Cemaatin 'Çantacı Necmi İlgen' Abisi

Mehmet Altan'la uçak sohbeti-1


Mehmet Altan'la Uçak Sohbeti-2



Sarhoş:

BBG Evinin Kızları

Kurdish women in PKK

Guerilla girls of the PKK

PKK'lı militan kız


Dünden beri bu videoları izliyorum. İçim burkuluyor. Hatta gözlerim doluyor..

Biz kiminle savaşıyoruz?

Bu kızlar benim sınıf arkadaşım olmalıydılar..

İş arkadaşım olmalıydılar..

Çoğu şu an hayatta değiller. Pisi pisine ziyan olup gittiler..

Yaşadıkları coğrafyanın onlara sunacağı imkanlar yada kuşatıldıkları töre kanunları, dağdaki imkanlardan daha iyi değildi ki bu yolu tercih ettiler.

İşte bu yüzden, kim olursa olsun, bu kızlarımızın istikbali için ufak da olsa bir şey yapıyorsa, saygıyla ellerinden öperim.

Türkan Saylan'a da en azından bu nedenle minnet duyuyorum. Gülen cemaatinin bölgedeki çabalarını da bu yüzden alkışlıyorum.

Hakkari Üniversitesi de 25-27 Eylül tarihlerinde 'KÜRT KADINI' konulu bir kongre düzenleyecekmiş.

Ve bu kongredeki oturumlarda ele alınacak konulardan bazıları şöyleymiş:


* Kürt Kadının Sosyal Statüsü
* Bölge Ekonomisi ve Kadın ( Kadınların Ekonomik Özgürlükleri)

* Kürt Sorunu Kürt Kadını ve Etnik Kimlik

* Kürt Kadını, Töre ve Şiddet

* Aile İçi İletişim Becerileri

* İnsan Hakları, Demokrasi ve Bölge Kadınına Yansımaları

* Sosyal Hizmetler, Sosyal Yardımlar ve Yoksulluk Sürecinde Kadın

* Siyaset-Kadın Etkileşimi

* Kadınların Siyasi Tercihleri ve Bu Tercihleri Yönlendiren Etkenler

* Hukuki Adli İdari Süreçlerde Kürt Kadını

* Bölge Kadının Anne Yüzü (Çocuk Yetiştirme Tarzları)

* Göç Etkisiyle Kentsel Uyum ve Sosyal İlişkilerde Kadın

* Kürt Kadını, Erken Yaşta Evlilik ve Çok Eşlilik

* Kürt Kadını ve Sanat

* Tarihte Kürt Kadını

* Diğer Kürt Kadınını İlgilendiren Benzer Konular




Dilerim bu çabalar artar ve hepsinin en azından beyaz taşlı bir mezarı olur.


bknz:
PKK kampları BBG evi gibi

Kürtçe "Alo" hâlâ yasak

Sarı, kırmızı ve yeşil çiçekler için suç duyurusu

Alan Razı, Satan Razı, Peki Ya Satılan?


71 yaşındaki Halis Toprak, 17 yaşındaki Nazlıcan'la evlenmiş(!)

18 yaşından küçük olduğu için ailesinin yazılı izniyle evlenen Antalyalı Nazlıcan Tağızade, Vakko marka gelinlik giyerken, Halis Toprak beyaz takım elbise tercih etti. Törene sadece Tağızade’nin amcası, yengesi, dayıları ve yeğenlerinin olduğu toplam 15 kişi katıldı. Halis Toprak’ın mutlu olduğu dikkat çekerken bir aile yakınından alınan bilgiye göre nikah kıyılırken gelin Nazlıcan Tağızade’nin gözleri dolduğu ve ağlamamak için kendini zor tuttuğu öğrenildi.
Babası İsmet Tağızade (39) annesi Şehirnaz Tağızade’nin (37) ise, tören boyunca oldukça neşeli göründükleri belirtildi


Şimdi ben bu olayın neresinden tutup, nesini yazayım..

Para karşılığı satılan gencecik kıza mı yanayım?

Kızlarını 71 yaşındaki adama peşkeş çeken anne babaya mı sövüp sayayım?

17 yaşındaki kızın, kendisine eş, yoldaş, hayat arkadaşı, refika olamayacağını bile bile, bastırıp parasını, [çok özür dilerim] kendine fahişe yapan herife mi kızayım?

Yok yok, mübarek kandil günü en iyisi dua edeyim;

" Allahım, zavallı Nazlıcan tez zamanda, kendi yaşına uygun birine aşık olsun ve gözünü karartıp ona kaçsın.

Ona güç ve cesaret ver yarabbi![Amin]"




Torunu yaşında kızla evlendi

Evlilikte yaş farkını nasıl değerlendirmek gerekir?

Protesto Kültürümüz



41 yıl önce bugün, yani tam 17 Temmuz 1968'de, İTÜ öğrencileri bir eylem ortaya koymuşlar ve 18 Temmuz'a da sarkan eylemlerinin sonucunda, Gümüşsuyu'nda motorlara binmekte geciken Amerikan 6. Filo askerilerini ve mühimmatlarını denize atmışlar. Öğrencilerin tarihe geçen bu eylemlerine, halk da destek verince, protestoya katılanların sayısı 3-4 bini bulmuş.

İnsanın gururunu okşayan bu eylemi netten yada kitaplardan okuyunca, Kurtuluş Savaşı yıllarımızı "İzmir'de Yunan'ı denize döktük çocuklar!" diye coşkulu bir cümleyle bitiren yaşlı ilkokul öğretmenimi, deli gibi alkışladığımız günler geldi aklıma...[Akabinde de İzmir'in Dağlarında Çiçekler Açar marşını söylerdik:)]

Evet, eylemci olmak, protest bir ruha sahip olmak herkesin harcı değil sanki.

Bir kere; fıtraten celalli ve heyecanlı bir yapıya sahip olmak,
hatta, cesur, gözükara --tabiri caizse, deli/kanlı olmak, sıkı bir eylemcinin olmazsa olmazları.

Aslında hepimizin yapmak için can attığımız, Bush mahlukuna ayakkabı fırlatmak işini başarabilen genç adamın bizlerden farkı da sanırım bunlardır.

Peki, protesto ve eylem kültürünün yaygın olması, demokrasilerin gelişmişliğinin göstergesi midir?

Açıkçası, Green Peace eylemlerini saymazsak, ben batıdan "liderlere çürük yumurta atmak" dışında, pek de fazla protesto haberi aldığımızı düşünmüyorum.

Irak Savaşı boyunca, saf Amerikan halkından ne kadarı doğru düzgün ses getirecek, savaş karşıtı bir eylem ortaya koydu ki?


Bu yüzden, demokrasimizle pek övünemeyecek olsak da, protesto kültürümüzün batıya nisbeten daha gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz kanaatindeyim.

[Gerçi şu son Topkapı Konseri eylemcilerinin Bayrak üzerinde namaz kılma eylemi biraz yontulmalı ama neyse..]

Örneğin, son yıllarda kendilerinden oldukça sözettiren, Genç Siviller bu konuda gayet başarılılar denilebilir.

En azından, zeka kokan söylemlerine, hiciv- mizah faktörünü de ekleyip, adlarına yakışır genç ve cool bir tavırla birlikte, seslerini kitlelere, daha önemlisi ince mesajlarını, gereken yerlere rahatlıkla ulaştırabiliyorlar.

Yine son dönemde, M.Karabulut cinayetini protesto eden kadın yoğunluklu halk, hiç beklenmedik tarzda sokağa dökülüp, facebook'da organize olan liseli gençlerin önderliğinde, hem Emniyet'i, hem İçişleri Bakanlığı'nı olaya daha ciddi eğilmeye zorladılar.

Aslında bu eylem bize, devletin denetiminde olmayan internetin, kitleleri kolayca harekete geçirebilecek bir güç olduğunu bir kez daha göstermiş de oldu.

Bunlar kulağa hoş gelen ve insanı teşvik eden eylemler fakat; yakın tarihimiz bize her eylemin masum olmadığını da gösteriyor ne yazık ki.

Malesef, fitili her an ateşlenmeye müsait bir toplum olduğumuzdan, deli-kanımızın coşuvermesinin de an meselesi olduğunu bilen 'malum dış mihraklar', bu zaafımızı çok iyi kullanıp, düzenledikleri provakasyonlarla sonu faciaya dönüşebilen protesto gösterilerine de imzalar attılar.

İşte bu da, çoğumuzu bu eylemlere katılma fikrinden caydırıyor ve frenliyor.

Hâsılı, zaman zaman coşan ruhuma karşılık, Maraş ve Sivas olaylarını okuyup öğrendikten sonra, benim kişisel tercihim; karikatür ve mizahla protest olmaktan yana.

Belki de, deli/kanlı bir zeybek[*] değilim henüz!


bknz:

[*] Mert, cesur, atılgan, mazluma dost, haksızlığa düşman olarak tanınırlar. Türk köylüsünün tipik bir örneğidir.

Zeybek nedir?

Green Peace International

Genç Siviller

Özgür-Der

video

Sigara İçenleri Gammazlayın:)

Ankara Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü, 19 Temmuz’dan itibaren sigara içme yasağı uygulanan yerler kapsamına lokantalar, kahvehaneler, kafeteryalar , birahanelerin ve blogların da[*] gireceğini hatırlattı, söz konusu tarihten itibaren bu yerlerde sigara içme yasağını ihlal edenlerin ilçe kolluk kuvvetleri ile Tütün Kontrol Kurulu’na şikayet edilmesini istedi.


Ben de vatandaşlık görevim gereği, YY bey'i, Fatih Bey'i ve sigara içerek bloguma teşrif eden tüm tiryakileri buradan gammazlıyorum:))

Hayatında hiç sigara içmemiş biri olarak, en azından yediklerinizin gerçek tadlarını alabilmeniz için, bu yasağın bir fırsat olacağını ümidederek, bıraktığınız müjdesini okumayı da çok arzu ediyorum.

19 Temmuz Sigara Yasağı Bayramımız mübarek olsun arkadaşlar:)





TDK'dan alıntı:

Gammaz:İspiyoncu

bknz:

12 Soruda 19 Temmuz Sigara Yasağı

30 Soruda Sigara Yasağı

[*] Ben ekledim:)

Sıradan Günlük Bir Hikaye


[Uyarmadı demeyin, ağır bir yazı]

Bir ülkenin ekonomisi dipteyse, o ülkede ahlâk aramak herhalde abesle iştigal oluyor.

Nataşa dediğimiz, balerin, müzisyen, yüksek mühendis SSCB kadınları bu yüzden gelip bizim Temel'lere, İdris'lere yem olmadılar mı bir vakitler?

Ne işleri vardı, onca diplomalarına rağmen, bazıları çoluk çocuklarını da bırakıp, Rize'lere, Artvin'lere kadar gelip, bizim azgın erkeklerimizin ağız kokularını çekmeye gönüllü oldular?

Çünkü sistemleri çökmüştü, geçiş dönemi yaşanıyordu ve açtılar.

En kolay --aslında en zor-- yolu seçip, fuhuş için gurbete çıktılar. Öyle oldu böyle oldu, sayelerinde buralarda yuvalar dağıldı, kıyametler koptu ve onlara da alıştık nitekim.

Aylardır adı geçince içimde tiksinti hissi uyandıran Hüseyin Üzmez vakasının altında da aynen bu açlık ve çaresizlik yatıyor işte.

Lanet olsun, yazıklar olsun!

İşsiz fakir çaresiz bir aile var. 14 yaşında da kızları. Hani şu hurilerin tarifinin aynı, göğüsleri yeni yeni tomurcuklanan, tazecik, su gibi..

Artık 30 yaşındakilerin genç kız sayıldığı memlekette, o sadece bir "çocuk" sıfatını hakederken, anne babası yaşlı bir zengin dededen merhamet dileniyorlar, "bize kapıcılık işi ayarlayabilir misin" diyorlar.

O da 1 haftaya kadar olacak bir iş ayarladığı bu aileye para yardımında bulunmak istiyor. (Yüce gönüllü ve zekat vermek istiyor ya zat-ı muhterem)

Fakat herşeyin bir bedeli var.

Şerefsiz anne bu bedeli kabul ediyor.

Dede yaşındaki adamı tazecik huriyle evde başbaşa bırakıp, bankamatikten para çekmeye gidiyor.

Huriyle başbaşa kalan sapık dedemiz, zavallıyı kucağına oturtup şehvetini tatmin etmeye çalışıyor. (Allah değil huri, cennet yüzü göstermesin inşallah)

Sonrası mâlum, olay medyaya düşüyor. Dedemiz Vakit yazarı olduğu için herkes peşinde, Adl-i Tıp dediğimiz rezil kurumun ilk rezilliklerini de o zamanlar okuyoruz. Ve bunca hengâme arasında B.Ç. diye anılan yeni ergen bir kızcağız hebâ olup gidiyor.

Filmin sonunda Üzmez hapse tıkılıyor.

Aylardır Adli Tıp uzmanlarımızın(!) elinde oyuncak olan kızcağızın, psikolojisi hepten bozuluyor ve hastaneye kapatılıp, baba dahil kimseyle görüştürülmüyor.

Genel Kurulu’nda hazırlanan raporunda, genç kızın Üzmez’in aracına benzer otomobilleri görünce korkup saklanma ihtiyacı duyduğu, yaşlı insanları kötü baktıkları için görmek istemediği öğrenildi.


Ve zafer kazanan medyamız oluyor:

"Son dakika gelişmesi Sayın Seyirciler, Hüseyin Üzmez tutuklandı. Üzmez "Allah'ın takdiri, seve seve yatar çıkarız" dedi"
anonsları veriliyor.

Ne kadar basit ve sıradan bir hikaye değil mi!

Hadi Y.Ö. şimdi gidip beş çeşitli bir kahvaltı yap bakalım, boğazından geçebilecek mi!



Hüseyin Üzmez Tutuklandı

Hüseyin Üzmez sonunda tutuklandı

Müzmin Anonim Bey'e Cevaben:)


Müzmin Bey yorumlara kapalı olan bloğunda ilginç besteler teganni etmeye başladı son günlerde.


Dinleyelim:

Asr-ı Saadet'te Makam ve Mevki Sahibi Kadınlar

Başörtüsü ve tesettür konusundaki tartışmalara artık bir nokta koymak gerektiği kanaatindeyim.

Cumhuriyet rejimi, evet, açıkça zulüm işlemektedir.

Bu zulmün ortadan kalkabilmesi için, ben de elimden geleni yapmak isterim.

Aktif bir şeyler yapmak, sokaklara dökülmek --tabii ki-- bana yakışmaz.

Bunun yerine, konuya terihsel gerçeklerden bakmak lazımdır bence.

'Tarihsel gerçekler' derken, benim yapmak istediğim şey, Kuran'ın ne dediği, Hadislerde neler söylendiği vb vs üzerinde sayfalar yazmak olmayacak. Cünkü, bu tür şeyler --malesef-- her tarikat ve cemaatte farklı farklı yorumlanıyor ve bir birlik sağlamak hiç de kolay değil.

O yüzden, konunun teorik tarafıyla vakit harcamak yerine, Asr-ı Saadet'te (yani, Peygamberin hayatta olduğu dönemde) kadınların kamusal alanda ne denli yaygın yer edindiğine örnekler vereceğim.

Bunu yapmadan önce, şunu belirtmek gerekiyor: Bilindiği üzere, bir Hadis-i Şerif "İlim Çin'de de olsa gidiniz ve alınız" der.

Her ne kadar bu Hadis'in sahihliği tartışılır ise de, yine de gereğinin yapıldığına şüphe yoktur.

Buna örnek olarak, devr-i Saadet'te, her köyden, her kabilenin yerleşkesinden başlayarak ülkenin her tarafında hummalı bir eğitim faaliyetinin başladığını; ana okullarından tutunuz, ilkokul, orta okul, lise muadili (eşdeğeri) mekteplerin açıldığını; sağlık konusunda da benzeri bir çalışmayla, her köyden, her kabilenin yerleşkesinden başlayarak ülkenin her tarafında sağlık ocakları, klinikler, hastaneler açıldığını biliyoruz.

Bunca kamusal hizmetlerin verildiği bu kurumlarda da, yine hepimizin pekala bildiği üzere, sadece erkekler değil kızlar da okuyor; buralardan mezun olanlar yine aynı şekilde bu kurumlarda öğretmen, hoca, hemşire veya tabip (doktor) olarak çalışabiliyordu.

Kadınların kamusal hayata katılımları tabii ki bu kadarla kalmıyordu. Köyler ve kabile yerleşkelerinin yönetimlerinden tutun, ilçelere kaymakam, illere vali olabiliyorlardı. Zamanın polis teşkilatında da gerek alt kademede, gerekse de üst yönetimde kadınlar bilhakkın temsil ediliyorlardı.

Her ne kadar orduda daha az sayıda olsalar da, bugünün diliyle 'subay' diyebileceğimiz mevkilerde de kadınları rahatça görebiliyorduk.

Kısacası, o mesut devirde, Asr-ı Saadet'te, yaşanan uygulamalar bugüne kıyasla fersah fersah ileriydi. Zaten, İslam'ın kadın hakları konusunda önceki dinlerden en temel farkı, kadınlara layık oldukları yeri tanımasıydı.

Neyse.

Daha fazla söz ile uzatmadan, doğrudan doğruya somut örneklere geçeyim istiyorum.

Aşağıdaki 10 kişilik listede, Asr-ı Saadet'te öğretmen, doçent, profesör, hemşire, tabip, başhekim, subay, emniyet müdürü, kaymakam, vali ve diğer kamusal görevlerde bulunmuş kadınların listesini bulacaksınız.

01) {kayıt bulunamadı}
02) {kayıt bulunamadı}
03) {kayıt bulunamadı}
04) {kayıt bulunamadı}
05) {kayıt bulunamadı}
06) {kayıt bulunamadı}
07) {kayıt bulunamadı}
08) {kayıt bulunamadı}
09) {kayıt bulunamadı}
10) {kayıt bulunamadı}

Şimdi..

Evet, görüyorsunuz..

Bir de bugüne bakalım..

Bugünkü laik ve çağdaş (dolayısı ile dinsiz de denebilecek) Cumhuriyet rejiminde bırakın 10 tane önemli mevkilere gelmiş kadını, bir tane bile mevcut mudur?

Önemli mevkileri geçelim, kızlarımızın bir tanesinin okullarda okutulduğunu iddia edebilecek bir tane helâl süt emmiş var mı?

Yoktur.

İşte.

Aradaki fark budur; ve, evet, Asr-ı Saadet ile kıyas götürmez şekilde, laik Cumhuriyet rejimi, çağdaşlık kısvesiyle, kadınlarımıza kızlarımıza açıkça ve dayanılmaz zulümler etmektedir.

Bu zulümü sona erdirmek için, bir an önce Asr-ı Saadet şartlarına dönmek gerekiyor.

Yeter çektiğmiz Cumhuriyet'ten ve moderniteden!


İroni makamında ve aksak semâi usulünde olan sözkonusu bestesine dair, -kendisini temsilen YY bey aramızda olduğundan ötürü- affına da sığınarak, birkaç cümle ile mukabele etmek istiyorum.

Müzmin Bey,

Öncelikle Asr-ı Saadet uzmanı değilim.

Fakat, başımızdan çıkıp, malesef ayağımıza dolanmış olan "Türban Sorunu" nu da bu kadar tartışılmaz bir zemine çekmenize razı değilim!


Başörtüsü yada yaygın dille türban sorununu, "sorun" haline getiren, Cumhuriyet yada Modernite olmadı.

Bunu istisnalar dışındaki özne kadınların büyük çoğunluğu da kabul edeceklerdir.

Uzun uzun yazıp, mâlum sorunun kimler tarafından nasıl ve neden çıbanlaştırılıp cerahate çevrildiği, kimlerin ekmeğine bal sürdüğü hakkında da ahkâm kesecek değilim.

Sadece, Asr-ı Saadet'e dair kıyas maksatlı sorduğunuz soruların insafsızlığına değinmek istiyorum.


Evet, yıllardır ben de bu konuda elle tutulur kaynaklar edinmeye çabaladım.

Özellikle de Ateist Forum günlerimde, onlara karşı yazabileceğim argüman eksiğim nedeniyle acemice bir hırsla aradım.

Bulabildiklerim; Hz. Fatıma'nın savaşlarda hemşirelik ve sağlık hizmetleri vermek üzere kurduğu ekiplerde yer alan "hemşire kadınlar", savaşlarda bizzat ok atan, kılıç kullanan "asker kadınlar", ticaret yapıp pazarlarda mallarını satan "tüccar kadınlardan" öteye geçemedi.

Ha, ne bekliyordum ki!

Peygamber(SAV), daha tuvalet adabını bile doğru dürüst bilmeyen bir bedevi kavmi alıp, bir anda mucizeler mi yaratmalıydı?

Ortalık birden bire, okul, hastane ve doktor, öğretmenlerle mi dolmalıydı?

Araştırmaya çabaladığım devir, 7.asırdı.

Ve o devri, ancak kendi çağdaşlarıyla mukayese etmeliydim.

Yani, "Asr-ı Saadet devrinde, astronot bir kadın niye yoktu?" gibi absürt bir soru sorana susmaktan başka verilecek cevap yoktu, çünkü sorunun kendisi kökünden itibaren abesti!

Siz de işte aynen böyle yapmışsınız.

Cumhuriyet, -inkar edilmesi abesle iştigaldir- kadınlara pek çok haklar verdi, ufuk açtı. Öyle ki, daha önce Derin Düşünce'de de yazdığım, sırf kadınlardan oluşan, "Kadınlar Halk Fırkası" bile kuruldu.

Ama lütfen şunu da kabul edelim ki, kendilerini Cumhuriyet'in öz Çocuğu olarak adlandıran Kemalistlerimiz, kraldan çok kralcı olup, demokrasinin de'sinin bile yanından geçmeyecek uygulamalara da imzalar attılar. Üvey kardeşler peydahladılar. Bu özlük-üveylik kavgası ister istemez küskünler, kırgınlar yarattı.

Bunların başında da başörtülü kadınlar geliyor malesef.[Daha önceki yıllarda da belki solcu/komünist kesimdi bilemiyorum]

Hiçbir başörtülü kadın Asr-ı Saadet devrindeki şartlarda yaşamak istiyor değil. Öyle olsa herkes arabaya değil, deveye binerdi!

Yani şu çok tartıştığımız çok eşlilik meselesini de farkındaysanız aklı başında hiçbir dindar kadın kabul ediyor değil. Medeni kanun ve resmi nikah bu devrin gereği oldu çünkü.

Dindar kadınlar, Kur'ani ölçülerde giyinip, aynı zamanda sosyal hayatta da varolmak istiyorlar, hepsi bu!

Saygılarımla



Mahalle Baskısı Deneyi



Ayşe Arman başını örtüp Nişantaşı, Bebek, Ortaköy kafelerinde mahalle baskısı deneyi yapmış. Yetmemiş akşam Reina kapısına dayanıp, içeride eğlenmek istediğini söylemiş ve Dubai'den gelen turist rolüne bürünüp, kapıdaki korumaları kafalamış.

Sonra giymiş dizüstü ve sırtını açıkta bırakan elbisesini, Fatih Çarşamba'ya gitmiş. Çarşaflı ve cübbeli insanların arasında yürümeye çalışmış.

Bir arkadaşına rica etmiş onunla yapmışlar bu sosyolojik deneyi. Peşlerinde foto muhabiri ile İzmir Alsancak'ta çarşaflı dolaşıp, haşemayla denize de girmişler malum otellerde.

Bunca sıkıntılı günlerinin sonucunda elde ettiği sonuç ise:

Mahalle baskısı sıfır!


Ama nerede? Onların mahallede, yani Nişantaşı ve Bebek vs. de.

Çarşamba'da yürürken ise ödleri kopmuş. Orada dolaşırken hissettiklerini ve yaşadıklarını,

Bir an çıplakmışız gibi bir duyguya kapılıyoruz çünkü öyle bakıyorlar.

Uzaktan bizi izleyen fotoğrafçı arkadaşımız Levent bile tırsmış durumda.

Üzerinde turuncu bir tişört var diye laf yemiş.

Bizim yediğimiz lafın, haddi hesabı yok.

Hele, sakallı cüppeli bir adam "Pislikten başka bir şey değilsiniz!" deyince...

Demet’le göz göze geliyoruz, adımlarımızı hızlandırıyoruz.

Ve kendimizi arabaya atıyoruz.


diye anlatıyor.

Yani, karşı mahallede açık giyinenlere baskının âlâsı varken, Ayşe'nin mahallesinde herkes türbanlılara gayet saygılı ve tahammüllü davranmış!

Peki gazetecilik bombası olarak verilecek olan bu deney/test adil mi, değil mi, bunu sorgulayalım.

Başörtülüler, mahalle baskısından ziyade, kamusal alanda yaşadıkları yasaklardan ve ayrımcılıktan şikayetçiler. Kimse "ben Bebek'te, Nişantaşı'da kafelerde oturamıyorum, beni almıyorlar" diye feveran etmiyor bildiğim kadarıyla. Zaten artık oralardaki kafelerin muadilleri de, parası olan türbanlı türbansız herkes için, heryerde hizmet verir oldu.

Bana kalırsa, Arman'ın en başından seçtiği deney ortamı ve şartları yanlış.

Eğer amacı gerçekten türban sorunu denilen şeyin ne olduğunu empati yaparak saptamaktıysa, ve bu meselenin gerçek nedenlerini öğrenmeyi istiyorsa, ona önerilerim şunlar olabilir;

Başörtülü bir veli olarak, üniversite mezuniyet törenine katılmayı deneyebilir.

Başörtülü bir ebeveyn olarak, orduevinde evlenen bir askerin düğününe girmeyi deneyebilir.

Başörtülü -kart- bir öğrenci olarak, öss'ye girmeyi deneyebilir.

Başörtülü olarak, çocuğunu askeri lise/yada harp okulu sınavlarına sokmayı deneyebilir.

Başörtülü olarak, bir buket çiçek alıp GATA'ya bir hasta ziyaretine gitmeyi deneyebilir.

Başörtülü olarak, herhangi bir yere CV bırakabilir. Kabul edilirse maaş pazarlığını deneyebilir.(Koç'a mesela)

Başörtülü olarak, milletvekili adayı olmayı deneyebilir.

Çarşaf giyip, Alsancak'ta dolaşmak yerine, bir devlet hastanesinde muayene olmaya gidebilir.

Çarşaf giyip, mahkemeye çıkabilir.

Yada çarşaf giyip, herhangi bir devlet okulunda, bir veli toplantısına katılabilir.

İşte ben Arman'ın buralarda alacağı tepkileri okumayı çok arzu ederim.


Ayşe Karşı Mahallede

Zulmün Adı Haşema

Bir örtü 10 model

Evdeki Kıyafet Dışarıda Ofsayt

Ejderhanın Yumuşak Karnı Neresi Meselesi



Çin denilince, dev bir ejderha canlanıyor zihnimde. Ağzından ateşler çıkan, sevimsiz, soğuk kanlı.

Her geçen gün zapt-u rapt altına alınması zorlaşan, sürekli büyüyen ve güçlenen bir dev!


Tarihsel hafızamızda, Çin Seddi inşâsının müsebbibi olan yiğit atalarımızla ne kadar övünsek az da; mâlum, köprünün altından çooook sular aktı.

Ejderhamız büyüdü, semirdi. Öyle ki, biz yanında aynen bu karikatürdeki kadar cüce kalıyoruz artık.

Karşısına çıkıp, yiğit bir nârâ atsak kaç yazar acaba? Yumuşak karnı neresidir, nereden vurursak söner ki bu soğuk devin alevli ateşi?

Sanayi Bakanımız cılız bir çağrıda bulundu garibim, "Çin mallarını boykot edin, almayın" dedi. İyi dedi, hoş dedi.

Eğer Uygur Türk'ü kardeşlerime bir nebze faydası olacaksa, hemen şu an çin malı bir sürü parçası bulunan elimdeki şu laptopu bile bırakıp, evdeki Tefal tencereden [evet hepsi made in china artık] tut, adidas ayakkabıya kadar, ne varsa atmaya razıyım.

Fakat nafile çaba olur bu!

"Gelme düşman, su serperiz", demekten başka bir işe de yaramaz kanımca.

Bugün cuma namazından sonra, protesto eylemleri de yapıldı. Akabinde büyük mitingler de planlanıyor. Bunlar vicdani sorumluluklarımızın gereği yapılması gereken iyi niyetli eylemler.

Fakat, etki eder mi, kaale alınır mı, bir türlü emin olamıyorum.

Ülke Tv'de Uygurların değişik derneklerinin burada yaşayan temsilcilerini dinlerken; bizzat onların ağzından, bizim kürt meselemizle kendi meselelerini özdeşleştirdiklerini de farkettim.

Evet, Çin bu meseleyi tıpkı bizim kürt meselemiz gibi, iç meselesi olarak görüyor ve dünya kamuoyundan kimseyi karıştırmıyor. Kendince haklı sebepleri de olabilir fakat, hiçbir sebep, son olaylardaki zulmünü haklı kılacak kadar büyük olamaz.

Baskı altında yaşayan, insani özgürlükleri kısıtlanmış, yılların zulmü ile birikmiş kinleri sosyal patlamaya dönüşmüş bu 35 milyon müslümana, kim sahip çıkıp hâmilik yapacak?

ALLAH'tan gayrı!

bknz:

Doğu Türkistan Cumhuriyeti

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti

Kocatepe'de Fatih'te Gıyabi Cenaze Namazı Kılındı


Uygur Şarkısı[Hasret Çektim]

Dumanlı Yorumlardan Sonra, Penguen Zaman'ı Çizdi



Zaman'ın Sivas Olayları'nı anlatış tarzı eleştiri konusu oldu.

Sivas'ta 1993 yılında meydana gelen Madımak Oteli yangınında ölen 37 kişi için bugün Sivas'ta anma törenleri düzenlendi.


15 YIL ÖNCE SİVAS'TA NE OLMUŞTU?

02 Temmuz 1993 yılında Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Aziz Nesin'in yaptığı konuşma üzerine meydanda toplanan bir grup, Madımak Oteli'ne doğru yürüyüşe geçti. Alınan güvenlik önlemlerinin yetersiz olması üzerine kalabalık otel önünde bir otomobili yaktı. Otele sıçrayan yangın sonucunda duman zehirlenmesi nedeniyle aralarında otel görevlisi ve yoldan geçen insanların da bulunduğu toplam 37 kişi hayatını kaybetmişti. Bu acı olayla ilgili çok sayıda kişi gözaltına alınarak mahkemeye çıkarıldı. Mahkeme sonunda 37 kişi idam ve değişik sürelerde hapis cezasına çarptırıldı. Türkiye ve dünya basınında Alevi - Sünni çatışması olarak geniş yer bulan bu olay nedeniyle her yıl otel önünde anma etkinlikleri düzenleniyor.



Seven



Bir sebepten günahlar hakkında tarama yaparken, dinlere ait Yedi Büyük Günah listelerinin farklı farklı olduğunu görmüş oldum.[Musevilikte yedi değil, on emir olarak anılıyor]

Diğer başlıklarda sürmekte olan, İbrahimi Dinler'le ilgili tartışmalara da katkısı olacaktır diye umarak, kayda düşmek istedim.

Listelere bakınca, Günah-ı Kebâir olarak anılan bizdeki büyük günahlar listesinin, Hıristiyanlıktan ziyade Musevilik ile kesiştiğini görüyoruz.

Hıristiyanlık ise, din olma özelliğini hepten yitirip, hümanist bir felsefeye dönüşmüş gibi duruyor.

Bizim listede ise, --tabi bize laf düşmez, ulemâmız bilir de-- büyücülük yerine [artık revize edilebilirmiş gibi geldi nedense] "kürtaj" veya "rüşvet" güncellenmesi filan yapılabilir belki.

Bu vesileyle, Seven filmini izlemeyenler varsa onu da tavsiye edip, araya sıkıştırmış olalım da tam bir pazar yazısı/vaazı/sohbeti kıvamında olsun:)

***

Hıristiyanlar İçin:

Yedi Ölümcül Günah, Hristiyanlık inançlarına göre Yedi Büyük Günah, Temel Günahlar, Kardinal Günahları olarak da bilinen, Roma Katolik Kilisesi'nin görüşleri çerçevesinde Papa I. Gregory tarafından düzenlenen, insanın hayatı boyunca sakınması gereken 7 günahtır.

Yeni Ahit'in Galatyalılar bölümünde Yedi Şeytani Hareket olarak geçmektedir.

Dante Alighieri'nin İlahi Komedya'sında sık değindiği konulardan biridir.

Yedi Ölümcül Günah

Günahların Latince adlarının ilk harflerinden oluşan SALIGIA, Yedi Ölümcül Günah 'ın diğer adıdır. Zaman içerisinde 7 günahtan her biri bir şeytani varlıkla ilişkilendirilmiştir.

1. Superbia: Kibir, kendini beğenmişlik (Lucifer'e atfedilmiştir)

2. Avaritia: Açgözlülük (Mammon'a atfedilmiştir)

3. Luxuria: Şehvet düşkünlüğü (Asmodeus'a atfedilmiştir)

4. Invidia: Kıskançlık, hasetlik (Leviathan'a atfedilmiştir)

5. Gula: Oburluk (Beelzebub'a atfedilmiştir)

6. Ira: Öfke, yıkıcılık, gazab etmek (Seytan Amon'a atfedilmiştir)

7. Acedia: Tembellik, miskinlik (Belphegor'a atfedilmiştir)

***

Vatikan'ın Güncellediği Yedi Büyük Günah:

1. Genetik müdahalede bulunmak,

2. İnsanlar üzerinde deney yapmak,

3. Çevreyi kirletmek,

4. Sosyal adaletsizliğe neden olmak,

5. Fakirliğe yol açmak,

6. Ahlâksız yollardan zengin olmak,

7. Uyuşturucu kullanmak.

***

Müslümanlar İçin:

1. Allah’a şirk, ortak koşmak.

2. Büyücülük,

3. Haksız yere birini öldürmek,

4. Zina etmek,

5. Yetim malı yemek,

6. Faizcilik,

7. Namuslu kadına iftira etmek. (Buhari, Müslim)

[Ana babaya itaatsizlik, harpten kaçmak, hırsızlık gibi günahlar bazı kaynaklarda var, bazılarında yok]


***

Museviler İçin:

Hz.Musa'ya Sina Dağı'nda Tanrı tarafından 2 taş tablet üzerinde verildiği söylenen bir dizi dini ve ahlaki yaptırımlardır. Emirler, Tevrat Çıkış (Exodus) / Bap 20'de yer almaktadırlar:

1. Karşımda başka ilahların olmayacak,

2. Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin,

3. Yehova'ın Rab'in ismini boş yere ağıza almayacaksın,

4. Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tutacaksın. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün Allah'ın Rab'e Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı,

5. Babana ve anana hürmet edeceksin,

6. Katletmeyeceksin,

7. Zina etmeyeceksin,

8. Çalmayacaksın,

9. Komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin,

10. Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.



Vatikan Yedi Büyük Günahı Güncelledi
On Emir
Uzman Tv

GDO'ya Hayır!



Alıntı: Ali Ekber Yıldırım

Hazırlığı 3 yıl süren Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek bu yasa ile Türkiye’de Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar(GDO) üretiminin önünün açılacağını söylüyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ise, Türkiye’de GDO’ lu ürünlerin üretiminin ve ithalatının yasak olduğunu ve bu yasağı kaldırmayı düşünmediklerini söylüyor.

Aynı hükümetin iki bakanı; birisi GDO’ lu ürünlerin üretimine izin verileceğini diğeri verilmeyeceğini söylüyor. Birisi doğruyu söylemiyor. Umarız doğruyu söylemeyen Cemil Çiçek’ tir.

Dünyanın önemli gen kaynaklarına sahip ülkelerden biri olan Türkiye’de GDO’ lu ürünlerin üretimine ve tüketimine izin vermek tam bir felaket olur. Kimse bu kabusu yaşamak istemiyor.

Pazar günü 46 kuruluşun temsil edildiği “GDO’ ya Hayır Platformu Bileşenleri” Ziraat Mühendisleri Odası Genel Merkezi’nde basın toplantısı yaparak Türkiye’yi bekleyen GDO felaketine dikkat çekti.

Sağlıklı Bir Toplum, Çiftçiliğin Devamı ve Bağımsız Tarım İçin Türkiye’de GDO’lu Üretime ve Tüketime Hayır’ başlıklı basın açıklamasını Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kenan Demirkol, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Abdullah Aysu ve Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar yaptı.

Son derece önemli olduğuna inandığımız bu açıklamanın geniş bir özetini paylaşıyoruz:

“Dünyada ilk kez 1994 yılında ticari olarak piyasaya sürülen GDO’lu ürünler, 1998 yılından bu yana, hiçbir denetime tabii tutulmadan Türkiye’ye giriyor.
Özellikle yılda iki milyon ton düzeyinde dışalıma konu olan GDO’lu mısır ve soyadan üretilen işlenmiş ürünler, 800′den fazla çeşitle tüketici sofrasına ulaşıyor.

Hiçbir etiketleme yapılmadan satışa sunulan bu ürünler, halk sağlığını ciddi biçimde tehdit ediyor.


Tüketicinin bilgilenme hakkını ihlal eden ve halk sağlığını hiçe sayan bu durum, 10 yılı aşkın süredir tüm çarpıklığı ile sürerken, bu kez Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı’nın Bakanlar Kurulunda olduğu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilmek üzere imzaya açıldığı bilgisi basına yansıdı.

Kamuoyundan sır gibi saklanan tasarı taslağı yasalaştığında, ortaya çıkacak durum şöyle özetlenebilir;

1- GDO’ların üretim ve tüketimine izin verilecek

2- Bu ürünlerin risk değerlendirmesi şirketlerin kontrolünde olacak

3- GDO’ lu ürünlerden zarar gören çiftçiler ve tüketiciler zararlarını ispat etmek zorunda bırakılacak, bu ürünlerin zararlı olmadığının ispatı şirketlerin üzerinde olmayacak

4- Bu ürünleri ülkemize sokan veya üreten şirketlerin cezai sorumlulukları oldukça düşük olacak

5- Zarara uğradığını iddia eden çiftçiler zamanaşımı tehdidi ile karşı karşıya kalacak

6- Risk denetimine tabi bu ürünlerle ilgili bilgiler kamuoyuna açıklanmayacak, şirket sırrı olarak korunacak

7- Tüketicilerin sağlıklı gıda tüketme hakları, küçük çocuklarla sınırlandırılacak, sadece küçük çocuk ürünlerinde GDO kullanılmayacak

8- Ülkenin tüm genetik varlıkları şirketlerin kontrolüne bırakılacak

9- Çiftçiler, tohumluk ayırma haklarını yitirecek; tozlaşma vb. yollarla ürünlerine GDO bulaşmışsa şirketlere tazminat ödemek zorunda kalabilecekler

10-Bu ürünlerin denetimi konusunda çiftçi, tüketici, ekoloji örgütlerinin; bağımsız bilimsel kurumların, meslek odalarının herhangi bir söz ve karar yetkisi olmayacak.

Yukarıda özetlenen tablo, öncelikle ülkemiz tarımını doğrudan üç - beş şirkete bağımlı hale getirecektir. GDO’ lu tohum ve pestisitleri (zirai mücadele ilacı) üreten şirketler arasında yapılan evlilikler, bu sürecin tohum ve ilaç için üreticinin her geçen yıl bu şirketlere daha çok ödeme yapmak zorunda kalacağını göstermektedir.

Oysa Avrupa Birliği, şirketlerin EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi) üzerindeki artık gizlenemeyen etkilerin varlığına rağmen, topraklarının yüzde 1′inden az olan bölümünde, yalnızca bir GDO’ lu mısır türünün ekimine izin vermiş olup; Avusturya, Macaristan, Yunanistan, Almanya ve Fransa’ nın peş peşe gelen yasaklama kararlarıyla GDO’lu ekim alanları 165 bin hektardan 105 bin hektara daralmıştır. Üstelik bu üretimin yüzde 80′i yalnızca bir ülkede, İspanya’da gerçekleştirilmektedir.

Önümüzdeki dönemde, halk ve çevre sağlığı ile kamu yararı odaklı bu yasaklamaların artarak süreceği öngörülmektedir.”

İnsanların sağlığını, tarımsal üretimin geleceğini tehdit eden GDO kabusuna karşı herkesin duyarlı ve uyanık olması şart.

GDO konusundaki tarihsel gelişimi, diğer ülkelerde yaşananları öğrenmek istiyorsanız F.William Engdahl’ın “Ölüm Tohumları” kitabını okuyabilirsiniz.



bknz:

GDO:Yanıtlanmayan Sorular

Patentlerin İnsafına Terkedilen Yaşam

Tohumlara Sadakat


Tarım Dünyası

GDO'ya Hayır Platformu

Grafik Tasarım : İç Mihrak

İlkokul Önlüğümü, Lise Formamı Özlüyorum Ben


Tersini söyleyenler de vardır eminim ama ben özlüyorum onları..Önlüğümü ve üniformamı!

Kız Lisesi olmasına rağmen kravat taktığımız o güzelim yılların içinde, arkadaşlarım hep formalı halleriyle canlanıyor gözümde.

Mezun olurken de hem gömleklerimize, hem eteklerimize, tükenmez kalemlerle matrak birşeyler yazıp, imzalarımızı atmışız, duruyor öylece.

O yıllarda şikayetçi olabileceğim şeyleri düşündüğümde, forma giyiyor olmak neredeyse listeye bile girmiyor.

Onun yerine, ani baskınlarla yapılan dolap aramaları, hatıra ve şiir defterlerimizin toplanıp kalorifer dairesinde yakılması, üst sınıf ablalarımızın bellerinde saklamak zorunda kaldıkları aşk romanlarının yasak olması ve daha pekçok şey var.

Şimdikiler çok rahat.

Biz her pazartesi sabahı, törenden sonra ip gibi dizilir ve müdür yardımcılarının önünden geçerek sınıflara girerdik. Saçımız uzunsa mutlaka toplu olmak zorundaydı. Eteklerimiz asla dizüstünde olamazdı. Çoraplarımız tenimizi göstermeyecek kadar kalındı.

Cuma günleri evci çıkanlar, eteklerini belden kıvırıp kısaltırlarsa ve kazara müdür yardımcısına vs. rastlarlarsa zılgıtı yerlerdi.

Tokamızın rengine kadar karışan kompleksli kadın hocalarımız vardı. Huylarını bildiklerimizin dersinde, kabarık saçlar bir şekilde tokalarla tutturulur ve ancak öyle gazaplarından kurtulunurdu.

Tüm bu baskılara rağmen, okul formamızdan rahatsız değildik biz.

O, bizi zengin fakir demeden eşitliyordu sınıf içinde.

Farkımız, yatakhanede ve hafta sonu serbest kıyafet giydiğimizde ortaya çıkıyordu. Halfeti'den gelmiş arkadaşımızla, bilmem ne tiyatrosunda sanatçı olan kadının kızı ancak hafta sonu kendini belli edebiliyordu.

Yoksa okulda Beden Eğitimi dersinde bile aynı eşofmanları giymek zorundaydık ve hocanın önünde hepimiz eşittik.

Lisede dersane yılları başlayınca, birbirimizden kıyafet ödünç alır olmuştuk. Kardeş gibi olduğumuzdan, herkes birbirine "al bunu giy, o pantolonun üzerine bu daha güzel gider" diyecek kadar vericiydi. Ama, sık sık şöyle yakındığımız olurdu; "keşke dersaneye de formayla gidilse:("

Orada herkes bir tür idrar yarışındaydı çünkü!

O yaşlarda ergenliğin de etkisiyle, beğenilmek ve güzel görünmek çok önemliydi. Gündemde olan markalardan birini edinebildiyseniz herkese gol atmış oluyordunuz. Ve bu rekabet çok yorucuydu.

Şimdi MEB Nimet Çubukçu, gayet iyi niyetle, okul formasını tarihe gömmek için adım atmaya niyetlenmiş.

Fakat bizim gibi, gelir dağılımında uçurum farklar bulunan ailelerin çocuklarına bunu sormuş mu?

Çakma Converse'i ile dalga geçilen bir ergenin yada gündelik hayatında pazardan giyinmek zorunda olan bir genç kızın, bu acımasız marka yarışını kaybettiğinde ne kadar örseleneceğini araştırmış mı?

Evet Sayın Bakanım,

Özgürlükler önemli fakat, eşitsizlikleri gideremiyorsanız serbestçe sergilenen bu farklar ne ahenge, ne de özgür bırakılan çocukların psikolojisine fayda edecektir.

Bu konuda, liberallerimizin şekilci gak guk'larına kulak asmayın ve
bence kendi okul yıllarınızı şöyle bir düşünüp, daha akılcı adımlar atın lütfen..

Bakanlığınızın yapacağı daha öncelikli ve daha ivedi işler vardır eminim.

Saygılarımla


Müslümanlar Sağcılığa Mahkum mu

Uzun zamandır Ali Şeriati vesilesiyle kafama taktığım bir mesele vardı:

Müslüman sağcı olmaya mecbur ve mahkum mudur?

Evet,

“İslamiyet bir maden gibidir, entellektüel odur ki, bir mühendis gibi o madeni işleye, tesviye ede ve halka vere. Tesviye edilmemiş [işlenmemiş] bir şey halkı yanlışa götürür. Bizim, bugünün İslam anlayışı da tesviyeye muhtaç. Şahadeti tam anlamı ile halka veriniz, onlar yollarını bulacaklar. İslam’ın tam anlamını halka veriniz onlar yollarını bilecekler. İslam bu İslam değil ki, hocalarımızın halka anlattığı İslam değil ki.


yine;

Şimdiye kadar toplumumuzun, İslam âleminin meselelerine bilimsel usullerle değil, yakınma, ağlayıp-sızlanma noktasından yaklaştık, yaklaşıldı. Artık, bunu aşmak şart; şikâyet etmenin ötesinde, bu sorunları bilimsel bir yöntemle ele alarak, bilimsel boyutları içinde belirlemek, algılamak için vakit çoktan gelmiştir ve geçmiştir.


diyen Ali Şeriatı, DİNE KARŞI DİN kitabını yazacak kadar muhalif, kuru bilgi rivayetleri ile yetinmeyecek kadar diri, bir o kadar da aksiyoner bir müslüman entellektüeli olmuş, ve hakkında çok fazla bilgiye -henüz- ulaşamadığım, HÜDÂPERVER SOSYALİST PARTİSİ'ni de kurmuştu.

Solcu olmanın, neredeyse dinsiz olmakla eşdeğer tutulduğu bir ülkede şekillenmiş olan beynimin; bu parti ismini ilk duyduğunda, hemen kabullenemeyip, "Nasıl yani, Allah sever, dindar sosyalist parti mi olurmuş" diye, afalladığını, şaşırdığını itiraf etmem gerek.

Materyalist olmak yerine müslüman olmak, bir solcu için imkanlı mıydı?
Tersinden yaklaşırsak, sağcı olmak yerine solcu olmak, bir müslüman için mümkün müydü?

İşte, henüz kırıntı denilecek kadar bilgilerimle girizgâh aşamasında olduğum bu konu üzerine kafa yorarken, Soner Yalçın'ın konuyla ilintili bir yazı kaleme aldığını gördüm. Uzun bir yazı olmasına rağmen, en azından üç kişinin okuyacağından emin olduğum için, buradan paylaşmaya karar verdim.
****

İSLAMCILARA BİR ALIŞVERİŞ TEKLİFİ

Türkiye’de İslamcılar neden sağcıdır?

Bu soruyu bugün sormamın nedeni İran’daki gösterilerdir. Komşudaki olaylar Türkiye’deki İslamcı medyanın kafasını karıştırdı. Ancak yavaş yavaş “Batı’nın İran’a müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-desteklediğini-abarttığını” söylemeye/yazmaya başladılar.

O halde artık şu kritik soruyu sorabiliriz:
İran’daki gösterilerle Türkiye’deki Ergenekon arasında nasıl bir bağ var?
Tüm bunlar size karışık gibi gelebilir ama inanın hiç değil...

Tüm sorunların kaynağı olarak moderniteyi ya da kaba pozitivizmi gören İslamcılar, “düşman belirleme” konusunda -dün olduğu gibi bugün de- hata yaptıklarını hiç düşünüyorlar mı?

Soruyu açmak için siyasal İslamcılığın ortaya çıkış sürecine bakalım...

Siyasal düşünce tarihine İslamcılık -şaşırtıcı gelebilir ama- 1860’ların ikinci yarısından itibaren Jön-Türkler ile girdi. Asıl gelişimini 1908 Temmuz Devrimi’nden sonra gösterdi.

Osmanlı’daki üç siyasal tarzdan –Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık- biriydi.
Türkçülerle hiçbir zaman problemleri olmadı. Hep kardeş ilişkisi içinde oldular; tıpkı bugün gibi.

Hedeflerinde sadece modernist/pozitivist Batıcılar bulundu. Parantez açmalıyım: Bu konuda da anlaşılması zor “beğeni tercihleri” var. Örneğin İslamcı belediyeler bugün Namık Kemal’e mesafelidir; nedense adını bir yere vermezler.

Niye?

Rakı içtiği için mi!?

Şaka bir yana halbuki Kanun-i Esasi’nin daha katı şeriat hükümleriyle dolu olmasını isteyenlerin başında komisyon üyesi Namık Kemal gelmekteydi. Sorun Namık Kemal’in padişaha başkaldırması mıdır?

O halde Mehmet Akif Ersoy’u niye çok seviyorlar? Namık Kemal’den daha ilerici ve modernisttir. Yoksa bu beğeninin altında, “Atatürk’ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır’a gitti” şeklinde uydurulmuş bir yalana inanmaları mı yatmaktadır?

Mesele bu kadar yüzeysel mi algılıyorlar?

Galiba.

Bakınız, İslamcı kadroların siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, “milli-manevi değerlere bağlılık” diye ifade edilen kültürel duygusallıklarıdır. Küçümsemek gibi kastım yok- ama birkaç istisnai isim dışında İslamcı kadroların çoğunun bilgisi “imam-hatip” düzeyindedir. Bilmezler ki din bilgi kaynağı değil kuvvet kaynağıdır.
Bu nedenle sürekli siyasetin dinsel dilinin “figüranı” olmaktadırlar.

Aslında hala 35’inci madde tartışılıyor.

Bizim İslamcılar’ın olaylara bakış perspektifleri dardır; meseleleri “okuma” sorunları vardır.

Örneğin: 31 Mart 1909’daki gerici ayaklanma salt Osmanlı’nın iç sorunu olarak görülebilir mi?

Gericilerin arkasında İngilizler olduğu bugün sır değildir. (Dışişleri Bakanı Edwards Grey ile İstanbul’daki İngiliz büyükelçiliğinin yazışmaları üzerinde artık gizlilik kararı yoktur.)

Meselenin özü İngiltere ve Almanya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuz mücadelesidir. Hadi Prens Sabahattin sırtını nereye dayadığını biliyordu. Ya ayaklanan Derviş Vahdeti gibi İttihadı Muhammedi örgütü mensupları? Hayır! Onlar sadece “gavurluk istemeyiz” diyorlardı.

İttihatçılar Anayasa’da yer alan Padişah’a meclisi kapatma yetkisi veren 35’inci maddeyi kaldırmak istiyorlardı. Gericilere göre ise bu 35’in anlamı; 30 ramazan, 5 de beş vakit namaz idi!

Mesele bu kadar yüzeyseldi. Bugün Türkiye’de hala “35’inci madde” benzeri oyunlar oynanmaktadır!

Diyoruz ya ortada bir “okuma” sorunu var.

Peki bunun sebebi nedir? İslamcılığın zihinsel paradoksunu kimler belirledi? Onları kuşkucu değil “ezberci” yapan kimlerdi? Ellerine bu basma kalıp reçeteleri kim verdi?

Burada karşımıza bir isim çıkıyor: Cemaleddin Afgani (1838-1897).

Afgani, Osmanlı’daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen ilk kişiydi.
Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyh Ömer Fevzi Mardin, Babanzade Ahmed Naim, Prof. Ebulula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, (CHP genel başkanı) Şemseddin Günaltay, Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli, Sadrazam Said ve Nazır Abbas Halim Paşalar gibi “seçkinci” İslamcılar’ın hepsi Cemaleddin Afgani’nin “müritleriydi.”

Sırat-ı Müstakim’den Sebil ür-Reşad’a kadar siyasal İslamcılar’ın yayın organlarının çizgisini onun görüşleri belirledi.

Temel görüş şuydu;

İslam ilerlemeye engel değildir; onu geri bırakan etkilerden kurtarılmalıdır. Kültürel değerlerimizi kaybetmeden Batıya yönelinmelidir.


Burada derinlikli bir siyasi ve iktisadi tahlil yoktur. Sorun sadece kültürel olarak görülmektedir.

Şeyh Mason çıktı

Şeyh Cemaleddin Afgani ve takipçisi İslamcılar’ın sorunu analiz edememelerinin nedeni İngilizler idi.

Hindistan’ı sömürge yapan İngilizler Müslümanlar’ı hep kontrolleri altında tuttular.

Sıkı durun; siyasal İslam dünyaya 1840’larda Hindistan’dan yayıldı. Tabii İngilizler’in himayesinde olduğunu söylemeye gerek yok.

Bize de buradan geldi; yani İngiliz patentlidir.

Şeyh Afgani’nin aynı zamanda Kahire’deki Şark Yıldızı Locası’na 7 temmuz 1868’de girdiğini ve Mısır’da kurulan mason locasının başına getirildiğini yazarsam mesele daha iyi anlaşılır mı?

Hadi bir ek bilgi daha vereyim:

Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini de Londra’da çıkardı. Bakınız; denir ki “ilk İslamcılar anti-kolonyalisttir.” Bu uydurmadır.

Afgani ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakarlığı yaptılar.

Örnek çok; işte Muhammed İkbal! İngilizler, İkbal’e sadece büyük bir şair olduğu için mi “Sir” ünvanı verdi? İslamcıların beğenilerini bile belirleyen İngilizlerdi!

Neyse…

Hintli Müslümanlar etkisi

Yazıyorlar; “ilk İslamcılar anti-kolonyalistmiş!” Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini; ya da Hasan el Banna’nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikayesini.

Kim kimi kandırıyor? Anti-kolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de sadece bunlar vardı!

Türkiye’de farklı mı oldu?

Daha önce bu sayfada yazdım.

Osmanlı İslamcıları ilk başta Bolşevik hareketine sıcak baktılar. Sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta, İslam ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik revaçtaydı. Sonra düşmanlık girdi araya...

Kimler yaptı bunu?

Alın size bir örnek daha; merkezi yine Hindistan!

Hint Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay’ın İngiltere’de çıkardığı “İslam ve Sosyalizm” kitabı ilk düşmanca yazılmış kitaptır. Kimler tercüme edip Osmanlı’ya getirdi bunu? Cemaleddin Afgani’nin müritlerinin çıkardığı Sebil ür-Reşad, 4 gün boyunca neden sayfalarını bu kitaba açtı?

İslamcılar hala ezberletilen sözleri tekrarlayıp duruyorlar. İyi niyetli olanların, İngiliz Askeri Haberalma Servisi’nin 1920 yılına ait gizli raporlarını açıp okumaları gerekir. Bu belgelerde Müslümanları sosyalistlere karşı nasıl harekete geçirdikleri açık açık görülmektedir.

“Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır” yalanı Londra üzerinden Osmanlı’ya gelmedi mi?

Bakınız laf lafı açıyor...

Ne zaman ki Ankara Hükümeti Sovyetler Birliği’nden silah-altın yardımı almıştır; ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara’ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yardımının arkasında, Ankara’nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı yok mudur sanıyorsunuz? Sorunun sorulamadığı tarih resmi/dogmatik tarihtir!..

Yeşil Gladio faaliyetleri açığa çıkarılmadı

Önce bu sorunun yanıtı aramalıyız: Türkiye’deki İslamcılar niye sağcıdır?

Kimse dinsel nedenler ileri sürmesin; Latin Amerika’daki Kiliseler-Hıristiyanlar niye solcudur o zaman?

Üstelik Vatikan ve Opus Dei’nin büyük dinsel kampanyalarına rağmen.

Türkiye’deki İslamcılar “baş düşman” olarak sürekli Tanzimat- İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet modernizmini görmüşlerdir? Bakış açılarının baş çelişkisi bu kültürel/modernist gelişmelerdir. Nasıl bir sarmal içine alındıklarının farkında mıdırlar?

Soğuk savaş başlangıcında Komünizmle Mücadele Derneği’ni, İlim Yayma Cemiyeti’nin neden kurdurulduğuna kafa yoruyorlar mı? O tarihe kadar solcularla İslamcılar aynı dergilerde çalışıyorlardı. Sonra devreye Gladio’nun anti-komünist güçleri girdi. ABD’nin 6. Filosu’nun gelişini protesto eden solcu gençleri öldürenler bunlar değil miydi?

Gladio, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü “babasının hayırına mı” organize etti?
Peki bu Gladio şimdi Ergenekon’un neresinde? İçinde mi, karşısında mı? Samimi İslamcılar bu soruyu düşünmelidir…

İran olayları Ergenekon’dan bağımsız değil

İslamcıların temel sorunu “düşman” tanımından kaynaklanıyor. Meseleleri hep kültürel bir iç sorun olarak görüyorlar. Doğru dürüst bir “emperyalizm” tanımları yok.

Siyaseti bilinçli olarak içeriksizleştiren liberaller gibi, emperyalizme “geçmiş çağın safsatası” gözüyle mi bakıyorlar?

Hayır!

İşte bu “hayır” yanıtıyla geldik İran olaylarına…

İslamcıların çoğu diyor ki:

“ABD, İngiltere ve İsrail, İran’a müdahalenin gerekli olduğunu dünya kamuoyuna ikna etmek için olayları abartıyor.”

Bu analiz doğru mudur?

Önemli değil, bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada üzerinde durulması gereken konu, İslamcıların bu meseleye “anti-emperyalist” bir söylemle yaklaşıyor olmasıdır.

*Demek İslamcıların anti-emperyalist bir bakış açıları var!

*Demek İslamcılar, ABD’nin Irak ve Afganistan’a “özgürlük” -demokrasi” götürdüğüne inanmıyorlar.

*Demek İslamcılar Batı’nın Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde Batı destekli “renkli devrimler” yaptırdığını kabul ediyorlar.

*Demek İslamcılar, soğuk savaştan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine sahne olduğu tespitine katılıyorlar.

O halde…

İran’daki olayları içişleri olarak görmüyorlar ise; Ergenekon’u nasıl Türkiye’nin iç meselesi olarak değerlendiriyorlar?

Hiç düşünmüyorlar mı; TSK niye hedeftir?

“İran ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun” diyen paşalar niye gözaltına alınmış, tutuklanmıştır?

Bu görüşü savunan Avrasyacı siviller niye Silivri’ye tıkılmıştır?

Komşu İran’da “emperyalist parmağına” işaret edeceksiniz; Türkiye’de “o parmaktan” hiç bahsetmeyeceksiniz!

Türkiye’deki meseleleri hala modernite sorunu olarak görmeleri İslamcıları düşünsel körlüğe iteklemiştir.

Değiş tokuş yapalım

Şimdi buraya; “İslamcılar Türkiye’de çatışmanın ekseni olarak kültürel hakları görüyorlar ise, dünya ölçeğindeki bu büyük paylaşım savaşının piyonu olarak kalmaya mahkumdurlar” diye yazsam ağır mı olur?

Hadi öyleyse yazıyı sert bir üslupla değil, bir değiş tokuş önerisiyle bitirelim.

İslamcılara;

Mehmet Altan’ı, Ufuk Uras’ı, Yasemin Çongar’ı verelim;
onlardan Ali Bulaç’ı, Mehmet Bekaroğlu’nu ve Ayşe Böhürler’i alalım. Yetmez derlerse üstüne bir de Engin Ardıç’ı ekleyelim…

Münevver Ayaşlı’nın Cumhuriyet düşmanlığı

İslamcı yazarlar arasında en çok yararlandığım yazarların başında merhum Münevver Ayaşlı gelmektedir.

O, İslamcıların sembol isimlerinden biridir...

Özellikle her kitabında mutlaka “Selanik’te doğdum ama umumi manada anlaşıldığı gibi Selanikli değilim“ demesini hep tebessümle okurum.

Öyle olsa ya da böyle olsa ne fark eder ki? Yazılarının değeri mi düşer; saygınlığı mı azalır? Ya da hitap ettiği cemaatteki etkinliği mi? Neyse...

Münevver Ayaşlı tam bir “Osmanlı aristokratıdır.“
Osmanlı İslamcılarının son temsilcilerindendir. Cemaleddin Afgani’nin tüm öğrencileri gibi o da, Batılılaşma ile gelenek arasında sıkışmıştır.

Kitaplarında, saraya ve Osmanlı kültürüne ne kadar bağımlı olduğunu özenle- ısrarla gösterir.
Saltanatı ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet’e ise ateş püskürür. Cumhuriyet’i Osmanlı kültürünün, hayat tarzının, terbiyesinin yıkılmasının sebebi olarak görür.

Ancak...

Rahmetli Ayaşlı, saray sevgisini o kadar abartır ki, salt Osmanlı sarayını değil Avrupa’daki tüm saraylara övgüler dizer.

Bu yıl çıkan “Haminne’nin Suret Aynası“ adlı eserinde İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve Hollanda Kraliçesi Juliana’ya övgüde sınır tanımaz. “Bu güzel, akıllı, müdebbir (tedbirli), memleketini ve eski ‚hayali cihan değer’ maziden arta kalan‚ Common Wealth’ı gayet iyi idare eden bu dört çocuk anası ve çok iyi zevce genç kadın kimdir: II. Elizabeth!“

Peki Münevver Ayaşlı kimi sevmez?

”Efendim, Napolyon karakter bakımından de pek sağlam bir şey değildi. İhtilal subayı olarak sahneye çıkan Napolyon bir imparatorluk kurmuştu. Krallar ve hanedanlar aleyhinde olan Napolyon, Avrupa’nın en eski bir hanedanı olan Habsburglardan kız istedi ve Avusturya imparatoriçesinin kızını aldı. Napolyon bir kraliyet ailesine mensup olmanın ve meşru yoldan tahta oturmamanın kompleksi içinde idi. Enver’i Napolyon’a benzetebiliriz. Baldırı çıplak bir ihtilalci olarak sahneye çıkan Enver, sonradan padişahın damadı olmak ihtirasına düşmüştü.“

Ona göre, Napolyon kötüydü General de Gaulle iyiydi; çünkü, “dünyadaki tek emperyalist ülke“ olan Sovyetler Birliği“ ne karşı çıkmıştı!

Türkiye’deki İslamcıların düşünsel paradigmasını “Osmanlı aristokratı“ Münevver Ayaşlı gibi yazarlar oluşturdu.

Soner Yalçın


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...