Köşe Yazarlığı ve Siyasetçilik Meslek Olmasın



Sabah Gazetesinin, Nazlı Ilıcak'ın yazısına uyguladığı sansür diğer köşe yazarlarınca yazıldı, çizildi. Bu işten sorumlu tutulan, genel yayın yönetmeni Erdal Şafak kınandı, ayıplandı. Şafak, kendisine ve gazetesine yöneltilen bu tepkilere, 'Zorunlu Bir Açıklama' başlığıyla cevap verdi ve Nazlı Hanım'ın yazısında sansürlenen kısımdaki cümleleri de; izahta bulunmak adına, aynen yayınlamak durumunda kaldı.

Ne demişmiş Ilıcak;

"Mutlu yandaş olsaydı... Bu okul Zafer Mutlu'ya değil de, AK Parti'ye yakın bir işadamına ait olsaydı, böyle bir yıkım kararı uygulanır mıydı? Türkiye'de çarpık bir düzen var. İktidar, yandaşlarını koruyor, hukuki süreç daha ziyade yandaş olmayan kişi sözkonusu olduğunda akla geliyor."


Zafer Mutlu'nun Kemerburgaz'da bulunan ve hikayesi oldukça dramatik olan okulunun [ben görmüştüm, dışarıdan göründüğü kadarıyla güzel binalardı ve tabi ki ticari kurumlardı da..], kamu arazisini işgal ettiği gerekçesiyle yıkılmasına karşı gösterdiği ve son derece haklı olarak iktidara karşı tepkisini dile getiren bir eleştiri yazısıydı Ilıcak'ınki.

Başbakanın damadının da CEO'su olduğu Çalık grubunun satın almasından sonra, gazetesine takılan 'yandaş' sıfatını, bu kez bizzat bu gazetenin kendi köşe yazarı kullanıyordu.

Fakat, yılların tecrübesi ile bu yazısının sansürlenme ihtimali olduğunu niye tahmin edemedi de otosansür uygulamadı, hayret ve tabi ki kocaman bir de alkış kendisine..

Öyle ya, bu işten ekmek yiyen, ne ekmeği, düpedüz 'malı götüren' köşecilerimizin hangisi, bu sansürleme işiyle karşı karşıya gelmemiştir ki?

Hatta, her Allah'ın günü, kendisine otosansür uygulamak zorunda kalarak yazmayan, diline gelenleri yutup yutup, evirip çevirip yazıya dökmeyen kaç köşe yazarı vardır ki?

Çoğu, hergün gözümüzün içine baka baka, ya iktidar yalakalığı yada patronun ve menfaatlerinin, kanaat önderlerinin suyuna göre şerbet vermeye devam etmiyorlar mı sanki!

En liberal görünen Taraf'ta bile, TSK'nın lehine bir yazı yazacağı tutsa bir köşe sahibinin, "hoop,N'oluyoruz, burası Taraf" yada "pavyon" diye yıpratılıp, kulağı çekilmeyecek mi sanıyoruz?[bknz:Oya Baydar]

Alev Alatlı, daha önce Zaman Gazetesi'nde benzer bir sansüre uğramadı mı?

Aynı durum, milletvekilleri için de geçerli değil mi halihazırda..

***

O yüzden, bence çok zor olmasına rağmen, köşe yazarlığı ve politikacılık insanların geçimlerini sağladıkları ve hayatlarını idame ettirdikleri maaşlı meslekleri değil; gerçekten sadece idealleri uğruna mesailerinin bir kısmını ayırdıkları bir faaliyet olarak sürdürülmeli.

[Aynı bloggerlar gibi..]

Köşe yazarı dediğimiz --bencileyin laklakçı taifenin, eskiden olduğu mânâda gazeteci olmadıklarını hepimiz biliyoruz artık.

Hemen hiçbiri, gazete binasına bile uğramak zorunda değiller!

Evlerinde toplasan 1 saatte yazdıkları kıytırık yazılarını, emaille editöre/genel yayın yönetmenliğine yollamaları yeterli.


Yani tıpkı şu an, üniversitelerde hoca olup, yada iâşesini başka yollardan kazanıp, gazetelere de yazı yazanlar olduğu gibi, tüm sistem buna dönüşürse, bence kalemleri daha özgür ve bağımsız olabilir.

[TV'lere yaptıkları yorumlardan para alsınlar, keyifleri bilir..]

Yoksa, kaybedecekleri çok şey olduğunda, hepsi elmecbur ya patron yalakalığı, ya iktidar korkusu ile otosansüre devam edeceklerdir.

Milletvekilleri için de benzer durum sözkonusu. Onca farklı beyin, nasıl oluyorsa hep aynı düşünüp, herşeye OK diyebiliyor hayret ediyorum çoğu zaman!

Hiçbiri istifayı basıp, bağımsız olmaya bile cesaret edemiyorlar. Belli ki bu durumda kaybedecekleri çok şey sözkonusu.

***

Sırası gelmişken, ben profesyonelleşen blogculara da kızıyorum.

Hele şu yemek blogu yazarı olup, ülkenin hatırı sayılır kadın netçisinin komünleşmesine tanık olduğumuz blog türünde yazan hanımların, çeşitli firmaların reklamlarını yapmaya başlayanlarını, tabiri caizse okur kitlesini makarnacılara pazarlayan blogcuları, buradan esefle kınıyorum!

İfade ve eleştirme özgürlüklerini yitirip, tüm samimiyetlerini kaybettiler artık ne yazık ki nezdimde!


bknz:
Alper Görmüş'ün durumu özetleyen yazısı

Taha Akyol'un beni çok şaşırtan yazısı

Fehmi Koru'nun Başbakan tarafından üzerinin çizilmesine neden olan mâlum yazısı


Embriyo Hakları/No Abortion

video

Kadın Hakları, İnsan Hakları, Hayvan Hakları, Çocuk Hakları gibi hâlihazırda pek çoğu popüler, kazanılmış yada verilmiş, iplediğimiz yada iplemediğimiz haklar silsilesi varken; bilimum hayvanı, sevme ve yaşatma dernekleri örgütlenmiş faaliyetlerine devam etmekteyken, ' Embriyo Hakları' diye bir 'hak', niye olmasın!

Embriyolar, kadının saçı yada tırnağı gibi; izbe masalarda kesilip, biçilip, çöpe atılabilecek herhangi bir vücut parçası mıdır ki; 'insanlar', âkıbetiyle ilgili karar almayı, en doğal kişisel hakları olarak görebilsin?

'İnsanlar' diyorum, zira, bizim kanunlarımıza göre, kadın eşinden habersiz/bağımsız karar alıp; rahmindeki bu minik canlıyı, öyle kafasına göre 'kestirip atamıyor'...

Bu konuyla ilgili Nüfus Planlaması Mevzuatının 5. ve 6. maddeleri de aynen şöyle:



Gebeliğin Sona Erdirilmesi

Madde 5-Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.

Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir.

Derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil hallerde durumu tespit eden yetkili hekim tarafından gerekli müdahale yapılarak rahim tahliye edilir. Ancak, hekim bu müdahaleyi yapmadan önce veya mümkün olmadığı hallerde müdahaleden itibaren en geç yirmi dört saat içinde müdahale yapılan kadının kimliği, yapılan müdahale ile müdahaleyi icabettiren gerekçeleri illerde sağlık ve sosyal yardım müdürlüklerine, ilçelerde hükümet tabipliklerine bildirmeye zorunludur.

Acil müdahale hallerinin nelerden ibaret olduğu ve yapılacak ihbarın şekil ve mahiyeti ile sterilizasyon ve rahim tahliyesini kabul edenlerden istenilecek izin belgesinin şekli ve doldurulma esasları, bunların yapılacağı yerler, bu yerlerde bulunması gereken sağlık ve diğer koşullar ve bu yerlerin denetimi ve gözetimi ile ilgili hususlar çıkarılacak tüzükte belirtilir.*

Gebeliğin Sona Erdirilmesinde İzin

Madde 6- 5 inci maddede belirtilen müdahale, gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hakiminin izin vermesine bağlıdır. Ancak akıl maluliyeti nedeni ile şuur serbestisine sahip olmayan gebe kadın hakkında rahim tahliyesi için kendi rızası aranmaz.

4'üncü maddenin ikinci ve 5'inci maddenin birinci fıkralarında belirtilen ve rızaları aranılacak kişiler evli iseler, sterilizasyon veya rahim tahliyesi için eşin de rızası gerekir.

Veli veya sulh mahkemesinden izin alma zamana ihtiyaç gösterdiği ve derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil hallerde izin şart değildir.



İşte, kadın örgütlerinin ve kadın hakları savunucusu olarak adlandırılan kesimin, avaz avaz karşı çıktıkları ve "en doğal hakkımızı istiyoruz, vücudumuz üzerinde söz sahibi olan biziz, niye kocamıza da soruluyor" demelerine sebep olan; kırmızı ve bold olarak işaretlediğim kısımda ifade edilen: Evli kadınların kocalarından bağımsız kürtaj kararı alamıyor olmaları sorunsalı!

***

Kim ne derse desin, embriyo sadece kadının herhangi bir vücut parçası değil; aynı zamanda erkeğin de, dolayısıyle mensubu olduğu ailenin de 'en minik bireyi'.

Sesleri yükselen ana kraliçelerimiz, bu minik bireyin yaşamına son vermek işlemi için gerekli olan kürtaj izin belgesinde, kocalarının yani baba adayının imzasının istenmesine ateş püskürüyorlar.

Onlara göre, baba olacak andaval, dış kapının mandalı çünkü!

Heyhât;

kürtaj kararında 'dış kapının mandalı' olarak görülen koca; bu bebek dünyaya geldikten sonra nedense birden bire herşeyinden sorumlu olması gereken ikinci en önemli kişi oluveriyor birdenbire!

Öyle ki; doğumdan sonra hayatı değişen ve artık sadece koca değil baba da olan garibim, yani kutsal ailemizin avcı-toplayıcılı iş bölümündeki biricik avcımız; bundan böyle toplayıcı da olmalıdır dışarıda.

Kraliçemiz, nur topu gibi oğlan/yada kız doğurmuştur, lohusadır, süt vermektedir, doğum iznindedir, falan filan.

Evimizin direği biricik sevgili kocamız, hem hayat da müşterek olduğundan, bu yeni rolünün hakkını fazlasıyle vermelidir bundan böyle.

Alooo,

Rıfkııııı, bez bitti kocacım al da gel, mama bitti kocacım dönüşte markete uğra, çok yorgunum valla bu gece de sen salla, kocacım ben yorgunum biraz kucağında gezdir, ateşi çıktı koş arabayı getir.


Talimatlarına, gık demeden harfiyyen uymalıdır Rıfkı..

E, hanımefendi bu çocuğu kendi başına peydahlaMamıştır, baba olacak heriften ne istese sonuna kadar haklıdır, değil mi ya!


İşte kadın örgütleri, ne akla hizmet yapıyorlar bir türlü anlayamadığım bir hırsla, doğum sonrası 'baba köle' yaptıkları Rıfkı gibi kocaları, nedense kürtaj kararında by pass etmek gerektiğini savunmaya devam ediyorlar..

Tabi bu, son derece çetrefilli olan kürtaj meselesinin sadece bir tarafı..

***

Kürtaj kararında kocanın izin hakkından başka, daha önemli ve yıllardır her alanda tartışılagelen en önemli hak, bence:

Yaşam Hakkı..

Bu noktada, kelimeler yetmiyor insana..

Embriyonun yaşam hakkı, sadece ebeveynlerin insiyatifinde midir , yada yukarıdaki mevzuat maddelerinde izah edildiği gibi, bir takım tıbbi mecburiyetler sonucunda, ilgili kurumların temsilcileri de bu karara dahil mi olacaklardır, fetus hangi haftadan sonra canlı-insan vasfı kazanmaktadır vs. vs. vs. gibi bir yığın muammanın yanında; bu kararı bir şekilde karı-koca birlikte verdikten sonra, bir ömür sürecek pişmanlıklar, vicdan azâbı ve duygusal travma yaşama olasılığıyla da karşı karşıyayız esasen..

Yaşanan üzüntünün nedenleri arasında olsa da, 'günaha girdim' korkusunu bir kenarda tutarsak; mecburi sağlık sorunları dışında, 'istenilmeyen, plansız gebelik' gibi keyfi bir tercih sonucu yapılması/yaptırılması ne kadar etiktir, sorusu da bu azabın nedenlerindendir.

Embriyolarımızın en az bizim kadar yaşamaya, dünyaya gelmeye hakları yok mudur?

Bence, vardır.

Çoğu medeni ülkede, 24 haftaya kadar müsade edilen kürtaj/abortion işleminin, cinayet mi yoksa basit bir tıbbi işlem mi olup olmadığını tartışmak için; embriyoların hafta hafta gelişim safhalarına, hatta gelişen teknoloji ile birlikte üç boyutlu görüntülerine bakmak yeterli.

[yukarıda eklediğim video da izlenebilir..]

Bırakın 24 haftayı, sadece 12 haftalık fetusun bile, basit bir et parçası olmaktan çok öte, insani özelliklerinin neredeyse tamamen oluşup hareketlendiğini, geçici dünyası olan rahim içerisinde kendine has bir yaşam devam ettirdiğini görebiliyoruz.

Şu haberden alıntıladığım ilgili cümleler de bunu anlatıyor:

İngiltere’de yeni bir ultrason tekniği kullanılarak 6 santimetre boyundaki fetüsün görüntüleri tespit edildi. 12 haftalık fetüsün, yürümeye çalıştığı, parmaklarını emdiği, esnediği ve gözlerini açtığı açıkça görülüyor


Hâsılı, çoğu konuda oldukça liberal düşünebilsem de, kürtaj meselesini kendimde bir hak olarak göremiyorum. Bunu kadınsal hakkımdan ziyade, bizim korunma konusundaki beceriksizliğimizden dolayı meydana gelen o minik insanın, yaşam hakkına son vermek olarak görüyorum.

Kocaların bu cinayetteki imza hakkına gıcık oluncaya kadar, önce bunu bir düşünmeliyiz bence!


bknz:

TTTP Nüfus Planlaması Mevzuatı

HAKLARIMIZ

Kürtaj.net

Pınar Hanım'ın Yazısıdır

EVRİM-DİN-BİLİM ÜÇGENİNDE SIKIŞAN İMAN

Öncelikle şu itirafı yapıp yazıma başlarken en baştan gelebilecek her türlü eleştiriye karşı safımı almak istiyorum. Ne evrim, ne din, ne de bilim konusunda uzman değilim. Bu konularla ilgili söylediğim her söz, sadece ve sadece beni bağlayan, yanlış olma ihtimali olan sözlerdir. Ancak son zamanlarda artık herhangi bir konuyu bile işin uzmanı olmayan kişilerin tartışamıyor olması ve işin uzmanı olma iddiasının gün geçtikçe daha da zorlaştığı bu ortamda, ortalama insanların da düşünme ve fikir beyan etme özgürlüklerinin olduğunu düşünerek böyle bir yazı kaleme almaya karar verdim. Sevgili y.ö hanımın,
Müzmin Anonim sitesinde okuduğu 'Ne adem Ne Maymun' başlıklı yazısına, bir yorum getirememesiyle ilgili çaresizliğini söylemesi bende bu yazıyı yazma azmi oluşturdu.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki, pozitivizm ve aydınlanmayla ortaya çıkan deneysel bilimlerin önemi ister istemez çok büyük olmuştur. Hatta öyle ki artık uzmanların görüşü olmadan evlenemez, sevemez, boşanamaz, yiyemez, içemez ve en önemlisi İNANAMAZ olmuş bir durumdayız. Bu yazıda benim irdelemek istediğim konu deneysel bilimlerle inanç arasında oluşturulan parelellik ve daha da önemlisi bu parelelliğin sakıncaları.

Galiba çağımızın en önemli iki kutsalı bilim ve aşk. Bunlar en önemli iki inancımız haline geldi. Bilim ve aşk kaynaklı tüm davranışlar sorgulanamaz ve bunun tersi olarak da kaynağı bilim ve aşk olmayan her şeyde sonuna kadar sorgulanır haldeler.

Böylesi bir ortamda inanç dünyamızı sorgulayan en büyük bilimsel tez ise, Evrim Teorisi. İmanın en temeli olan Allahın varlığı öğesi, neredeyse evrim teorisinin ispatıyla, ispat ya da reddedilebilecek bir sığlıkta tartışılabilir hale gelmiştir. Öncelikle herkesin bildiği birkaç temel bilgiyi hatırlatarak konuya giriş yapmak istiyorum.

Evrim teorisi temel olarak şu ilkelere dayanır:

1. Canlılık yeryüzünde bulunan inorganik moleküllerden, organik moleküller oluşmasıyla başlamıştır
2. Organik moleküllerin oganizasyonuyla zamanla içinde ilkel tek hücreli canlılar oluşmuştur
3. Oluşan bu ilkel tek hücreli canlılar dış faktörler etkisiyle pozitif ve negatif mutasyonlar geçirmiştir. Pozitif mutasyon geçiren canlılar hayatta kalabilmeyi ve hayatta kalabilme özelliklerini döllerine aktarabilmeyi başarabilmişlerdir.
4. Böylelikle canlılık aleminde ilkellikten sıyrılıp kompleksliğe doğru ilerleyen bir serüven başlamıştır.
5. Bu esnada farklı dış şartlara (iklim, radyasyon, göç) bağlı olarak canlılar farklılaşmış ve çeşitlenmişlerdir.
6. Bu farklılıklaşmalarda ortamına uyum sağlayabilen canlılar yaşayıp türlerini devam ettirebilirken, uyum sağlayamayanlar ise yok olup gitmişlerdir.
7. Bu farklılaşma ve ilerleme hala da devam etmektedir.

Ana hatlarıyla evrim teorisinin özü budur.

Ancak teorinin ideoljik yanı ise tüm bunların TESADÜFEN olması ya da TESADÜFEN olmamasıdır. Bakınız hepinizin dikkatini çekmek istediğim nokta şudur. Yani yukarıda belirttiğim hususların doğruluğu ya da yanlışlığı deneylerle, gözlemlerle, yeni paleontolojik fosil bulgularıyla vs ile ispat edilebilir (tabi aksi de ispat edilebilir). Ancak burada subjektif/nesnel olan bir kısım vardır ki tüm bunlar eğer doğru ise bu süreç kendi kendine tesadüflerle mi gerçekleşiyor yoksa planlı olarak bir başkalaşım süreci mi yaşanıyor?

Eğer Tanrı dediğimiz varlığı elle tutulur gözle görülür bir varlık olarak tanımlıyorsak bu süreci tanrının yürüttüğünü anlamamız için Tanrıyı Evrim Kontrol Kabininde görüntülememiz yeterli olacaktır. Ancak tanrıyı 5 duyu organımızın daha ötesinde birşey olarak algılıyorsak bu durumda gerçekleşen bu sürecin tesadüfi mi yoksa planlı mı olduğu her zaman subjektif olarak kalacaktır. Tamamen kişisel kanaatlere dayalı bir sonuç çıkarma sürecidir bu. Tüm deneylerin gözlemlerin önemini yitirdiği kişisel olarak vicdanımızla karar vereceğimiz bir süreçtir bu. Yani evrim teorisinin doğrulanması ya da yanlışlanması Tanrının varlığı ya da yokluğu hakkında bir bilgi bize vermeyecektir. Ve bu sebepten dolayıdır ki iman bilim adamlarını yaptıkları deneylerin tekelinde değildir.

Benim kendi şahsi kanaatim (bilimsel verilere dayalı olarak edindiğim kanaatim ) canlılığın inorganik bileşiklerden başlayıp organik bileşiklerle devam eden ve kompleks canlıların oluşumuyla halihazırda devam eden bir evrimsel süreçle oluşmadığıdır. Şimdi burada kalkıp Harun Yahyacılık yapacak değilim. Evrim deneylerindeki tutarsızlıklardan, matematiksel olarak evrimin gerçekleşme olasılığının imkansızlığından, sahte fosillerden, ve daha da önemlisi tesadüfler eseri oluştuğu iddia edilen canlı formlarından hiçbirinin değil doğal ortamda bu günkü laboratuar ortamında dahi gerçekleştirilemiyor olmasından bahsederek detaylara girmek istemiyorum. Ve şunu da itiraf ediyorum ki o kadar bilgimde yok zaten.

Ancak imamı Azamın bir hikayesi vardır ki ben gerçekten Allah inancını açıkça göstermesi açısından önemli buluyorum. (bu hikayeyle Müzmin Anonim'de bayağı bir dalga geçilmişti, ama benim önemsediğim bir hikayedir)

İmamı Azam bir gün Allah inancı olmayan bir adamla Allah inancına dair tartışmaya girer. Ve karşısındaki adamdan bir süreliğine müsaade ister. Ancak gelmesi bir süre gecikir. Tekrar geldiğinde ise kendisine neden geciktiğini soran adama evine gitmesi için bir dereden geçmesi gerektiğini ancak dereden geçecek bir şey olmadığı için bir müddet beklediğini söyler. Tam bu esnada kendiliğinden ağaçların kesilip bir sala dönüştüğünü ve onu karşıya geçirdiğini söyler. Karşısındaki adam ise bu saçmalığa inanamayacağını söyler. İmamı Azam ise bir salın bile kendiliğinden plansızca oluşamayacağına inanırken tüm bu mahlukatın tesadüfen oluştuğunu nasıl iddia edersin der.

Hikayenin biraz daha devamı vardır ama, benim anlatmak istediğim şeyi anlatmak için bu kadarı kafidir.

Şimdi y.ö hanımın sorduğu , neden erkeklerin memesi vardır, sorusuna gelelim:)

Çünkü sevgili y.ö şunu kafamıza sokmamız lazım ki erkekler çok çok özel yaratıklardır. Bu sebepten dolayı onlar neden şöyledir ve böyledir diye sorgulamak ne senin haddine düşer ne de benim haddime :)

Şaka bir yana, öncelikle ben “NEDEN” sorusunun cevaplandırılması çok zor bir soru olduğunu düşünüyorum. Olsa olsa deney ve gözlemlerle “NASIL” sorusunun cevabını bulabiliriz. Çünkü neden sorusunu sistemin dışında olan biri, sistemin kurgulayıcısı cevaplayabilir. Sistemin dışındaki kurgulayıcı keyfi isteği için yapmışsa bir şeyi biz sistemin içindekiler olarak buradaki “neden sorusunu cevaplayamayız. Sistemin içindekiler ise ancak NASIL sorusunun cevabına neden sonuç ilişkilerini inceleyerek vakıf olabilirler. Zaten evrimsel süreçler incelenirken de neden sorusundan ziyade bu özellik canlıya hangi avantajları kazandırmıştır ya da yitirtmiştir sorgulaması yapılır. Sevgili y.ö senin için derin bi bir google araştırmacılığı yaptım:) ve sonuç (http://www.saglikplatformu.com/haberler/Ayrinti.asp?HaberNo=2983 ) :

“Kitapta, ''Neden erkeklerin de memeleri vardır?'' sorusuna verilen yanıt ise şöyle:

'Sadece kadınların süt keseleri olmasına karşın, embriyonun ilk oluşum aşamasında kadın ve erkekler olarak gelişmemiz benzeri biçimde başlar. 6 haftalık olana kadar, embriyo kadın şablonunu takip eder. Ta ki erkek cinsiyet kromozomu devreye girene kadar. Ancak bu aşamada artık erkeklerin memeleri oluşmuştur bile...”

Gördüğün gibi burada, neden gibi derin bir soru sorulurken nasıl gibi sığ bir cevapla cevap verilmiş. Bende kendi kanaatim olarak takdiri ilahi diyeyim artık :)

Spesifik olarak bilim-din ilişkisine Evrim konusuyla değindim. Ancak konuya bir de genel olarak din-bilim ilişkisi çerçevesinde de bakmak istiyorum. Son yıllarda akılcığın yaptığı atağa karşı boş durmak istemeyen din sevdalıları, yaptıkları şeyin ne kadar tehlikeli olduğunun farkına varmadan –haşa- İslam dinini deneysel olarak test edip “ bakın gördünüz mü, İslam ne kadar yüce bir dindir” demeye getiriyorlar.

İtiraf etmem gerekirse önceleri bu basit yollara bende tamah ederdim. Ancak sonrasında anladım ki bu iş çok tehlikeli bir iştir. Deneyi yanlış yapmışsan ve bu deney üzerinden dinine iman etmişsen doğrular ortaya çıktığında dinine inanmaman gerekir.

Bahsettiğim durumu birkaç örnekle izah edeyim. Daha bugün bana çok sevdiğim bir arkadaşım tarafından gönderilen bir maili paylaşayım:

“Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini…

Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını…

Bütün bunların 1400 sene evvel Peygamberimizin yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu...
BİLİYOR MUYDUNUZ ?”

Bakınız, güya bu sünneti seniyelerin ne kadar doğru olduklarını bilim adamları ispat ettiği için bizler de İslam dininin ne kadar doğru bir din olduğuna inanacakmışız.

Dini, bilim adamlarının verdiği fetvalarla vaftiz edenler hiç düşünmezler mi bilim bugün doğru dediğine yanlış diyebilir, bu bilimin doğasında/özünde olan bir özelliktir. Oysa dinin böyle bir lüksü yoktur. Her dinin evrensel olmak gibi bir iddiası vardır. Ve evrensellik zaman ve mekan üstülüktür ve hatayı kabul etmez.

Gazetelerin sağlık sayfalarını bile takip etmek, bilimin ne kadar sık fikir değiştirdiğini ve farklı bilimsel araştırmaların farklı sonuçlar verdiğini gözlemlememizi anlamamız için yeterlidir.

Benim şahsi kanaatime göre zaten dinin böyle bir iddiası bile yoktur. Kutsal kitaplar bilimsel kitaplar değildirler. Kutsal kitapların iddiaları toplum için iyi-kötü ayrımını yapmak ve böylece kişiler için hem dünya hem ahiret mutluluğunu elde etmelerini sağlamaktır.

İyi-kötü ayrımını hangi deneysel araştırmalar sonucunda yapabiliriz? Bir babanın kızıyla evlenemeyeceği kadar uç bir kötüyü bile hangi bilimsel araştırma sonucunda ortaya koyabiliriz? Çocuklarının sakat doğma ihtimali üzerinden mi? Avusturyada yaşanana ensest olayında hatırladığım kadarıyla çocukların pekte önemli bir sağlık problemi yoktu. Birde şu açıdan bakarsak bilim bir gün ensest sonucu doğan çocukların çok sağlıklı olduğunu bize söylerse o zamanda kalkıp bu iğrençliği mi yapacağız?

Laboratuar kapılarında bilim adamlarından fetva bekleyip, vaftiz edilen bir din istemiyorum ben. Kendi kanaatime göre din açık, anlaşılır ve yalın olmalıdır. Kişiler arasındaki ilişkileri herhangi bir deney yapmaya gerek kalmaksızın düzenleyebilecek temel ölçüleri olmalıdır. İnsanın mutluluğunu göz ardı etmemelidir. İnsanın madde-mana tüm yönlerine hitab etmelidir. Ebced hesabıyla iman etmek istemiyorum ben. Tüm bunların ötesinde ama bir o kadarda yalın, anlaşılabilir, kabul edilebilir nedenlere dayanarak bir dini kabul ya da reddetmek gerektiğine inanıyorum. Ve Allahın adaletinin de bunu gerektirdiğini düşünüyorum.

Ey BİLİM, elini dinin yakasından çek ve, ey DİN, ellerini bilimin yakasından çek. Siz başka kulvarların yolcususunuz.

Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun Ulan!





Kırmızı Plaka


"Polisler bizi tanımıyor, normal vatandaş gibi durduruyor" diye onuru kırılan AKP milletvekilleri "TBMM" yazılı kırmızı plaka istemiş... TBMM Başkanı da, "bu vahim adaletsizliğin" derhal düzeltilmesi için çalışma başlatmış.

*

E bakıyoruz... Vazgeçtik kendimizden; 14 senedir milletvekili, 7 senedir de iktidarda bakan olan TBMM Başkanı’nın annesinin köyünde bile su yok hálá!

*

O nedenle...

"TBMM" yazmak doğru olmaz.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun ulan!" yazılmalı o plakalara...

Ön cama "Hamili plaka yakinimdir" kartı, arka cama "Devlet malı deniz, binmeyen keriz" kartı yapıştırılmalı.

*

Özel yollar yapılmalı mesela...

Sadece vekillerin gideceği.

Özel otoparklar yapılmalı.

Birer saltanat kayığı verilmeli.

550 tane uçak alınmalı...

Haliyle, birer kaptan ve birer pilot tahsis edilmeli. Ambulans gibi siren takılmalı. Şöyle pat pat dalgalanmalı bi flama aynasının yanında... Aslına bakarsanız, kırmızı plaka da yetmez, Cemil İpekçi tasarlamalı, komple kırmızı takım elbiseler giymeli milletvekillerimiz... Asansörde öncelik tanınmalı. Birer jetski, birer tren verilmeli. Birer tane de inek verilmeli, ki, hem sütü de avantaya getirsinler, hem de insan haklarını yerinde incelemek için Hindistan’a giderlerse sıkıntı çekmesinler.

*

Tabii diyeceksiniz ki:

"Makam arabalarını unuttun!"

*

Unutmadım.

*

Makam arabası tahsis etmeye gerek yok çünkü... Gözünün önündeki bunca rezalete rağmen hiç sesini çıkarmadan "nereye çekersen oraya gittiğine" göre... "Çek şuraya, çek buraya" diyerek, direkt milletin sırtına binmeli vekil.

*

Hatta, o "TBMM" yazılı kırmızı plaka bunları destekleyenlerin götüne takılmalı ki, bunları desteklemeyenler de bilsin, kimin sayesinde sağlanıyor bu geçiş üstünlüğü.

Yılmaz ÖZDİL-Hürriyet


Ben de bu yazının altına, bir kelimesini 'biiip'leyerek, imzamı atıyorum:)

bknz:
Saygın Plaka-Milliyet Haber

Refiye Soyak Camii








Bir sebeple, Soyak Yenişehir sitelerinin oradan geçerken, Refiye Soyak adına yapılmış bir camii dikkatimi çekti ve dışarıdan fotoğrafladım.

[İçerisini göstereni netten buldum, fotoğrafların üzerine tıklanırsa büyürler]

Açıkçası, mimârisini eleşrirecek teknik altyapı sahibi filan değilim.

Ben sadece, bu ucube binanın ve elektrik direğinden farksız minaresinin, bende uhrevi anlamda zerre kadar birşey çağrıştırmaması nedeniyle, proje sahiplerine sitemkârım..

Herkesin bazı takıntıları vardır, benim de klasik camii sevmek/görmek gibi bir takıntım olabilir, bilemiyorum ama, bu binanın bu kadar minimalist çizgide yapılmış olması da çok itici değil midir..

İçi nasılmış diye baktım, bana mânevi anlamda yine hiçbirşey çağrıştırmadı!

[Çoğu kilise, bu binadan daha mistik ve mânâlıdır benim için]

Boş bir spor salonundan farksız gibi neredeyse..

Allah(c.c.), Sultan Ahmet, Süleymaniye, Yeni Camii, Eyüp Sultan Camii, Ortaköy Camii, ve Selimiye'ye uzun ömürler verir ve muhtemel büyük depremlerden korur inşallah da, ortalık hepten böyle spor salonu görünümlü camiilere kalmaz.

bknz:
Refiye Soyak Camii-Arkitera

Bıyıklı Hatunlar

Bıyık: Milli simgemiz(di)

Yakın geçmişe kadar özellikle türk erkeklerinin bıyıksız olması neredeyse imkânsız iken; zamanla, yeni nesil erkeklerin hatırı sayılır çoğunluğunun bıyıksız olmayı tercih ettiklerini gözlüyoruz.

Hoş, bunda kadınlar arasında yapılan anket sonuçlarının da etkili olduğu söylenebilir. Çünkü kadınların bıyıktan pek hoşlanmadıkları, hatta, bazılarının 'iğrenç' buldukları bile yazılan çizilenler arasında..

Yani günümüzde --şimdilik trendy: Bıyıksız olmak!

Ortaasya ile ilgili tarihsel dökümanlarımızda kullanılan erkek figürlerine baktığımızda ise; eski türklerde, halk arasında ülkücü bıyığı olarak bilinen ve dudak kenarlarından çeneye doğru inerek bir tür hilâl şekli alan, şimdilerde ise, Celaleddin Cerrah'ta görmeye alışık olduğumuz bıyık türünün tercih edildiğini biliyoruz.

[Devlet Bahçeli bu bağlamda oldukça trendy:)]

Eski türklerin mâlûm bıyığını sahiplenen ülkücülerde olduğu gibi, bu bıyık işi bir vakitler hepten abartılıp, 'Komünist Bıyığı', 'Erbakan'cı Bıyığı', 'Nurcu Bıyığı' gibi stiller oluşturulup basit bir kıl kümesi olmaktan çıkmış ve sahiplerinin siyasi aidiyetlerini de simgeler olmuş.

Yani, tıpkı şimdilerde kısmen de olsa, başörtüsü renk ve bağlama stil tercihlerinde olduğu gibi, bir tür kimlik turnosolu görevi üstlenmiş uzun süre..

Hatırlanacağı gibi, yakın sayılabilecek bir zamanda da, işadamı Rahmi Koç'un Ayşe Arman'a verdiği röportajda, "Bıyıklı adamı işe almam" demesiyle, bıyık bir anda milli meselemiz haline dönüşmüştü ve bir anlamda kimliğimize sahip çıkıp, altı üstü kıl-tüy diyerek geçiştirmeyip, "Vay! Sen nasıl ayrımcılık yaparsın!" diye, sadece bıyıklı vatandaşlar değil, hepimiz bir anda Koç'u yerden yere vurur olmuştuk.

Belki bıyığımıza sahip çıkarak sadece muhafazakâr imajımıza değil; bir anlamda erkekliğimize de sahip çıkıyorduk!

Ne de olsa biz, 'Kara Bıyıklı Türkler'in' torunuyduk!

***

Şimdi bunca laftan sonra, erkekler bıyık uzatmaktan yavaş yavaş vazgeçmekteyken, 'Bıyıklı Hatunlar' da neyin nesi denilebilir.

Sanıldığının aksine, kuaförlerin ekmek parası sadece saçtan değil, kaş-bıyık ikilisinin yolunmasından da çıkar. Yani kadınlar bıyıklarını ya aldırırlar, ya evde kendileri alırlar.

Fakat, bizim konumuz bu da değil!

Erkekliğin simgesi olan bıyığı, sıfat olarak hakeden hatunlardan, halk diliyle söyleyecek olursak eğer, Erkek Fatma'lardan bahsetmek istiyorum biraz.

Gerek tavır ve davranış biçimi, gerek ses ve en önemlisi de birikim, donanım ve kariyer açısından erkekleri sollayacak kadar bıyıklı olan hatunlardan..


İlk sırada olmayı hakeden, daha geçen gün Forbes'in açıkladığı 'Dünyanın En Güçlü Kadınları Listesi'nde' 27. sıraya yükselen:Güler Sabancı..

Gerek sesi, gerek tavırları incelendiğinde, bize yansıyan imajın arka planında, narin bir kadından çok, bıyıklı bir erkekten daha erkek bir kadın olduğu hemen farkediliyor.

***




İkinci olarak Nuray Mert var sırada..

Bu isme itirazlar gelebilir çünkü kendisi oldukça feminen tarzda giyinir ve rujunu sürmeden ekrana çıkmaz.

Ama ne yaparsa yapsın(ki burnunu yaptırdı yakın zamanda) hem ses tonu, hem el kol hareketleri ve konuşma tarzı ile, bence yine bıyıklı hatun olmayı hakeden bir isim olmaktan kurtulamıyor kendisi..

***

Ve tabii ki Alev Alatlı..

TRT 2'de Gürkan Hacır'la programa başladıklarında, ilk haftalardan birinde, saçını fönleyip, yüzünü renklendirmişlerdi ve yazık ki Alatlı, Alatlı olmaktan çıkmıştı o gece..

Neyse ki, bu süs püs olayı kısa sürdü ve yine eski haline dönüverdi Alev hanım..

Sigaradan olduğunu tahmin ettiğim kalın sesiyle, hiçbir zaman çıtkırıldım olamayan bıyıklı tavırlarıyla, çoğu erkekten daha bıyıklı bir hatundur [canım benim:)]

***

Daha çok, Cemil Meriç'in kızı diye bilinen Prof. Ümit Meriç de oldukça bıyıklıdır vesselam..

Ses vurgusu, "Eyvallah!" deyişi, hep bıyıklı bir üsluptadır..Bayılırım onun bu hallerini TV'de izlemeye..

***


Birikimi donanımı nedir hiç bilmediğim, çok da takip etmediğim[sanırım Ahmet Hakan'ın sevgilisi diye gündeme de geldi bir ara] ama gerçekten bıyıklı bir modacı hatun var:
Zeynep Tunuslu..

Sesini kendisini görmeden dinlesem, "kesinlikle erkek" diyebileceğim kadar bıyıklı buluyorum..
Yüz hatları ve kemik yapısı da sesinden geri kalır değil sanki..

***

Bu liste uzar gider, sayfa yetmez ama, hemen aklıma geliveren magazinel isimler de dahil olmak üzere, bıyıklı hatunları da yazayım.

Meral Akşener, Leyla Zana, Popstar Mehtap, Şenay Düdek vs. vs. vs.

Ve mutlaka izlemenizi istediğim bir video ile sizi süper sesli, bıyıklı bir sanatçı hatunla başbaşa bırakayım.: Feryal Öney

[Kendisini çok beğenirim bu arada..]



bknz:

Forbes Power Women-2009 list

Divided States of America (DSA)

Bir site 2007 yılında, okuyucularından 'Bölünmüş ABD Haritası' önerilerini çizerek, paylaşmalarını istemiş.
Okuyucular da oldukça muzip çizimler yapmışlar. Sitenin söylemlerine bakılırsa, istihbaratımız son hızla ABD'yi parçalamaya azmetmiş görünüyor.

Sene olmuş 2009, iki yılda pek bir şey yapamadıkları aşikâr olduğu halde, kendilerine bu kutsî vazifelerinde başarılar dilerim, gazanız mübarek olsun arkadaşlar:)

[Haritalara tıklanırsa, detaylar daha rahat okunabiliyor]


Sayın Okuyucu;

Ağustos'da sitemizden duyurmaya başladığımız "Gönlümüzdeki ABD" çağrısı ile ilgili olarak sizlerden "Bölünmüş ABD Haritaları" gelmeye devam ediyor. 28 Mart 2007 tarihi itibarı ile elimize ulaşmış haritaları bir bütün olarak dikkatinize sunuyoruz.

Kimi zaman esprili, kimi zaman tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayanan bu haritalar; Türk Milleti'nin espri anlayışı ile stratejik düşünce yeteneğini ortayan koyan nadide örnekler olarak karşımızda duruyor.

Aşağıda şu ana kadar elimize ulaşan haritalardan sizin için seçtiklerimizi bulabilirsiniz.

Aşağıdaki amaçlar doğrultusunda; Türk Milleti'nin vatanını kağıt üzerinde de olsa yeniden çizme cüretini bulanlara, kendi zeminlerinin ne kadar kaygan olduğunu hatırlatan "Bölünmüş ABD" haritalarını çizmeye ve yaymaya devam edeceğiz.

1) AB-D merkezli saldırıya en azından psikolojik boyutta karşı bir hamle ile cevap vermek; kısacası nefs-i müdafaa.

2) ABD ve ortaklarının dünya milletlerinin aleyhine bünyesinde biriktirdiği gücün; dünya milletlerinin yararına işleyecek şekilde yeniden nasıl kurgulanabileceğini Türk Halkının ve Dünya Milletlerinin düşünce portföyüne sokmak; kısacası yaratıcı jeopolitik düşünceyi teşvik.

3) Bu konuda düzenlenecek bir konferansla; ABD'nin bölünme sürecini ve dinamiklerini akademik olarak masaya yatırmak; kısacası Wilson ilkelerinin ABD'ye akademik boyutta uygulanışı.

4) Faşizan bir polis devletine dönüşen ABD'nin kapladığı coğrafyanın, ABD'yi oluşturan alt unsurlar için yeniden daha demokratik ve adilane bir şekilde nasıl düzenlenebileceğini ABD halklarının beynine düşünce tohumu olarak ekmek; kısacası ABD'ye demokrasi gelmesine katkıda bulunmak!

Bu çabaya vatandaş olarak;

a) Bu iletiyi (Türkçe ve İngilizce versiyonlarını) mümkün olduğu kadar çok adrese yayarak

b) Bizzat elinize kağıt kalem alıp, siz de gönlünüzdeki ABD'nin haritasını çizip, gerekçeleri ile birlikte bize yollayarak (ileti adresi : bilgi@acikistihbarat.com )

c) Bu iletiyi Türkçe ve İngilizce dışında dillere çevirerek yardımcı olabilirsiniz.

Kanımızın son damlasına kadar savunmaya kararlı olduğumuz vatanımız adına;

beynimizin son hücresine kadar yapacağımız mücadelede hep birlikte yol almak ümidi ile.

Saygılar

















bknz:

Devamını görmek isteyenler tıklasın

Jet İmamlar Evden Burjuvaya 3G İle Teravih Kıldırırsa



Ben yazsam kabahat olurdu, Esra Elönü sağolsun, her zamanki ustalığıyla döktürmüş yine..







Hocam benimkinin ekranı küçük, teravihi yükleyemiyorum!

Feride Sakin ol! Bu ramazanda bütün telefon hatları “DİNCELL” olacak ve iftara kadar Kontörünü yemeyecekler! 571 yaz Kutsal Emanetler cebine gelsin diyecekler, sana Hz. Ömer’in kılıcını mesajla çekecekler, tuşlayacaksın İbrahim putları yıkacak, Işınla şeytan taşı kırdıracaklar dağılacaksın!

Feride olduğun yerde kal! Bu ramazanda cüzdan zorbası kartvizit Müslüman’ı iş adamları göbeklerinin üzerinde golf oynayacak ve KOF SİAD derneklerinde hurmalı Suşiden oluşan iftar yemekleri boğazlanacak, sağ elleriyle verdiklerini 3G bilecek göreceksin! Fitreler hesaba yatırılacak ve bir daha hiç uyandırılmayacak!

Olduğun yerde kal! Bu ramazanda belediyelerin ramazan davulcuları başkanlarının adıyla halkını sahura kaldıracak, liderler ne zaman oruçlarını açarsa, yalakalar da o zaman çiçek açacak, fotojenik yardım kareleri erzak poşetlerinin üzerine yapıştırılıp KİM AÇSA O TUTAR denemesi yapılacak! Yoksul çocukların saçları belediyeye ait çim biçme makinesiyle okşanacak, Fatihasını torbada taşıyanların eline cami broşürleri tutuşturulacak ön saflardan rezervasyonlar artacak, kompleksli takiyyeciler Eurovision birincilerine mevlit okutturacak...

Kişiye özel KAMET getirilecek, DİN polisleri türbe araçlarına emniyet şeridini açıp ‘BEKLEME YAPMA! Tespihini sağa çek!’ çığırtkanlığı yapacak ve İÇİNDEN ORUÇ TUTAN kariyer korkakları dinlerinin boynunu güç karşısında büktürecek!

Sinemalarda popcorn yanında zemzemix içeceği dağıtılıp Allah diyen filmlerin kıracağı gişe hesabı oruçla tutulacak, araba camlarına HUZUR İSLAMDADIR yazan sürücülere hayatında sadece KORNA ÇALMAYI başarabilmiş müzisyenler ATAM İZİNDEYİZ yazısıyla inadına ramazan demeci verecek! “Hello oruç bu sefer seni tuttum!” Diyen burjuva şımarıklığı, Direklerarası Ramazan rezaletine dönüşecek, jet imamlar için cami önlerinden servis kalkacak, besmeleden kesip dua hızını artıran bu hocalara ramazan elitlerince sıkıştırılmış dosya teravihçisi denecek!

Kışlalarda secde izlerinin DNA’sı alınacak ve kime ait olduğu tespit edildikten sonra ordudan SERBEST ATIŞLAR başlayacak!

Bu kadar HAM gerekçeler varken OLDUĞUM yer yok
Olmak böyle bir şeyse, Rabbim HAMLIĞIMI KORUSUN! diyordu feride..

Bizim Gizli Bahçemizden-Nermin Bezmen


[Google'dan gelen genç kızlar için yazıyorum..]


İki gün önce D&R'da baktım, 25. baskısını yapmış. Zaten uzun süredir de çok satanlar rafından inmiyor.

Çok satması sürpriz olmayabilir ama okuduktan sonra yapılan yorumlar --benim açımdan sürpriz sınıfında yer alıyor.

Neredeyse eminim, erkeklerin sıkılmadan okuyup bitirebileceği edebi bir roman değil, şahane bir dili filan da yok.

Ama biz kadınlar için gayet cezbedici bir ismi ve gül kırmızısı kapağı olması sanırım yeterli olabilir.

Sahildeyken, elimde gürültülü ortamlarda okuyabileceğim basit bir kitap olsun niyetiyle aldığımı söylemiştim. Ne yalan söyleyeyim ilgiyle de okudum.

Neredeyse her paragrafta bulunması farzmış gibi "Bicikom, Sevgilim, Canım benim, Birtanem" hitaplarına tahammül ede ede de bitirdim.

***

1970'li yıllarda gazetelerde 'Skandal Aşk" olarak yer almış bu hikayenin kahramanlarından kadın tarafı olan Nermin Bezmen, daha önce yazdığı romanlarından sonra, erkek tarafının ölümüyle birlikte yaşadığı derin acı ve travmanın da etkisiyle, okuyucusunu gizli bahçelerine davet ederek, o dönemde olan bitenleri anlatmış.

Bir süredir, ülkemiz adına oldukça talihsiz bir dönem olan 1970'li yılların siyasi ve tabi ki sosyal sonuçlarını belgeseller aracılığıyla öğrenmeye başlamışken, 1971 yılında berbat bir yıl yaşayan bu ülkede; bir kesimin bu çalkantıdan hiç de nasibini almadığını, tuzlarının kuru olmasından dolayı gönüllerince yaşamaya devam ettiklerini de bu kitap sayesinde idrak etmiş oldum.


1971'de Deniz Gezmiş'lerin adıyla anılan onca olaylar devam ederken ve sonuçta ülkede kan gövdeyi götürürken, birileri, teknelerinde, balolarında, motellerde 'aşk' yapmaya, hızlı hayatlarına devam edebiliyormuş, meğer!

***

Kitap; özetle, devrin vergi rekortmeni olan zengin sanayici Bezmen'lerin veliahtı, çapkın ve 10 yıllık evli(ikinci evliliğiymiş) 36 yaşındaki Pamir Bezmen'iyle; yanına 'sekreter' olarak işe başlayan, -kendi anlatımıyla, henüz 18yaşında, 47 kg, 157 cm boyunda, küçük göğüslü, tıfıl ve güzel bir genç kızın yaşadığı fırtınalı gönül ilişkisini anlatıyor.

Adamın evli olması aşklarına engel olmuyor, çünkü adam zaten onlarca başka kadınla da ilişki içinde. Hatta , sekreter kız, bu ilişkilerin şahidi zaten ve kadınlardan gelen mektupları bizzat eliyle her sabah patronuna veriyor, adam da bir süre sonra çok güvendiği sekreteri Nermincik (Pamir Bey'in hitab şekli)'e bu aşk mektuplarına karşılık, cevap mektupları bile yazdırıyor.

Bir süre sonra karşı konulmaz bir çekimle aşk yaşamaya başlayan çiftimiz, patron-sekreter ilişkisinin verdiği rahatlıkla, iş seyahatlerine vs. birlikte gitme şansı da yakalıyorlar, dolayısıyla İzmir aşk mekanları haline geliyor.

Pamir Bezmen'in Amerika'lı karısı Grayce ise 10 yıllık evliliğin verdiği rehavetle ve adamın çapkınlığına alışkın olduğundan, Nermin'le tanışık olmasına rağmen, (hatta evlerine bile davet edilip, Grayce'in yaşlı annesiyle filan da tanışıyor) hiç şüphelenmiyor.

***
Ve kız hamile kalıyor.!

Bunu Bezmen'e söyleyince, adam afallıyor ve bir çaresi olmalı, diyor. Kız bebeği istediğini ve doğuracağını söyleyince adam karısına gidip durumu anlatmak zorunda kalıyor.

Ertesi gün kıza getirdiği teklif ise Grayce'in çare olarak sunduğu teklif oluyor:

'Kız bebeği İngiltere'de doğursun, biz üzerimize alalım ve bu olay kapansın.'

Kız bu teklifi de kabul etmiyor ve bebeği Grayce'e vermeyeceğini söylüyor.

Daha önce kendisine talip olan bir gençle görüşmeyi kabul edip, çocuğa "Seninle evlenirim ama bir şartım var" diyor.

Ben bir adama çok aşığım ve ondan iki aylık hamileyim, eğer bebeğimle birlikte beni kabul edersen, seninle evlenir Almanya'ya gelirim, diyor.

Çocuk bu teklifi kabul ediyor ve kız ertesi günü durumu Pamir Bezmen'e iletiyor.

Bu kez adam bebeğini başka bir babanın elinde düşünemediğinden isyan ediyor ve akşam karısına gidip boşanmak istediğini söylüyor.

Karısı çok ağlıyor, ama kabullenmek zorunda kalıyor.

Yakın çevreleri ise, kadına, "sabret, boşanma, bu ilişki yakında biter " diye nasihatler veriyorlar.

Ve Grayce'in arkadaşları ona destek olmak için zavallı, çaresiz aşık Nermin'i telefonlarla taciz etmeye ve, "Alo, Pamir bey'in metresiyle mi görüşüyorum?" gibi cümlelerle ezmeye çalışıyorlar.

Ama sekreterimiz yılmıyor, pes etmiyor!!

Sonra hukuksal bir dönem başlıyor ve Grayce, Nişantaşı'nda oturdukları evdeki eşyalar, bir otomobil ve nafaka karşılığında eşinden boşanmayı kabul ediyor.

Bu arada bizimkiler halen daha birlikte İzmir seyahatlerine ve iş gezilerine gitmeye, otellerde aşk yapmaya devam ediyorlar.

Grayce evi bir türlü boşaltmıyor ve bunu Nermin hanım okuyucusuna öyle bir sunuyor ki, Grayce kafanızda bir cadıya dönüşüyor.

Kızın karnı büyümeye başlayınca gelinlik provalarına başlıyorlar ve nihayet evleniyorlar.

Kız ve Pamir Bezmen, Nişantaşı'daki eve yerleşiyor, Grayce çok yakın bir ev tutuyor ve kocası kendisine döner diye 1 yıl bekliyor..

Kız sosyeteye giriyor ve adamı çok mutlu ediyor, iki evlat veriyor. 34 yıl süren bu evlilik adamın 71 yaşında ölmesiyle sona eriyor. Kendisinden 18 yaş küçük olan Nermin BEZMEN ise edebiyat dünyamıza yeni romanlar vermeye devam edecek gibi görünüyor.

***

Şimdi internette rastladığım yorumlardan sonra, yorum sahibi genç kızlar adına niye tedirgin olduğuma gelince;

*Bu kitapta anlatılanlar, öyle yazdığınız ve çok özendiğiniz gibi, "müthiş bir aşk" filan değil.
(Ayşe Arman'a da inanmayın, biliyorsunuz, o zaten çılgın bir kadın.)

*Allah kimsenin başına vermesin ama, evli bir patronla emrinde çalışan güzel bir sekreterin hamile kalması sonucu yapılan mecburi bir evliliğin hikayesi.

*Dikkatli okursanız, farkedeceksiniz, adam kızın güzelliğine ve gençliğine kapılmış fakat, kız hamile kalmamış olsa, karısından boşanacağı filan yok!

*Peri masalı gibi sunulan olayların perde arkasını hiçbirimiz bilmiyoruz. Hele ki, böylesine hızlı bir womanizer/çapkın olan adamın, Nermin hanımla evlendikten sonraki dönemde, dışarıyla olan ilişkisini hiç bilmiyoruz. Yada Nermin hanım bilmiyor. Hoş bilse de yazacak değil. Bir başka kadın çıkar da "Pamir Nermin'le evliyken, biz müthiş aşk yaşadık" derse, bu kitap revize olmaya mecbur kalacak.

*Düşünün, siz herşeye rağmen, patronunuzu karısından boşatıp evleniyor olsanız, karısını 10 yıldır oturdukları evlerinden çıkartıp, kendiniz oraya gelin olarak girer misiniz?
Hadi girdiniz diyelim, karısı evi bir süre boşaltmıyor diye, onu okuyucularınıza şikayet eder gibi anlatır mısınız?

Diyeceğim o ki; lütfen bu kitapta anlatılanları kendinize misal almayın ve imrenmeyin! Evli patronlarınızla aşk yaşamak gibi fantezilere de kapılmayın. Pek çoğunun sonu hüsrandır bilesiniz!

Ayrıca bu kitabı, teslim olmadan ve aklınızı devreden çıkartmadan okursanız, öyle yazılıp çizildiği gibi, kimsenin "Aşka olan inancını katlayıp, hayatı nasıl güzelleştirdiğini " filan anlatmıyor, tam aksine olayın bir diğer tarafının acılarını, gözyaşlarını ve geleceğini hiçe sayıp; üzerine kendi egosunun zaferini ballandıra ballandıra anlatıyor.

Hepsi bu!


Radikal'in 15. Sayfası Tarihe Geçti




"Spinoza: Hey, Or'da Kimse Yok mu?" başlıklı yazının başında yazarın editöre yazdığı not unutulmuş ve gazete o şekilde baskıya gönderilmiş.

Gazete okurları daha yazıyı okumaya başlamadan karşılarında "Hakan abi, bunu koyarsan tek koyarsın, koymayacaksan da sıradaki iki yazıyı beraber koyarsın..." notu ile karşılaşmışlar:)

***

Ben bu hatanın değişik versiyonlarını, daha bomba diyaloglarla hayal ettim.


Zaman'da Ergenekon haberi yapılacak ve editöre şöyle bir not gidiyor:

"Selamünaleyküm ağabey, bu şerefsizleri yarım sayfa koymak caiz midir, orta iki sayfayı tam ayırsak daha efdâl olmaz mı?"


Hürriyet arka sayfa güzelini(!) hazırlamış yolluyor:

"Ağabey, bu fıstığı istersen tam sayfa arkaya koyarsın, koymayacaksan en önde manşet üzerine koyarsın, koymazsan da ben duvarıma asarım."


Taraf, TSK'la ilgili yeni bir haber belge yakalamış:

"Ahmet ağabey, bu kez lütfen bu haberi yayınlamadan önce bir kez olsun okur musunuz"


Vakit, Topkapı'da şaraplı konser haberini yazacak:

"S.A. ağabey, bu kafirlerin haberini sayfanın üst kısmına mı alt kısmına mı basalım"


Cumhuriyet için katkılarınızı bekliyorum:)

Memleketten Sahil (Akçay) Manzaraları



Fotoğrafların üzerine tıklanırsa büyürler..



Polis amcalarımızı, böyle yazlık haşema pardon bermudalarıyla görünce pek bi şaşırdım.

Bloğa düşen İstanbul'lu polis kardeşlerimizi imrendirmek ve Emniyet Teşkilatımızda fitne çıkartmak gibi bir niyetim asla ve kat'a yoktur biline:)




Yola çıkmadan önce Sevgili Bülent Bey'in tavsiyesiyle Şevket Süreyya Aydemir'in SUYU ARAYAN ADAM kitabını 25 lira bayılıp almıştım.[Bitmek üzere..]

Fakat Akçay'a gidince bir de ne göreyim, koca koca Soner Yalçın kitapları bile sadece ve sadece 5 Lira..

Bunlar yer sergisi filan da değil, yukarıdaki polis amcaların salına salına yürüdüğü çarşıdaki kitabevleri:)




Bilenler bilir, denizin tuzlu suyuna inat gibi içinde bulunan kayadan kaynayan tatlı su vardır Akçay'da.

Hatta yaygın rivayete göre, denizin soğuk olmasının nedeni de, oldukça soğuk olan bu kaynak sularının dipten denize karışmasıymış. [Ben bu yüzden olduğunu pek sanmıyorum..]




Çok imrenmiştim bunlara:)




Biz insanlar heryerde aynıyız!

Kumsal akşam 19:00 gibi boşalınca geriye kalan bir sürü artık çöpümüzü bu minik serçeler temizliyor.

Mısır taneleri, ekmek kırıntıları ve daha bir sürü şey onlar için ziyafete dönüşüyor.



Mandalina ağacı..Öyle güzel ki..





Bunlar da tabiri caizse kızılderililerimiz.

Akçay'ın civar köylerinden gelen pazarcı kadınlar.Yöresel siyah (çarşafımsı) kıyafetleriyle, bölgede yetişen, zeytin, kekik, sebze-meyvelerini bizlere satmaya çalışıyorlar.




Ve en güzel an..Tek keyfim işte bu anı izlemekti..





Bir akşam üzeri, sahilde kitap okumaya çalışırken, birden başımda beliren bir gölgeye doğru tebessüm ettiğimi farkettim.

Başımda dikilen falcı çingene, avını gözüne kestirmiş olacak ki, pat diye yanıma oturuverdi.

[Bu arada, ben denize girmiyorum ve kot-tişört, elimde Nermin Bezmen kitabı, arka fonda kolbastı ve sair müzikler bangır bangır çalarken, aslında gâvur işkencesi çekmekteyim..]

Her zamanki mütebessim suratımla, fala inanmadığımı, yanımda param da olmadığını, başkalarına gitmesi gerektiğini kibar bir dille anlatmaya çabalasam da, kadının ısrarı sürüyordu ve adının Fatoş olduğunu öğrenmekte gecikmedim.

Falcı bacının, "bana özel" diyecekleri olduğunu söylemesinden sonra, sol elimi istemesine daha fazla direnemedim.

Fatoş elimi eline alır almaz "senin sağ yada sol tarafında uyuşukluk var" deyince afalladım, çünkü geceden beri sol dizim müthiş ağrıyordu!

Sempatik tavırları onu kırmama engel olduğundan, ben de aldım sazı elime başladım bunu sorgulamaya.

Anlattı da anlattı..

6.hissi çok kuvvetliymiş. Bu özelliği ona annesinden geçmiş. 50 yaşındaymış ve 5 çocuğu varmış. O sahilde herkes onu çok severmiş ve dedikleri hep çıktığından, bir dahaki yıl gelirken, taa Almanya'lardan, Belçika'lardan hediye vs. getirirlermiş. Heryerden bir sürü müşterisi varmış. [Hepsinin hemcinslerim oldığunu söylememe gerek yok sanırım:)]

Ben hala işin gırgırında ve "sen bunları herkese söylüyosundur" deyip deyip gülmekteyken, kadın ciddi ciddi bazı şahsi meselelerimi söylemeye başlamaz mı!

Tırstım tabi:)

Diğer yandan, Kuran- Kerim de kapı gibi âyet olduğunu biliyorum ve bu fal işini ciddiye almadan hoş bir anıya devşirmeye çabalıyorum.

Neyse, bizimki yaktı bir sigara, söyledi de söyledi.

Ben de ha bire kıkırdadım durdum.

Sonra bana, "at bi onluk" dedi. [e çene bu bedavaya çalışmaz dimi..]

"Ben sana para yok demiştim" desem de, kadın bana okudu üfürdü sanırım, paşa paşa parasını aldı.

Sonunda da elime bir bakla tanesi verdi, dua okuttu ve sana bu gece bir rüya göstereceğim dedi.

[Baklayı denize attım ve o gece korkudan 4:00'e kadar uyuyamadım:)]

Dur, dedim. Seni çekeyim hatıra olsun. Ve o doğal kıkırdayan halimizi değil de, söylediklerinden bir kaçını tekrar ettirerek kısa bir çekim yaptım. "Bak, seni meşhur edeceğim" dedim.

Ödü koptu:)) "TV'ye filan vermeyeceksin değil mi" diye tembihledi. Ben de "yok yok arkadaşlarıma göstereceğim" dedim ve alttaki kısa videoyu çektim.

İzleyeceğiniz kısım söylediği bir sürü şeyin sadece birkaç cümlesi.

Adında S ve K olan, kumral elâ gözlü biri varmış --haşa, bana tapacakmış:))

Ha bir de oğlum olacakmış, kendime iş yeri açacakmışım.

[Ya, biz psikiyatrlara para dökeceğimize, 10 liraya ağzından bal damlayan, saniye başı iltifat eden bu falcı bacılara gitsek daha iyi olmaz mı?]


video

bknz:
Akçay Manzaraları
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...