Hepinizin geçmiş bayramını kutlayarak başlamak istiyorum yazıma. Ben bayramların evde geçirilmesi taraftarıyım esasen. Ancak bu sene hiç tatil yapamamıştım. Ve bayramı bir fırsat olarak kullanıp tatil yapayım dedim. NBK Hanım’ın, Ayşe Arman’ın ve bizzat kendi tecrübelerimden sonra kültür turu yapmanın beni daha çok mutlu edeceğine inandım. Nereye gitsem nereye gitsem diye düşünmeden Güneydoğu Anadolu’ya gitmeye karar verdim. Ve bu kararımı da çok şükür gerçekleştirebildim. Bu tatilde yediklerim içtiklerim bana kalsın (aslında ondan da bahsetmek isterim ) gezdiğim gördüğüm yerleri anlatayım size. Gitmek isteyenlere bir fikir olabilir, gitmek istemeyenlerse gitmek isteyebilirler belki. Herkesin gidip görmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Ülkemizin her tarafında ciddi ciddi tarih ve kültür fışkırıyor. Bu kültürel ve tarihi zenginliği herkesin görmesini gerçekten çok isterim. Bu geziden sonra tarih, arkeoloji, antropoloji bilimlerine gerçekten merakım epeyce arttı.
Sözü fazla uzatmadan gezi esnasındaki tecrübelerimi paylaşmaya başlayayım.
Öncelikle bu gezi grubu 20 kadın ve 7 erkekten oluşan bir gruptu. (ayrıca 2 erkek şoför, 1 erkek mavin, 1 erkek rehber vardı.) Geziye katılan hemen herkes yüksek eğitim düzeyine sahip insanlardı. Kadınların pek çoğu bekar ve çoğu 30 yaş üstüydüler. Kendi hayatlarını kendileri kazanan ve büyük ihtimal hayatlarındaki kendilerine ait ailelerinin olmayışının boşluğunu gezmekle tatmin eden kadınlardı. Bu manzarayı görünce galiba ilerde ülkemiz anaerkil bir topluluğa dönüşecek diye düşündüm. Ama yine de ülkemizde neden bu kadar çok evlenmemiş ve evlilik yaşına epeydir gelmiş kadın olduğu düşünülmeye değer doğrusu. Hem de bu kadınlar öyle başörtülü filanda değildi. Hani bir zamanlar Ahmet Hakan’ın başörtülü kızlarla kim evlenecek tartışmasına zat-ı alim tarafından Ayşe Arman türü araştırmacılıkla verilecek cevap "hayır efendim, ileri yaşta olup evlenemeyen/evlenmeyen pek çok başı açık kadında mevcuttur" şeklindedir. Ve bu kültür turuna erkeklerin katılımı neden bu kadar az diye de düşünmek gerekiyor herhalde. Gerçekten Türkiye’deki erkek sayısı bu kadar ciddi oranda az mı? Yoksa onlar daha başka ortamlarda daha başka hayatlar mı yaşıyorlar?
Grubumuzdaki 4 çiftten 1 i evli diğer 3 ü ise evli değillerdi ve bir tane de nur topu gibi yeni ilişkimiz oldu. Ve güneydoğuya gitmiş olmamıza rağmen evli olmayan hiçbir çifte evlilik cüzdanı filan sorulmadı.
Tur başladığında rehber o kadar çok korkmanıza gerek yok diye tekrar etti ki ben bile korkmaya başladım. Ama çok şükür kazasız belasız gidip geldik. Bulunduğumuz tüm şehirlerdeki insanlar çok yardımsever ve sıcak insanlardı. Bizim turla şehri gezmeye gelen insanlar hemencecik yerli halktan fark edilir derecede ayrılıyordu. Karşılıklı olarak birbirini incelemenin dışında herhangi bir taciz filan hiçbir şekilde olmadı.
Bundan sonrasına resimlerle devam etmek istiyorum.

Yukarıda gördüğünüz dar geçidin adı "Gülek Geçidi" olup Güneydoğu Anadolu bölgesini Akdeniz Bölgesinden ayırıyor. Daha iyi resimlenebilirdi geçit ama ben bu kadarını becerebildim.

Yukarıda gördüğümüz kadın ve bu kadınla birlikte Adıyaman Menzil’e gelen yüzlerce Urfalı insan şeyhleriyle bayramlaşmak için gelmişlerdi. Adıyaman’dan Urfa’ya kısaltma olarak Fırat üzerinden feribotlarla gidiliyor. Şeyhi ziyarete gelen grup epeyce uzun bir kuyruk oluşturmuşlardı. Feribot sırasında 1 saat kadar beklerken birbirimizle sohbet ettik. Bu kadına çocuğun var mı diye sordum "kocam ve çocuğum geberdi" dedi. Bu şekilde ifade etmesi beni çok ama çok şaşırttı. Tam olarak nasıl olduğunu sordum. Çocuğunun doğduktan sonra öldüğünü kocasının ise onu babasının evine gönderdiğini söyledi.

Bu şekilde kocası tarafından babasının evine gönderilen muhtelif sayıda çocuk sahibi olan 2 tane daha genç kadınla tanıştık. Onların derdi boşanma özgürlüğü filan değildi kocalarının boşama keyfiyetleriydi galiba. Tanıştığımız bu kadınlar bizden telefon numaralarımızı istediler. Hattımızın ne olduğunu ve tarifesini sordular (ben telefon hattımın tarifesini bilmiyordum, her yöne mi diye sordular, bende evet dedim) . Bugün bize çağrı attılar. Bizde onları aradık. Tarlada tütün topluyorlarmış. Bizimle konuşmak için aramışlar. Bize siz ne yapıyorsunuz şimdilik diye sordular.

Bu yörede Arap köylüler ister kadın olsun ister erkek başlarına mor rengi başörtü takıyorlar. Onlara neden hepsinin tek renk örttüklerini sorunca sanki bunda bir gariplik yokmuş gibi bakıyorlar. Ve inanın bunun cevabını tatmin edici bir şekilde almak epey uzun sürdü. Meğerse bu bölgelerde bol miktarda akrep varmış ve akrep bu rengi gördüğünde ateş sanıp insanlara zarar vermiyormuş. 30 yaş altı kadınlar tamamen iletişim kurabilecek kadar Türkçe biliyorlar. Ancak yaşlı kadınlar bu derece başarılı değillerdi.

Adıyaman’da Nemrut dağında güneşin doğuşunu ya da batışını görmeden gitmek olmazmış. Ancak güneşin doğuşunu görmek için saat gece 02:00 da otelden çıkış yapmak lazım. Minibüslerle nemrut dağına çıkılıyor. Gün doğuşu 05:30 gibi gerçekleşiyor. Ancak gün doğuşunu görmek için havanın bulutsuz ve sissiz olması gerekiyor. Yukarıda gün doğuşunu izlemek için pozisyon almış insanlar var. Ama maalesef ki bizim gün doğuşunu izlemek için yukarı çıktığımız gün hava epeyce bulutlu ve sisli olduğu için gün doğuşunu göremedik.

Ancak ta tepeye kadar çıkmışken madem gün doğuşunu çekemedim bari günün doğmuşunu çekeyim dedim. Yukarıdaki resimde de görebileceğiniz gibi Güneydoğudaki tüm dağlar çorak. Doğal bitki örtüsü yok denecek kadar az.

Nemrut dağının tepesinde M. Ö 2.-3. yy da yaşayan Komagene Krallığını’nın yaptığı devasal heykelleri gördük. Bu dağın isminin Nemrut olmasının, gerçek tarihi bir kişilik olan Nemrutla bir ilişkisi yokmuş. Bu heykelleri yaptıran kralın kendisini tanrılaştırması ve bu heykellerin bulunduğu mekan olması sebebiyle dağa bu isim verilmiş. Komagene krallığı doğu (pers) ve batı (yunan) tanrılarının tümüne saygı duyulduğu ve tüm tanrıların kutsal kabul edildiği bir medeniyetmiş.

Bu medeniyet Aslan, kartalı kutsal saymış. Bu sebepten dolayı çeşitli aslan ve kartal figürlerini görmek mümkün. Heykellerin arkasında görülen çakıl yığılı dağa "Tümülüs" adı veriliyor. Bu anıtları yaptıran kralın mezarı bu tümülüsün içinde. Tümülüsler mezarları yağmacılardan korumak amaçlı yapılan bir nevi yapay dağlar.

Yukarda görülen Hasan Keyf daha çok geçmişteki doğal bir yaşamı yansıtması yönüyle meşhur bir alan. Sağda ve ortada üstü yıkılmış köprü ayakları duruyor.

Arkadaki dağlık alanda ise insanların içini oyup yaşadıkları mağaralar mevcut. İnsanlar bu mağaralarda 1960 lı yıllara kadar yaşamışlar. Daha sonrasında devletin tahliye etmesiyle mağaralar boşaltılmış. 2013 yılında ise Hasankeyf baraj inşası sebebiyle sular altında kalacak.

Yukarıdaki konak 1948 yılında yapılmış bir Süryani konağı. Mardin valiliğinin çabalarıyla satın alınmış ve şimdilik teşhir amaçlı olarak kullanılıyor. Aynı zamanda sıla dizisinin çekildiği konak.

Harran bölgesinde geleneksel bir köy evi. Köylüler artık bu evlerde yaşamıyorlar ancak turistik amaçlı muhafaza edilen birkaç ev var. Yöreyi tanıtan rehber "buralarda görücü usulu evlilik yok, o evlilikler İstanbul’da izdivaç programlarında kaldı " dedi. Urfa ve çevresinde hala başlık parası var. 12. 000 TL’den başlayıp 25. 000 TL varan bir aralıkta başlık parası belirleniyor. Ancak başlık parası verildikten sonra erkek tarafı hiçbir masrafa karışmayıp kız tarafı tüm ihtiyaçları alıyormuş.

Urfa, Mardin ve Batman’da taş evler oldukça yaygın. Eski evler oldukça düzenli ve estetik görünürken sonradan yapılan betonarme evler tam bir görüntü kirliliği.

Mardin topraklarındaki milliyetçilik sevgisinden bir kesit. Çatısız damlarda taht adı verilen beşik benzeri yataklar var. İnsanlar geceleri hava sıcak olduğu için bu beşiklere yataklarını sarıp yatıyorlar. Tahtlarda akrepten korunmak için mavi renge boyanmış.

Dünyanın İlk Üniversitesi. 700 lü yıllarda Emeviler tarafından yapılmış. Medrese cami ve çeşitli bilim dallarıyla uğraşılan bir kompleks.

Urfalılar sadece biberi çok sevmiyorlar. Soğanı da epey seviyorlar. Ve ayak üstü yemek yenilen yerlerde bütün halinde soğanlar sofralarından eksik olmuyor.

Diyarbakır ddii
Diyarbakır Ulu Cami. Cami Hıristiyanlık Öncesi pagan döneminden kalma bir yapı. Anadolu’nun en eski camilerinden biri. Caminin iç tavan süslemeleri nerdeyse yok denecek kadar az.

Diyarbakır Ulu Cami alışık olduğumuz yuvarlak hatlı cami mimarisinden farklı olarak sivri, köşeli bir mimariye sahip.

Mardin’den bir çocuk parkı görüntüsü.

Mardin güneydoğunun en kozmopolit şehri. Türk, Kürt, Süryani ve Yezidiler beraber yaşıyorlar. Süryaniler Hıristiyanlığı ilk kabul eden kavim. Arapçaya benzeyen bir dilleri ve alfabeleri var. Hatta öyleki bazı kiliselerindeki yazılarında Arap alfabesi kullanılmış. Yukarıdaki kilise Hıristiyanlık inancından önce pagan kültüründe tapınak olarak kullanılmış. Bölgedeki Süryanilerin pek çoğu İskandinav ülkelerine göç etmiş varlıklı insanlar. Mardin ve tüm Gündeydoğu’da çocuklar gelen turistlerden para isteyip bir şeyler satmaya çalışabiliyorlar. Ancak öğrendiğim kadarıyla Süryani çocukları bu şekilde işler yapmıyorlarmış. Ve Avrupa’ya göç etmiş Süryaniler tatillerini değerlendirmek için sıkça memleketlerine geliyorlarmış.

Son birkaç senedir bölgede Kürtçe ve Türkçe yazılı kutlama mesajları görmek mümkün.

Diyarbakır’dan benzer bir görüntü

Birbirlerine epeyce yakın bir cami ve kilise minareleri. Yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış farklı kültürler cenneti Güneydoğu.

Urfa’nın yöresel Şıllık Tatlısı. Krepe benzer bir hamurun içine ceviz sarılıyor ve üzerine şerbet dökülerek servis ediliyor. Yenilebilir bulmama rağmen iki küçük dilimden fazlasını yiyemedim ben.

Urfa’nın kurutulmuş çeşit çeşit biberleri ve muhtelif sebzeleri. İnanmayacaksınız ama domatesin bile kurutulmuşu var. Kurutulmuş bu sebzeler yağda kavrulup sabah kahvaltısında bile yenebiliyormuş (yedim ama sevmedim)

Urfa-Balıklı göl manzarası

Kutsal sayılıp yenmediği için sayıları bir hayli artan ve yiyecek atınca üşüşen balıklar. Hz. İbrahim ateşe atılınca ateş suya, odunlarsa balıklara dönüşüyor. Gerçekten bu balıkları yemek haram mıdır acaba?

Halfeti denen bu bölgede baraj inşası için dağ yamacının aşağılarındaki evler tahliye edilmiş. Ve dağın etekleri suyla dolmuş. Cami de suyun altında kalmış. Caminin kurtulan tek yeri minaresi. Su altında kalanlar, dalgıçlar namaz kılabilir. Dalgıç kıyafetiyle namaz kılınır mı ki hem

Gaziantep ve Urfa arasındaki sınırı Fırat nehri belirliyor. Urfa ve Antep arasındaki Birecik adındaki yerde şu anda nesli tükenmekte olan ancak geçmişte bu dönemle özdeşleşmiş olan bir kuş olan kelaynak kuşlarının üretimi yapılıyor. Geçmişte bu kuşların göçün ardından gelişi şenliklerle kutlanırmış. Çünkü bu kuşlar tarlalardaki zararlı böcekleri yiyerek çiftçinin yüzünü güldürürmüş. Gel zaman git zaman bu kuşlar gelmemeye başlamış artık. Tarım bakanlığına bağlı bir grup tarafından kelaynak kuşu yetiştiriciliği başlamış. Şu anda 109 kuş varmış. Bu kuşun çok önemli bir özeliği var ki takdire şayan ya da belki de soyunun tükenmesinin nedeni Bu kuşlar tek eşli yaşıyorlarmış. Eşlerini kaybettikten sonra başka kuşlarla çiftleşmiyorlarmış. Eşlerini aldatanlar için "kelaynak kadar olamadın" diye bir deyim üretilebilir

Atatürk Barajı. Güneydoğuyu sulayan Atatürk barajı topraklara can vermiş. Hemen hemen her şey ekilebiliyor. Artık bölgeye dışarıdan mevsimlik işçi bile geliyormuş.

M. S 2-3 yy da Zeugma şehrinden kalma muhteşem mozaikler. Havuz süslemerinde, çeşme başlarında, bahçe duvarlarında kullanılmış ve günümüze kadar muhafaza olmuş mozaikler.

Gaziantep dünyanın en eski 3 şehrinden biriymiş. Mozaik müzesini görmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Gaziantep yemek bakımından da cennet gibi bir şehir. Yuvalama, analı kızlı vs çok çok lezzetli yemekler.

Ve son olarak medeniyetler merkezi canım Ülkem Türkiyem…