29 lira

Basit bir hesap yaparsak, kilosu 145 lira'ya gelir.[Ben bu reklamdan sonra, eski parayla milyar filandır diye tahmin etmiştim yanılmışım]

Aynı kulvardaki, Ülker'in satın aldığı ve mücevher olarak tanımladığı Godiva'sının yurtdışındaki kg satış fiyatı ise 99-165 liraya tekabül ediyor.

Görüldüğü gibi hiç de ucuz değiller, fakat ulaşılmaz da değiller!

Öyleyse burada hedeflenen ve asıl parayı kazanacak oldukları kitle ultra zengin dediğimiz kitle değil daha kalabalık ve onlara öykünen başka bir kitle..

Yani, orta gelirlinin biraz üstü olan 'yüksek gelirli kesim.'

Bu kesim, kim ne derse desin, özellikle İstanbul'da şu an oldukça kalabalıklaştı.

[Hangi semt olursa olsun, arabaların halinden bile bunu tesbit edebilmeniz mümkün]

Ve bu yüksek gelirli kesim [çok yüksek olanlardan bahsetmiyorum] sonradan elde ettikleri bu refah seviyesini, özel günler vesilesiyle eşe dosta da göstermek için neyi tercih edecekler?

Ahan da bu reklamlardaki pahalı çikolataları..

Peki bu pahalı çikolatalar, yaşam tarzımızı hangi özellikleriyle ve nasıl yansıtacaklar?

a)Fiyatlarıyla

b)Kaliteleriyle

c)Lezzetleriyle

e)Görünüşleriyle

f)İsimleriyle

Bunu bana söyletmeyin ve şıklardan şık beğenin.

Lafı dolandırmaya gerek yok aslında, sanırım havyar yemek neyse, bunları yemek de o olacak!

Afiyetler olsun..

Not 1:

Ben kimseye görgüsüz demek istemedim:P

Not 2:

Bu çikolata İtalyan malı, içinde domuz yağı vardır belki, muhafazakar zenginlerimiz bunu yemez Godiva alırlar da demedim.

Not 3:[Erkeklere Özel Tavsiye]:

Orkide fiyatları uzun süredir yerlerde sürünüyor, Koçtaş'dan Bauhaus'a kadar her yer orkide saksısı kaynıyor.

O yüzden, kızlara artık bu çikolatalardan almak moda, cüzdanınızın göstergesi diye eski usül orkide sipariş edip yollamayın sakın:P

***

Bu da yaşam tarzını yansıtmak isteyen kamuya reklam hizmetimiz:

Blogspot Arızası



Blogspot'ta ne olduğunu hâlâ anlayamadığım, günlerdir süren bir sorun var.

Blogspot uzantılı sitelere, Türkiye/Telekom üzerinden girilemiyor ve şu yazı çıkıyor karşınıza:


Bağlantı zaman aşımına uğradı.www.blogger.com sunucusu çok geç cevap veriyor.

* Site geçici olarak açılamıyor ya da çok meşgul olabilir. Biraz bekleyip yeniden deneyin.

* Hiçbir sayfayı açmayı başaramıyorsanız bilgisayarınızın ağ bağlantılarını gözden geçirin ve internete bağlı olduğunuzdan emin olun.

* Bilgisayarınız ya da ağınız güvenlik duvarı ya da vekil sunucu tarafından korunuyorsa, Firefox uygulamasına internete erişmek için gerekli izinlerin verilmiş olduğundan emin olun.




Sadece TOR benzeri programlar kullanarak, yurtdışı servis sağlayıcılarıyla girebiliyorsunuz, o da aşırı yavaş ve bağlantınız lütfederse mümkün oluyor. Bu da bir süre sonra can sıkar hale geliyor.

Aslında, yıllık ücreti ödenen, hazırda bekleyen kendi yerim de var:

http://yuksekokcedenmemleketmanzarasi.com/blog

Fakat, ben blogspotun herşeyine çok alışkınım ve terk etmek çok zoruma gidiyor. Ayrıca teknik açıdan Wordpress kullanmayı bir türlü sevemedim.

Tıpkı, iyi bir semte taşınmak mümkünken, komşularınızdan, balkonunuzdan vazgeçememek gibi bir şey bu.

Burada bulunan yazı ve yorumların tamamı şu an itibariyle 4 MB'ı aştığından; kendi yerime sıfırdan aktarmam da mümkün olamıyor, çünkü oraya wordpress kurduğum için, sistem en fazla 2 MB için aktarıma izin veriyor, bu da ayrı bir sorun.


Yedeklemek için, daha önceden aktarım yaptığım bedava olan Wordpress.com'da bir blog daha var hazırda ama, illâ geçeceksem kendi yerime geçmeliyim diyorum.

Ne yapayım şimdi ben?

[Sanki siteye girebilen ve bu yazıyı okuması mümkün olan çok kişi varmış gibi soruyorum ama, en azından YY Bey, Bülent Bey, Tenkit Bey, Knz, Mister No, Fethi Bey girebiliyorlar gördüğüm kadarıyla]

Can Dündar, Sen Bizim Kar Yağmayan Tek Dağımızdın


Ve kar yağdı..


Dündar geçen yıl eşine yazdığı bir yazısında şunları söylüyordu:

''Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi aynı amaç için savaşan neferlerdendik bu hayatta. Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'... Ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima..."


Uzun uzun laga luga etmeye gerek yok, tarihe kayıt düşüyorum, ben daha hiçbir erkeğin sadakatine de güvenmem aşkına da inanmam!

Vicdan ve Cüzdan Arasında: Avukatlık Mesleği


Avukat kelimesi, italyanca avvocato'dan türemiş.

Herhalde, hemen hemen herkesin, öyle yada böyle, tıpkı diş hekimlerine olduğu gibi mecburi istikamet, hayatı boyunca en az bir kere de olsa yolu düşmüştür.

Hukukla ilgili bir sorununuz varsa, avukata gidersiniz, durumunuzu anlatırsınız, sizi dinler ve davanızı kabul eder yada etmez.

Kabul etme aşamasından sonra istediği ücreti söyler, pazarlık edersiniz, karşılıklı anlaştıktan sonra da, artık Hukuk Devleti'nin sizin yerinize muhatap alacağı kişi o olur.

Peki, avukatın kapısını çalan kişi, suçu neredeyse sabit olan câni bir kâtil veya uyuşturucu kaçakçısı bir mafya babası, hatta pedofili gibi adi bir suçlu ise, avukat o an neler hisseder?

Teklif edilen para ile vicdanı arasında ikilem yaşayıp, "kusura bakmayın bu davayı kabul edemem" deme hakkına sahipken, ederse, en azından 'adil insan' sıfatını yitirmiş olmaz mı?

Hatta 'suç ortağı' sıfatını bile haketmez mi?

İşte bunu öteden beri sorgular dururum.

Bu gece Cem Garipoğlu'nun, ' avukatı' tarafından, -nihayet- polise teslim edilmesi sonrası da aynı şeyi düşündüm.

[Şu an saat tam 05: 52 ve Cem'in avukatı da canlı yayında açıklama yapıyor. Sahur olması nedeniyle, eminim tüm Türkiye de ekran başında onu izliyor..]

%100 suçlu olduğu bilinen bir katili yada bir çocuk tecavüzcüsünü, hakim karşısına geçip, yüzü kızarmadan savunabilmek, onu aklamak adına her türlü delili sunmak, karşı tarafın savunmasıyla mücadele etmek, hâkimi[ve bazı ülkelerde jüriyi] ikna etmeye çabalamak ve bu aşamada duygularını, vicdanını bir kenara itebilmek dünyanın en zor işlerinden biri olsa gerek.

Örneğin bu cinayette, avukat herşeyi bildiği halde, hafifletici sebepler ve yasal boşluklardan faydalanıp müvekkilinin cezasının hafifletilmesi, argo tabirle 'yırtması' için çabalayacak!

Her davada olduğu gibi, nihâi amaç adaletin tecelli etmesi ise, buna vicdan da dahil olmalı değil midir?

Şimdi, Cem G'in avukatı da, bu dava boyunca insani tarafını bir kenara bırakacak,-bence- küçüldükçe küçülecek ve katilin bu vahşi cinayeti işlemesinde karşı tarafın onu nasıl da tahrik ettiğini vs. ispatlamaya gayret edecek.

Yaşının küçük olamasından dolayı da belki en fazla 20 yıl filan yatıp, 37 yaşında serbest kalıp, hayal ettiği gibi holding CEO'su olacak.

Peki biz şimdi bunun adına 'Adalet' mi diyeceğiz?

Hayır!

Hâsılı, avukatlık bu anlamda çok zor ve bir o kadar da 'pis' bir meslek, iyi ki sözelci filan olup, kazara hukuk fakültesine gitmemişim.

Yeşilköy Pazarı Manzaraları

Yeşilköy'de her çarşamba günü oldukça büyük bir pazar kuruluyor. Düzenli ve insanların birbirini ezmediği türden.

Fırsat olduğunda ben de gidiyorum.

Bugün oradaydım ve birkaç fotoğraf çekebildim. Marka satanlar pimpiriklendiler ve müsade etmediler. "Sonu mahkemeye kadar uzanıyor hanımefendi lütfen çekmeyin" dediler, ben de "peki" dedim.


Aslında sel sonrası zarar gören mallar da gelmiş midir acaba diye bakındım ama öyle birşey görmedim. Olsaydı pek talep görmezdi diye tahmin ediyorum, çünkü bu pazarın müşterileri de aslında hali vakti yerinde olan insanlardan müteşekkil.

Fiyatlar yerlerde sürünmüyor ama, en azından muadili ürünlerin mağaza fiyatlarından daha uygun diyebilirim.



Bu kotçuda fiyat sabit:8 Lira.

Farklı, farklı markaların ürünlerini satıyor. Tahminime göre adam kiloyla filan alıyor ki bu kadar ucuza satabiliyor.



Bu ayakkabıcının fotoğraflayamadığım diğer tarafında, Adidas ve Converse'ler satılıyor.
Adidas Ayakkabı:35 Lira
Converse Ayakkabı:25 Lira
Günlük giymek için her renk babet ayakkabı:10 Lira

Yüksek ökçelilerle pek ilgilenmediğim için fiyatlarını bilmiyorum, sormamışım hiç:)




Yorgan, nevresim takımı, yatak örtüsü vs. satılıyor. Kalitelerine baktım, hiç de fena değildiler. Piyasa ile kıyasladığınızda da neredeyse yarı fiyatına filan alabiliyorsunuz.







Gözleme yapıp satan hanımlar bunlar.
Pazarın en çok yorulanları onlardır diyebilirim. Ramazan ayı olmasına rağmen kurdukları masalar boş filan da değildi. Sabahtan başlayıp, akşama kadar sürekli gözleme pişirip, servis ediyorlar. Sadece gözleme değil, evde yaptıkları, sarmalar, dolmalar, kurabiyeler, kekler ve daha pekçok ev yapımı yiyeceği, alış veriş sonrası yorgunluk gidermek için oturduğunuzda yiyebilmeniz mümkün.
Taze çay servisleri de var.



Bu hanım parça tül ve perde satıyor.



Uzak doğudan getirilmiş aksesuarlar satılıyor burada. Ben izlemeye bayılıyorum, gözüme kestirdiğim bir gramafon var orada, henüz alamadım:)



Manikür setleri ve malzemeleri satılan bu standın hemen ilerisinde, pek çok pahalı parfümün tester şişeleri satılıyor. Çoğunun kapağı da yok ama, hanımlar başını hiç boş bırakmıyorlar. Piyasada 200-300 lira filan olan parfümler orada 10 lira..

Fotoğraftakiler ise gerçek süngerler. Hanımlar banyo için alıyorlarmış.



Bunlar yaz boyu satılan basma elbiseler. 35 lira ile başladı, şimdi 10-20 lira arası değişiyor. Yaz ortasında kalabalıktan standa giriş yapılamıyordu, millet ikişer, üçer alıyordu bunlardan.



Ve, beyaz yakalı[doktor, avukat vb.hanımlar buraya abone gibi birşey] pek çok müşterisi olan gerçek deri standı. Diğer pazarcılar gibi bunların da Kapalı Çarşı'da dükkanları var. Kartvizit verip sipariş kabul ediyorlar. Meraklısı varsa, gerçek UGG botlarından da satıyorlar. Fiyatları Derimod ve diğer ünlü markalarla kıyaslanınca, devede kulak kalıyor.

Kokoş hanımlar için, tavşan kürklerinden imal edilmiş giysiler de mevcut:)

***

Fotğraflayamadığım onlarca sergide, ihraç fazlası her markadan malı bulmanız mümkün.

Kredi kartı geçiyor ve taksit seçeneğiniz de var.

Çoğu satıcının ayrıca mağazası da var ama orada pazar fiyatının üzerinde satıyorlar.

Züccaciyeden, iç çamaşırına kadar her türlü ihtiyaca cevap verebilecek kadar da büyük.

Herkese iyi alışverişler dilerim..


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...