Nur Yüzlü Kaymakam Aranıyor



TSK'ya içten içe kinli, sitemli bir tanıdığım vardı. Meğer 14 yaşında ortaokul sonunda askeri liseye gitmek için can atıyormuş, yazılı sınavlarda yeterli başarıyı da elde etmiş fakat, kulak kepçesi büyük olduğu gerekçesiyle elenmiş. Bu red cevabı, hayatı boyunca unutamayacağı türden bir iz olmuş yüreğinde. Lâf sırası geldiğinde espriyle karışık söyler dururdu.

Üniversite sınavlarına başvuran herkes, GATA'ya alınacak hemşire ve doktor adaylarından istenen dış görünüm şartnamesinden, az çok haberdardır. Boy-kilo endeksiniz, sağlık koşullarınız (gözlük numarası vb.)şartnameye uymuyorsa, haddinizi bilip, o çok özendiğiniz üniformalı doktor olma hayalinizden vazgeçmek zorunda kalırsınız.

Kurmaylarımız filinta gibi, jilet gibi kısacası Atatürk gibi yakışıklı olmalıdırlar, falan, filan!

Fakat, şu an itibariyle nette linkini henüz bulamadığım bir haber var ki, sanırım mülkiye öğrencileri arasında bomba etkisi yapmıştır.

Efendim, kaymakam adaylarında istenen;

• Üst düzeyde akademik yeteneğe sahip,
• Sosyal bilimlere ilgili ve bu alanda başarılı,
• Başkalarını etkileyebilen, düşüncelerini başkalarına söz ve yazı ile aktarabilen,
• İnsanlarla iyi iletişim kurabilen, insanları anlayabilen,
• Yeniliklere açık, yaratıcı,
• İşleri planlayabilen ve uygulamayı izleyebilen, yönetici özelliklerine sahip kimseler olmaları gerekir.
gibi özelliklere ek olarak, dış görünüm yeterlilik şartı da eklenmiş.

Mülki âmirlerin imajının nasıl olması gerektiği konusunda uzman görüşlerine başvurulmuş olabilir; bu konuda detaylı bilgiye sahip değiliz henüz, fakat tahmin ettiğim üzre, devleti temsil için illâ min.175 cm boy isteniyorsa, Atatürk'ün şu an tarihte esâmesi bile okunamazdı!

Niye mi?

Çünkü boyu sadece 168 cm'di.

[Bakmayın öyle, heykellerinde abartıp, 185-190 cm'lik Atatürk'ler çıkartıyorlar meydana, "yok öyle değilmiş, görenler daha kısaydı diyorlar" deyince de , "Vay Edepsiz! Sen Atamıza nasıl kısa dersin" diye ağzınıza bir şaplak vuruyorlar.]

E devir imaj devri olunca, bundan böyle insanların karşısına devlet temsili için İstanbul Eski Emniyet Müdürü Celâleddin Cerrah benzeri tipler çıkartacağız demektir! [Bu arada kayda düşelim, diksiyonu berbat olan Vali Muammer Güler'in de bu şartnameden sonra vali olma şansı olmayacaktı.]

Ya Kaymakam adayı kızlar? Aman Allahım, onların telaşını düşünmek bile istemiyorum. Google'dan düşen olursa diye yazayım, yemesinler, içmesinler incelsinler. Kolalı ve kafeinli gıdalardan uzak durup selülit neyim yapmasınlar. Burunları direkliyse, mezun olmadan icabına baktırsınlar. Dişleri çarpıksa tez vakitte yaptırsınlar. Kaş, bıyık, sakal, saç sorunları kolay yoldan halledilsin.

Büyüyünce Kaymakam olmak isteyen minikler ise, şimdiden bol bol süt içip, basketbol filan oynasınlar.

Yine de olmuyorsa,

Vermediyse Mâbud, neylesin Mahmud.

Ya Cenâze Kokarsa?




Daha önce, İslâmi Liberalizm'in niye mümkün olamayacağına dair birşeyler karalamıştım.

Serdar Turgut bugün benzer şeyler yazmış, kayda geçmek istedim.

***






Liberalizmin Cenazesini Kaldırmalarına İzin Vermeyeceğim

Son zamanlarda beni hayli rahatsız eden çok da yaygın olarak kullanılan bir yanlış tanımlama var.
Bazı insanlar kendilerine liberal diyor. Liberal olmak hayli moda oldu bile denilebilir.

Keşke ortada gerçek liberal fikir olsa, gerçekten liberal olan insanlar var olsalar da ben de gönülden destekleyebilsem onları...

Ama Türkiye'de son zamanlarda liberal denilince dinci siyasete yandaş, cumhuriyet rejimine düşman, mutlak fikirlere hoşgörüsüz takıntıyla bağlı olan ve bu yüzden de liberal faşist tanımını hak eden insanlar aslında son derece asil bir siyasi tavır olan liberal düşünceyi çalıp, tahakkümlerine almış durumdalar.

Sadece tek bir kavramda bile olsa tanımlar çarpıtıldığında kafalar çok karışabiliyor. Liberali böyle olabilen bir ülkede sağ-sol, sosyalist, demokrat tanımları da karmakarışık olabiliyor.

Zaten Türkiye'de Batı demokrasilerinde gelişip olgunlaşan kavramları ithal edip içini boşaltıp tüketmek gibi bir gelenek de var.

Demokrasi, sosyalizm, demokratlık kavramları Türkiye'de anlamsızlaştırıldı. Şimdi de sıra liberal düşünceye geldi.

Liberal düşünce, İslami siyasetin yandaşı cumhuriyet düşmanlarına bırakılamayacak kadar önemli ve asil bir düşünce/tavır biçimidir. Bu yüzden liberal derken bazı tanımları hatırlamalı ve kullanırken de dikkatli olmalıyız. Ben bugün liberal olan bir insanda olması gerekli temel özellikleri sıralamak istiyorum.

Arzu eden olursa ileride hepsini tek tek ayrıntılı tartışırız.

1- Liberal serbest düşünmeyi öğrenmiş, serbest düşünmeyi kendi varlığına içselleştirmiş insandır.

2- Başka türlüsünü düşünmeyi kimsenin göze alamadığı inanışların doğruluğundan şüphe etmek liberal düşünceye özgüdür.

3- Liberalin izinsiz düşünme refleksi yani bir fikir oluşturmadan önce hiçbir kurumdan, otoriteden hareketten onay alma ihtiyacını duymama refleksi mutlaka olmalıdır.

4- Farklı düşüncelere otomatikman düşman olmaz, farklı düşüncelerle medeni ve terbiye ile demokrasi kuralları içinde kalan bir tartışmaya girmekten, ortak söylemler oluşturmaktan korkmaz.

5- Bilgi ya da inanç kurumlarının varlığının zorunlu olduğunu kabul edip onların kurallarına her bakımdan boyun eğmeyi gerekli saymaksızın, onların toplumsal rollerinin önemini kabullenirken, hem onların yarattıkları konformizm ortamına pabuç bırakmamayı hem de onlara karşı yapılan Haçlı seferlerinin dışında kalmayı başarabilmelidir.

ONLAR GERÇEK LİBERAL OLAMAZ

Bu beş kriter gerçek liberal düşüncenin temelini oluşturmalıdır.

Bu nedenle;

A- Sadece yandaş olmakla kalsa bile nihai amacı bir dini siyasi otorite olan hiçbir insan katiyen liberal olamaz.

B- Siyasi amaç taşımasa da sadece dindar olan insan bile liberal düşünemez.

6- Gerçek liberal, cumhuriyet rejimine ve cemaat 'tehlikesine' karşı açılan Haçlı seferlerine katılamaz, katılırsa da artık liberal sayılamaz

7- Ortalıkta belgelerin dolaştığı ve tehlikeli karşıtlıkların yaratıldığı bir ortamda gerçek liberal başka türlüsünü düşünmeyi kimsenin göze alamadığı inanışların doğruluğundan yine şüphe eder ve bu ortamda bile 'TSK ile cemaat diyaloğa girsin' önerisini savunmayı sürdürür.

8- Cumhuriyet militanının da cemaat savunucusunun da izinsiz düşünme refleksi olamaz. Sadece gerçek bir liberal hem cumhuriyet sisteminin yanlışlarını hem de cemaatin yanlış uygulamalarını aynı anda eleştirebilir. Türkiye'nin asıl ihtiyacı olan bu tür insanlardır.

9- Liberal için cemaat, inanç kurumlarının varlığının zorunlu olduğunu kabul etmek (yukarıdaki sekizinci) ilkesi doğrultusunda hayatın zorunlu bir parçası olarak kabul edilip benimsenecek bir olgudur. Ama gerçek liberal, yandaş sözde liberaller gibi cemaat ile yol arkadaşı olmaz. Onun toplumsal rolünü kabul edip, aynı zamanda onun yarattığı konformizm ortamına pabuç bırakmaz, onlara karşı yapılan Haçlı seferi çağrılarının da dışında kalır. İşte bu yüzden adece gerçek bir liberal Türkiye'nin gerçekten ihtiyacı olan buluşmanın çağrısını yapabilir ve 'TSK ile Cemaat diyaloğa' girsin düşüncesi yaratılan bu gergin ortamda bile cesaretle tekrarlayabilir.

10- Aslında gazetecinin de mutlaka liberal olması kaçınılmazdır. Sadece gerçek liberal serbest düşünebilir. Liberal insan bazısı gerçek ve bazısı ise hayali olan tehdit algılamalarının baskısı altında yaşamayı reddeder ve izinsiz düşünme refleksi ile oluşturduğu düşüncesini korkmadan söyleyebilir. (Bu da gazetecinin evrensel tanımı olmalıdır. Tekrar ediyorum gazeteci ve gazeteler mutlaka liberal olmalıdır.)

Gerçek liberal işte budur.

Gerisi ise sadece liberal faşisttir, o kadar.

Sara-Dara, Barbie-Ken Olmak İçin Mi Ayaklandı?



Alev Alatlı'nın yeni kitabını aldım ve henüz çok az okuyabildim.
Kitabın adı: Hollywood'u Kapattığım Gün

Kitabına dair Star gazetesine verdiği röportajda sarfettiği şu cümleleri, kitabının içeriğini özetler nitelikte.

Gerçek Amerika ile beyazperdedeki arasında ne gibi farklar var? Siz bu farkları nasıl keşfettiniz?

Kitabımda Amerikan tarihinin Amerikan sinema endüstrisi tarafından nasıl yazıldığını anlatıyorum. Örneğin, en vahşi ırk ayırımcılığının yaşandığı Güney eyaletlerinde köle sahiplerini ‘soylu’ leydi ve centilmenler olarak takdim eden ve de belleklere kazıyan Rüzgar Gibi Geçti türünden filmlerin ardında yatanları anlatıyorum.

Gerçek Amerika obezite ile boğuşan, yüzde 40’ı karaderililer ve Hispaniklerden oluşan bir halk iken, beyazperdeyi dolduran uzun bacaklı, sarışınların nereden çıktığını irdeliyorum. Nasıl keşfettiğime gelince, öğrenimimi o ülkede yaptım.


Evet hepimizin --ve aslında Amerikan halkının da--, yıllardır hipnotize olmuşçasına hayranlıkla izlediğimiz Hollywood filmlerinin anlattıklarının, gerçekte bir rüyadan ibaret olduğunu, komik ve nazik bir dille anlatıyor ve tabi ki uyanmaya teşvik ediyor Alatlı.

Örneğin sayfa 35'de, Theodore Roosevelt'in 1909'da çıktığı bir safariyi anlatıyor.

Bu safaride Teddy, tam 11397 hayvan öldürüyor. Dönüşte ise Norveç'e uğruyor, niçin uğruyor çünkü 1906'da kazandığı Nobel Barış Ödülü'nün parasını alacak!

Teddy bunu bilim adına yaptım diyor, hoş, kimsenin onu kınamaya hakkı ve niyeti yok zaten. Çünkü Teddy'nin hiçbir hayvanı kalleşçe öldürmeyeceğini tüm Amerikan halkı bilir, nereden mi?

1902'deki ayı avı hadisesinden.

O yılın kasımında, başkan Missisippi ile Louisiana eyaletleri arasındaki sınır anlaşmazlığını çözmek üzere bölgeye gider ve gitmişken de oralara özgü kara ayı avına çıkar. Epeyce bir süre boşa dolaşırlar, derken kendilerine eşlik eden yalakalar, yavru bir ayıcık bulup ağaca bağlarlar, başkan gelip vursun diye çağırırlar. Teddy, durumu görür ve ağzından o ünlü sözler dökülür, "Ayıyı salın!" "Bağlı bir hayvana ateş etmem!"

Özünde hayvan aşığı olan kovboydan beklenen de budur.

Bu olay duyulur duyulmaz, başkanın Newyork'lu hemşehrilerinden Moris ve Rose Michtom çifti, hikayeden mülhem bir ayıcık dikip, Brooklyn'deki dükkanlarının vitrinine yerleştirir; adını TEDDY koymak için Roosevelt'den izin ister ve alırlar. Ayının adı artık TEDDY BEAR'dır ve oyuncak, peynir ekmek gibi satar.

Her hâlukârda, öyle sevilir, öyle sevilir ki, bu sarılınası yumuşacık yumoş, Amerikan esatirinde insanlarla akraba olur çıkar.

Kız yada oğlan çocuklar, "politically correct" tabiriyle kıdemli vatandaşlar, aradıkları şefkati Teddy Bear'larda bulurlar. Elvis Presley'in Teddy Bear şarkısı listelerde 1 numaraya oturur. Yenilerden Paris Hilton, pembe ayıcığını İstanbul dahil dünyanın dört bucağına taşır. Kelly Clarkson, elinden bırakmaz.

Teddy Bear'ın Amerikan yaşamındaki yeri böyle birşeydir. Amerikalıların ulusal bir travmaya sakil duygusallıkla tepki vermeye şartlandırılmış olmaları.

....

Kitaptan özetleyerek yazdığım bu cümleler, bazen kahkaha attıran yorumlarıyla birlikte 302 sayfa devam ediyor. Konu bağlantılı fotoğraflar ve kitap sonuna eklenen film notlarıyla birlikte 367 sayfa.

Kitapta Teddy Bear hikayesini okuduktan sonra,İran'ın da gündemde olması hasebiyle midir bilmiyorum, aklıma, kız çocuklarımıza sunulan Amerikan rüyası hayatıyla Barbie bebek ve ona mukabil üretilen İran bebekleri; Sara ve Dara geldi.

Evet İran, sarışın mavi gözlü, ince belli, uzun bacaklı, plastik cerrahi tanrısının mahsülü bu kusursuz fizikli, özgür(!) kız Barbie'yi; çocuklarının ruhsal gelişimi için zararlı bulmuş; bu yüzden ten rengiyle, giyim kuşamıyla, ailevi değerleriyle daha mazbut ve sade olan, bir çift alternatif oyuncak bebek üretmişti.



Sara ve Dara adı verilen bu esmer bebekler, dünya medyasında gündeme geldiğinde, çoğumuz belki "bu kadar da olmaz" demiştik fakat; şimdilerde, İran'ın bu şaşırtıcı uygulamasıyla ne kadar da isabetli bir karar almış olduğunu, çevremde dolanmakta olan çakma Barbie'lerin çokluğundan ötürü, daha iyi anlar oldum.


"Türk sarışını" diye de tabir edilen, kuaför sarışını, renkli lensli, takma kirpikli bu barbiemtrak kızlar artık heryerdeler.

3 yaşından 12 yaşına kadar, odasının perdesinden nevresimine, kaleminden defter kapağına, tokasından mayosuna kadar herşeyini Barbie markalı almış, kendine Barbie'ninki gibi sanal bir dünya kurmuş ve hâlâ daha o rüyadan uyanamamışlığın verdiği mahmurlukla olsa gerek; dünyadan bihaber laylaylom yaşamayı mutluluk zanneden bu tipler, kanımca, ilerleyen yaşlarında dünyanın acı gerçekleriyle karşılaşıp, çok büyük bir hayal ve hayat kırıklığına uğrayacaklar.

Şimdilerde tek dertleri, vücut endeksleri! Bunun için sürekli diyetteler.

Barbie gibi olmak ve yaşamak, Ken gibi zengin bir yakışıklı ile çıkabilmek(!) en büyük hayat gâyeleri.

Alabildiğine de özgürler(!)

Evet, dünyanın gözünde sarışın Barbie, her anlamda batıyı ve özgürlüğü; esmer Sara ise İran'ı, hatta ingilizce yayınlardan anladığım kadarıyla baskıcı, kısıtlayıcı İslâmi(!) yaşantıyı temsil ediyor.

Bundan sebep, sarışın olmak, beyaz olmak, üstün olmak anlamına da geldiğinden bizim akıldâneler de, öbek öbek kuaförlere gidip sarışınlaşıyorlar!

Peki şimdi soruyorum;

İran'daki Sara ve Dara'lar niçin ayaklandılar?

Aslında sadece bir rüyadan ibaret olan, Barbie ve Ken gibi yaşamak için mi?

bknz:

Sara and Dara

Barbie

Beni Türk Aktarlarına Emanet Ediniz!


Sen n'aptın, Tuğba!

Mezuniyette böyle konuşulur mu hiç!

Hem de, ÖSS tercih döneminde...

Tam da, "Benim oğlum/kızım doktor olacak" diye yıllardır evlatlarının beynini yiyen velilerimiz; çocuklarının yüksek puanlarıyla konu komşu akrabaya hava atıp, kurum kurum kurulurlarken.

İnternlerle yaptığınız anketin sonuçlarını, böylesine dürüst, böylesine sâfiyâne bizlere açıklamak zorunda mıydın kürsüden.

Biz kendi kendimizi, Atamızın sözüyle avutup, yedi sülâlemizi "Türk hekimlerine emanet" edip, ama nihayetinde "Allah'a emanet" yaşayıp gidiyorduk işte.

Ağzımıza bakıp, sırtımıza iki tık tık yapmalarından sonra, topu laboratuara atıp; sonrasında, bilgisayarın verdiği tahlil sonuçlarına göre bilmiş bilmiş ahkâm kesip, komisyon aldıkları ilaç reprezantlarının tavsiyeleriyle yazdıkları reçetemizi alıp, tıpış tıpış eczanenin yolunu tutuyorduk biz.

Ne gereği vardı şimdi böyle "Ben kendi anne babamı arkadaşlarıma emanet etmem" diyen müstakbel Türk hekimlerinin anketini deşifre etmeye!

Tevekkeli, Ahsen yengemiz, "Rabbime sordum. Sayın Bakan nerede ameliyat olsun diye... İçime bir his doğdu, ABD'deki Cleveland diye" deyip, tüm suçu rabbimize atıp, Kemâl ağbimizi kaptığı gibi taaa okyanus ötelerine boşuna taşımadı.

Biz şimdi ne yapalım, Sevgili Tuğba?

Maranki, Saraçoğlu, aktar üçleminde mekik dokumayalım da ne yapalım?


SES İzmir Şubesinden,

Maliye Bakanı; Sayın Kemal Unakıtan’a Açık Mektup

Sayın Kemal Unakıtan; By-Pass Ameliyatı olmak için, eşinizin ifadesiyle “Rabbime sordum. Sayın Bakan nerede ameliyat olsun diye... İçime bir his doğdu, ABD'deki Cleveland diye.. “ Amerika'ya gittiniz. Ameliyatınız başarılı geçmiş biz de geçmiş olsun diyoruz.

Sayın Bakan; By-Pass ameliyatı olmak için rahatsızlandığınızda ilk müraacat ettiğiniz, teşhisinizin konduğu Hacettepe üniversitesi başta olmak üzere ülkemizdeki tüm hastanelere ve hekimlerine güvenmediniz mi?

Yıllardır uyguladığınız sağlık politikalarının sonucunu görerek mi Amerika'ya gittiniz? Yani uyguladığınız sağlık sistemine sizde mi güvenmiyorsunuz?

Sizi Amerika'daki hastaneye hangi sağlık kuruluşu ve heyeti sevk etti?

ABD’deki Cleveland hastanesine kamu adına ne kadar fatura kesildi? Cebinizden katkı payı ilave ücret ne kadar ödediniz?

Kamuoyunda sürekli olarak halktan birisi olduğunuzu söylüyorsunuz. Ülkemizde her yıl yaklaşık olarak 55.000 kişi başarılı bir şekilde kardiovasküler ameliyat olurken kendiniz için ve cebinde parası olanlar için Amerika'daki hastaneleri önerirken, fakir fukara ve halkımız için ülkemizdeki D ve E sınıfı hastaneleri niçin öneriyorsunuz?

Hani halktan birisiydiniz?

Sosyal güvenlik kurumu, By-Pass ameliyatı olmak için şimdiye kadar kaç kişiyi Amerika'ya sevk etmiştir?

SSGSS yasasını meclisten geçirirken bakanları ve vekilleri Amerika'ya gitmek için mi yasanın dışında bıraktınız?

Maliye Bakanı olarak Genel Sağlık Sigortası’nın çıkmasında önemli rolünüz oldu. Sürekli yayınladığınız Bütçe Uygulama Tebliği ile hastaların bazı tedavi uygulamalarına ve ilaçlara ulaşmasını engelleyecek şekilde düzenlemeler yaptınız. Hastalık anında kişinin yeniden sağlığına kavuşması için ihtiyaç duyduğu ilaca ve tedaviye ulaşamamasının ne demek olduğunu hastalığınız sürecinde hissetiniz mi?

Yine Genel Sağlık Sigortası hükümlerinin TBMM üyeleri için uygulanmaması kararı sayesinde BY-PASS ameliyatınız sürecini sıkıntısız bir şekilde geçirdiniz. Gerçi TBMM’nin sağladığı sağlık güvencesi olmasa dahi, maddi durumunuz tüm tedavi masraflarını karşılamaya yetecek durumdaydı. Genel Sağlık Sigortası güvencesi olan birisinin BY-PASS ameliyatı olmak zorunda kaldığında, onların aynı olanaklara sahip olmadığını biliyorsunuz. Lütfen bir an düşünün. Sizde ölümün soluğunu yüzünüzde hissettiniz. Yaşam güdünüz sizi Amerika birleşik devletlerine kadar götürdü. Eşiniz Ahsen hanımın ‘"Rabbime sordum. Sayın Bakan nerede ameliyat olsun diye... İçime bir his doğdu, ABD'deki Cleveland diye..." sözleri duyduk.

Sizi seven ve sağlığınıza tekrar kavuşmanızı isteyen eşinizin bu sözlerini daha iyi bir tedavi dileği olarak yorumladık. Ülkemizde BY-PASS veya bir başka hastalık nedeniyle eşine veya çocuğunun yeniden yaşama kavuşturma çabasına rağmen yaşadıkları çaresizlikleri ve dramlardan haberiniz var mı? Sizin gibi BY-PASS olmak durumunda kalan birisinin bırakın Amerika Birleşik Devletleri'ne gidebilmesini, Genel Sağlık Sigortası olmasına rağmen katkı payı, ilave ücret ödeyecek parası olmadığı için en yakınındaki hastanede tedavi olamadığını biliyor musunuz?

SES İZMİR ŞUBESİ

Akepeee, Akepeeee, annen güzel sen çirkiiin, kabaramazsın kel Fatmaaaa:)

resme tıklayın lütfen

by Eminimsi

Başlıkta kullanılan tekerleme, erkek hindileri sinirlendirip, kabartmak için kullanılır/mış.

bknz:
kabarama kabarama kel Fatma
Kabaramazsın Kel Fatma

Jenny'nin Gözünden Ülkemi Okumak


Prof.Jenny White, Amerikalı bir sosyal antropolog. Uzmanlık sahası olarak da ülkemizi seçmiş görünüyor.

"Türkiye'yi çok seviyorum" diyen Jenny'in günlük gazetelerden takip ettiği ülkemizle ilgili yazılarını, ingilizce yayımladığı bloğundan takip etmek mümkün.

Kendisine dair internette türkçe tarama yapıldığında ise, antropolojiden ziyade, roman yazmaya ağırlık verdiği anlaşılıyor. Osmanlı zamanında geçen ve hafiye Kamil Paşa eksenli polisiye bir olayı konu edindiği romanı "Sultanın Mührü", Amerika ve Avrupa'da oldukça popüler olmuş ki, 1877 Fatih'inde geçen gizemli olayları konu ettiği The Abyssinian Proof adlı devam romanını da yazmış. Kitaplarını henüz okumadım ama, kendi tarifine göre, Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar gibi kitapların, müslüman versiyonuymuş.

Bildiğim kadarıyla Jenny şu an Boston'da(?) Bloğunu da türkçe avantajını kullanarak internet gazetelerini tarayarak yazmakta(?)

Tabi ülkemiz, her gün/her an herşeyin yaşanabileceği izlenimi veren, bulunmaz bir laboratuar ve sosyologlar için de tam bir malzeme hazinesi olunca; bu durum Jenny'in bazen sabah, öğle, akşam günde neredeyse iki-üç yazı girmesini mümkün kılıyor.

Çoğu zaman, şahsi yorumlarını eklemeden, gazete haberlerini ingilizceye çevirip sunması yeterli oluyor.

Bizim, üçüncü sayfa haberi diyerek okumadığımız, ve artık neredeyse kanıksadığımız günlük haberlerin çoğu, Jenny'e olağan dışı görünüyor ve başlık konusu olabiliyor.

Hâl böyle olunca, onun bloğundan ülkeme baktığımda tam bir curcuna yaşayan, evlere şenlik, Allah'a emanet hukuksuz bir kabile ülkesi görüyorum.

Hatta kimi zaman saat farkından dolayı, ondan önce okuduğum bir cinayet haberini, "Bu haber tam Jenny'lik, kesin başlık yapacak" diyorum ve hakikaten yapıyor.

Ve bazen, evde kardeşini hırpalayan, döven fakat, sokakta başka çocukların onu dövdüğünü görünce tüm şefkatiyle kardeşine sahip çıkan abla/ağabey sendromu ile ülkemin ayıplarını dünyaya duyuran bu kadına tarif edemediğim bir refleksle "Sen önce kendi ülkenin ayıplarını yaz!" diyesim geliyor!

US Department of Justice 2000 verilerine göre, her 90 saniyede bir kadının tecavüze uğradığı ülkesinde kadına şiddetin âlâsı varken, sadece bizim ülkemizde kadınlar şiddet mağduruymuş gibi münferit olayları yazıp dünyaya sunması, adını benim bile bilmediğim ama varlığından emin olduğum bir damarıma dokunuyor! (Hayır, milliyetçilik değil!)

1980'li yıllarda yaşadığı Arnavutköy(?) yada her neredeyse, ramazan ayında kapı ziline yazılan "GÂVUR" yazısını başlık yapıp, yabancı düşmanlığımızı bu münferit olayla tanımlayarak; ülkemizin en güzel yerlerinde ev alıp sefa süren onbinlerce Rus'u, Alman'ı ve bilimum yabancıyı görmezden geliyor.

Halbuki, Anadolu'da köylere gidip, aç olduğunu söylese, önüne ne var ne yok sofralar serileceğini test bile etmemiş!

Yani Jenny'e bazen, "Ermeniyse benim Ermenim, Kürtse benim Kürdüm, sen önce Irak'ta 1 milyon kişiyi öldüren kendi devletine bak, Guantanamo'nu akla, Ebu Gureyb'in hesabını ver, Yusuf İslâm'ı ülkenize niye sokmadınız, Kızılderilileriniz nerede bir araştır --kaldılarsa tabi!" diye ağız dolusu kavga edesim geliyor!

Hatta,
Hey Jenny! This is for you, diyesim bile geliyor bazen:))


Sonra sakinleşip, yine kendimize kızıyorum.
"Kadının suçu ne, o sadece mevcut fotoğrafı yayınlıyor, poz veren biziz" diyorum.

Senegal Nireee, Türkiye Nire!


(Senegal'li müzisyen/satıcı)



(Yenikapı balık halinin arka tarafı)



(ve manzarasi)

Çarşaf Meselesiymiş, hadi ordan!

Son bir haftadır değişik fikir platformlarında çarşaflı bir hanımı azarlayan hakime hanım hakkında çeşitli eleştiriler yazıldı çizildi, kınamalı tepkiler dile getirildi, bahaneyle Kemalistlere bir güzel giydirildi, yürekler soğudu.

İyi de edildi.

Ama,
Ben açıkçası şunu çok merak ediyorum;

Eşinden boşanma tazminatı almak için mahkemeye başvuran ve önce peçesini açmasını daha sonra çarşafını çıkarmasını isteyen hakimle, “Atatürk’ün hanımı da çarşaflıydı” polemiğine giren, sonunda “Senin Allah’ının kanunları burada geçmez!” bâbında fırça yiyen bu çarşaflı hanıma; sanal ortamda çok sıkı sahip çıkan, onu makalelerinde başlık malzemesi yapıp Kemalist sisteme vuran dindar yada muhafazakar kimlikli insanlar, gerçek hayatlarına döndüklerinde ne kadar samimi davranabiliyorlar?

İş yeri sahibiyseler, şirketlerinin görünür bir mekanında çarşaflı bir hanıma aktif bir görev verebiliyorlar mı?

Yoksa prezentabl sekreterleri, gayet kısa elbiseler ve etekler giyebilen, hoş ve bakımlı türk sarışını hanımlardan mı seçili?

Çarşaflı bir hanım ben PEÇEMİ AÇMADAN size asistanlık yapmak istiyorum dese, cevapları ne olur?

Onu katıldıkları toplantılara, fuarlara çekinmeden gönderirler mi?

Elbette, HAYIR! HAYIR! HAYIR!

Yüzünü açması ve normal bir türban takması halinde belki şirketin arka odalarında, az bir maaş karşılığı lütufta bulunabilirler.

Ama sıra lâfa gelince, mangalda kül bırakmazlar!

Çok yakından tanıdığım fen-edebiyat son sınıf öğrencisi başörtülü üç kız, bir dersanenin dindar(!) ve hacı olan sahibi tarafından odasına çağrılırlar.
Kızlar dersanenin yaptığı sınavda çok iyi puan almışlardır ve stajyer/etüt öğretmeni olmak istemektedirler.

Dindar patron, kızlara önce kendisinin hacca gittiğini, hanımının da onlar gibi başörtülü olduğunu anlattıktan sonra, biz sizinle çalışmayı çok istiyoruz zira soruların tamamını çözmüşsünüz ama başınızı açmanızı rica ediyoruz teklifini sunar.

Kızlar “Ama biz henüz mezun bile değiliz ve resmiyette öğretmen olmadan sadece etütlere gireceğiz, başımızı açmamıza ne gerek var?” diye sitem ederler.

Aldıkları cevap malumdur:
“Velilerden tepki alabiliriz.”

Ticaret ve para her şeyden tatlıdır elbet!

Bu kızlar üniversitede zaten başlarını açmışlardır, alışıklardır. Burada da açsanız n’olur ki, mantığıyla yaklaşılmıştır meseleye.

Şimdi bu dindar patronun odasının, Kemalistlerin İKNA ODALARINDAN farkı nedir söyler misiniz?

bknz:
Başörtülü Kızlarla Kim Evlenecek?

Türkiye'nin Aşk Haritası Çıkarılmış



Milliyet gazetesi A&G 'ye yaptırdığı araştırma/anket sonuçlarını yayınlamaya başladı.

Başlıkta "Aşk Haritası" lafı geçiyor ama, araştırma sadece evli çiftler üzerinde yapılmış. Yani bu ankete, nişanlılar, sözlüler, flört edenler ve elbette eşcinsel çiftler dahil değil.

Sonuçlar, ülkemiz ve benim açımdan çok da şaşırtıcı değil.Hele hele yayın sırası bekleyen başlıkları görünce hiç şaşırmadım desem abartı olmaz.

-‘Aldatma’ kesin boşanma nedeni...
- 100 kişiden 25’i şiddet mağduru
- Bekârlar kayınvalide istemiyor.
- Özel günleri özellikle unutuyoruz.

Bunlar halihazırda bildiğimiz şeyler!


Ben Milliyet'in ıskaladığı başka bir konuya değinmek istiyorum:

Giderek artan evlenme yaşının nedenlerine.

Bunun için çok ekstrem özneler almadan, şöyle basit bir hesap yapalım.

Diyelim ki, küçük bir Anadolu şehrinde doğmuş, orta halli aileleri olan Ali ile Ayşe'miz var. Bu çocuklar ilkokula 7 yaşında başladılar 15 yaşında liseli oldular. Birbirlerini de çocukluk aşkı şiddetinde seviyor, pembe panjurlu olmasa da 2+1 kira dairelerinde bol çocuklu mutlu bir gelecek hayal ediyorlar.

Ali ve Ayşe'nin 15 yaşında başladıkları lise, artık 4 yıl olduğundan, 19 yaşında mezun oldular. İki yıl ÖSS'ye girmelerine rağmen kazanamadılar. Böylece 21 yaşına geldiler.

Bir baltaya sap olabilmek için, ÖSS'yi kazanmalarının farz olduğu ülkemizde ne yapıp edip, nihayet Ayşe fen-edebiyat fizik bölümüne, Ali jeoloji mühendisliğine kapağı attı.

İstedikleri bölümlere giremediklerinden mutsuzlar. Hayallerindeki pembelik giderek flulaşıyor.

Dersleri sevmiyorlar. Ayşe fizikçi yada bilim adamı olamayacağını bildiğinden tek ümidi öğretmenlik. Ali ise notları yüksek tutup master yapıp okulda öğretim görevlisi olmaktan başka çaresinin olmadığını biliyor.

Ne çare, okul hayatı hocalarının sayesinde zehir oluyor. Derslerde hiç bir şey öğrenemedikleri moron hocaları, sınavlarda kendilerine âllâme-i cihân muamelesi yapıp, hazırladıkları en kazık sorularla ortalaması 100 üzerinden 08 olan sınıflar yaratıyorlar. 30 alırsanız o dersten başarılı sayılıyorsunuz.

Ali ve Ayşe'de hazırlıkla birlikte 5 yıl olan okullarını 2 yıl uzatarak mezun olabiliyorlar. Her ikisi de 28 yaşındalar. Ali jeoloji mühendisi olarak iş bulamayacağını bildiğinden devlete kapak atmaya, Ayşe'de öğretmen olabilmek için, okuldan pedagojik formasyon derslerini almaya karar veriyor.

Ayşe ALES sınavına, Ali KPSS ve KPDS sınavlarına hazırlanmaya başlıyor. Ayşe ALES'ten iyi bir puan alıp eğitim fakültesinden 1,5 yıl boyunca dersler alıyor.
Bu arada kimselere söylemiyor ama 30'una merdiven dayadı:)
Ali ise aldığı KPSS puanının yeterli olmayacağını bildiğinden tekrar hazırlanmaya başladı ve çaresiz bir cafede garsonluk da yapıyor.

Artık evlilik hayali kurmaya korkuyorlar. Çünkü paraları ve işleri yok!

Ayşe o yıl girdiği KPSS'den iyi bir puan alıp, tezsiz yüksek lisansını da bitirip milli eğitim bakanlığının atamalarını beklemeye başlıyor.
Fakat o da ne , MEB o yıl sadece 20 adet Fizik öğretmeni atayacak ve bu atama için nerdeyse 95 puan istiyor. Halbuki Ayşecik 91 alabilmişti.
Yine de bekliyor umutla.
Ama nafile, atanamıyor.
Kimse ona iyi bir fizik öğretmeni olup olamayacağını sormuyor. KPSS puanın yetersiz kusura bakma deniliyor.
Ayşe 31 yaşında.
Gidiyor bir dersane danışmasına CV bırakıyor. Sadece sigortam yapılsın razıyım ilk sene diyor.

Ali,devletin o yıl jeoloji mühendisi almayacağını öğrenince askere gitmeye karar veriyor. Babasına danışıyor. Babası askerde harçlık yollayamam, asteğmen ol diyor.

Alicik ne yapsın, asteğmen olmak için sınavlara asılıyor ve maaşlı olarak Şırnak'a gidiyor. 15 ay sonra 33 yaşında dönüyor.
Ayşe bir dersanede 500 lira+sigorta karşılığı canını dişine takmış çalışıyor.

Aşkları artık rutine dönmüş, heyecanları bitmiş bir halde ailelerine sözlenmek istediklerini iletiyorlar.

Ayşe'nin ailesi işsize kız yok diyerek resti çekiyor. Kızımıza şu kadar gram altın takacaksın, şu kadar mobilya alacaksın diye şartlar koşuluyor.

Ali, borç para alıp Yeşilköy pazarında çanta satmaya başlıyor.

Her ikisi de hayat yorgunu ve ümitsiz para biriktirmeye çabalıyorlar.

Neyse çok uzattım acıklı film senaryosuna döndü:)

35 yaşına geldiklerinde pazarcı Ali ile Dersaneci Ayşe evleniyorlar.

Arabaları, evleri yok. Ayşe'nin kazancı kira, yakıt elektrik ve suya gidiyor. Ali'ninki de mutfak masrafı, giyim kuşama. Kredi kartı borcu cabası.

Ve Milliyet gazetesi A&G şirketine, "git sor bakalım, Ayşe ve Ali tekrar dünyaya gelse yine birbirleriyle mi evlenirler, hala aşıklar mı?" diyor.

Sizce 35 yaşındaki yeni evli Ali ile Ayşe'miz yolda karşılaştıkları A&G anketörüne ne cevap vermiştir?












Seni Uzaktan Sevmek Aşkların En Güzeli




(Fotoğraflar üzerine tıklanarak büyütülebilir.)








Türk Matbuâtında Müstear İsimler

Şişelere konulup denize bırakılan mektuplar misâli, müstear isimlerle bloglar yazıp, siberalem denizine bırakıveriyoruz.

Ve bu bloglarda, kimimiz haklı endişelerle, kimimiz muzırlıktan dolayı, gerçek hayatımızla belki de hiç ilintili olmayan takma adlar kullanıyoruz.


Gündelik yaşantısında topuklu ayakkabı yerine babet giymeyi tercih eden biri olarak, “yüksek ökçe” mahlasını niçin seçtiğimi şöyle bir düşündüğümde; memleketimde olan bitenleri, bunlara dair okuduklarımı, gözlemlerimi, “kadın” kimliğimi de vurgulayarak, bir yerlere not etme ihtiyacının sonucudur herhalde diyebiliyorum.


Bu yazıya rastlayan blog yazarlarının da, kullandıkları takma adların eminim türlü türlü nedenleri vardır ve hepsi de kendince haklıdır. Kimi 657’ye tâbidir, kimi iş adamıdır, kimi mahalle baskısından çekiniyordur vs. vs.


Ama bir de müstear kullanarak yazan ve bu işten para kazanan profesyonel blogcular yani köşe yazarları var ki, bunlardan ilk deşifre olanı (yaşımın müsaade ettiği kadarıyla hatırlayabildiğim) Taha Kıvanç’tı. Gölgeli bir vesikalık fotoğraf kullanan Taha Kıvanç, o dönemin arı kovanlarına cesurca parmağını sokuyor, gözünü budaktan esirgemeden ezber bozan komplo teorilerini gündeme taşıyordu. Onun bu gizemli hali, kendisi hakkında da komplo teorileri üretilmesine neden olunca, nihayet “Evet o benim” deyiverdi. Kahraman Taha Kıvanç, aynı gazetede yazan Fehmi Koru’dan başkası değildi.


Deşifre olmasına rağmen Taha Kıvanç’ın ratingi hiç azalmamış olmalı ki, F.Koru daha sonra transfer olduğu Yeni Şafak gazetesinde de, her iki ismiyle yazmaya devam etti/etmekte.


Yakın zamanda çoğumuzu şaşırtan başka bir müstear ismin farkına vardık: Tuğçe Baran.

Evet, 6 yıl boyunca Tuğçe Baran adıyla köşe yazan akıllı sarışın fıstık, aslında Mutlu Tönbekici’den başkası değildi. Ve Mutlu hanım, Ayşe Arman’a verdiği röportajda, Tuğçe’yi niye öldürdüğünü büyük bir keyifle anlatıyordu. Bu röportajdan, köşesinde kullandığı ve aptal sarışın imajını yerle bir edecek kadar sarışın olan kızın fotoğrafının da, aslında porno filmlerde oynayan bir model olduğunu hayretle öğreniyorduk. (Halbuki ben yazılarının gidişatından, Tuğçe’nin bir gün başını örtüp namaza başlayacağını hayal etmeye bile başlamıştım.)


Bu deşifre, Tuğçe Baran’ı takip eden, sarışın sever pek çok erkeği hayal kırıklığına uğratmış mıdır bilemiyoruz fakat, Mutlu Tönbekici’nin Tuğçe kadar okunmadığından yola çıkarsak, özellikle bir kısım medyada imajın çok şey olduğunu, yazdıklarınızın okunması için iyi bir imaj yapmanız gerektiği de bu vesileyle su yüzüne çıkmış oldu diyebiliriz.


(Öyle ya, Köşenizde zırvalar bile yazsanız, Haşmet abiyle sevgili olarak yada Okan Bayülgen’le öpüşerek ünlenip geniş bir okur kitlesi oluşturabilirsiniz pekala!)


En yeni sobelenen müstear ismimizse, malum “hergele Ahmet Arsan”. Kendisi acemiliğinden olsa gerek, kim olduğunu cümle aleme hemencecik belli etti. Gizemi filan oluşmadan balonu söndürüldü. Hoş, müstear isme neden ihtiyaç duyuldu, Ertuğrul Özkök’e sormak lazım ama, yazdığı şeyler, Ayşe Böhürler’in tabiriyle, gıybet forever nevinden islâmi magazin. Bunu da zaten köşesinde hergün bolca yapmaktaydı. Belki sadece maaşı artmıştır garibimin, ne diyelim helali hoş olsun.


Nette biraz araştırınca, en fazla takma isim kullanan yazarımızın Aziz Nesin olduğunu görüyoruz. Nedenleri malum! Fethullah Gülen’in de bir zamanlar Abdülfettah Şahin vb. isimlerle çıkan kitapları olduğunu biliyoruz. Onun da nedenleri malum!


Hâsılı, geçmişten günümüze, bizler dahil müstear isimler hep varolmuş ve varolmaya devam edecekler. Hele hele fikirlerini söylemenin ağır bedelleri olduğu baskıcı devirlerde, bu türden isimler çoğalmış/çoğalacaktır.


İşte Matbuatımızdaki Gelmiş Geçmiş Müstear İsimler:

(bkz: oktay akbal) (o.a., ok.akbal),
(bkz: çetin altan) (ç.a., ç.altan, hadi borazan, hüseyin zurna),
(bkz: nurettin artam) ( ar-tam, t.i., toplu iğne)
(bkz: aşık ihsani) ( ihsani sırlıoğlu, sırlıoğlu),
(bkz: nurullah ataç) ( ahfeş, ataç, ali gümrükçü, ali nurullah ata, aklan, kavafoğlu, (bkz: nurullah ata), sabiha yağızlar, süha kavafoğlu),
(bkz: yusuf atılgan) (nevzat çorum, ziya atılgan),
(bkz: hüseyin nihal atsız) ( atsız, nihal atsız, selim pusat),
(bkz: falih rıfkı atay) ( ata, f.r.a., fatay, falih rıfkı, tabişgahi lahuri),
(bkz: reşit fuat baraner) (çelik adam),
(bkz: zeki baştımar) ( ferhat, yakup demir, z.baştımar),
(bkz: fakir baykurt) (tahir baykurt),
(bkz: burhan belge) ( burhan asaf, burhan asaf belge, burhan sadık),
(bkz: ilhan berk) (nurullah ilhan birsen),
(bkz: tarık buğra) ( mehmet nazım, tarık emin),
(bkz: eray canberk) ( akay tekhan, aydın ergü, güngör songür, işık horasanlı, (bkz: mehmet eray) canberk, mehmet eray),
(bkz: adalet cimcoz) (fitne fücur),
(bkz: müjgan cumbur) (müjde nasiboğlu),
(bkz: demirtaş ceyhun) (demir-taş ceyhun),
(bkz: nail çakırhan) ( nail v., nail vahdet çakırhan),
(bkz: şefik hüsnü deymer) ( dr. şefik hüsnü, şefik hüsnü, keramet, tahir, tayfur, tahir tayfur),
(bkz: turhan dilligil) (sokaktaki adam),
(bkz: hasan izzettin dinamo) (hasan deniz),
(bkz: fethi naci) ( fethi naci kalpakçıoğlu, ismail naci kalpakçıoğlu, oktay deniz),
(bkz: fikret adil) ( bir istanbullu, fikret adil kemertan, kemertan, kuloğlu),
(bkz: vedat günyol) ( teleme, ahmet vedat günyol, ali candan, gündat, o.işık, y. dilli),
(bkz: reşat nuri güntekin) ( ağustosböceği, ateşböceği, cemil nimet, hayrettin rüştü, mehmet ferit, mizah yazarı, reşat nuri, yıldızböceği),
halikarnas balıkçısı ( cevat şakir kabaağaçlı, cevat şakir kabaağaçlıgil, hüseyin kenan),
(bkz: rıfat ilgaz) ( mehmet rıfat, r.ilgaz, remzi işık, stepne),
(bkz: ümit kaftancıoğlu) ( garip tatar, ümit ilhan kaftancıoğlu),
(bkz: tarık dursun k.) ( m. hasan göksu, t. kakınç, tarık dursun kakınç),
(bkz: orhan veli kanık) ( adil hanlı, mehmet ali sel, o.v. kanık, orhan veli),
refik halit karay ( aydede, dürenda, kirpi, kirpi-i natüvan, mübeccel halit, refik halit, vakanüvis),
(bkz: aslan kaynardağ) ( ali konuk, ferhat sılacı),
(bkz: kemal tahir) ( bedri eser, cemalettin mahir, f.m. ikinci, kemal tahir benerci, kemal tahir demir, kemal tahir tipi, körduman, murat aşkın, nurettin demir), (bkz: kerime nadir) ( kerime nadir azrak, mehlika azrak),
(bkz: necip fazıl kısakürek) ( adı değmez, ahmet halil, necip fazıl, tanrı kulu),
(bkz: hasan hüseyin korkmazgil) ( dr. hüseyingil, hasan hüseyin, hüseyin korkmazgil, korkmazgil),
(bkz: muhsin ertuğrul) ( ertuğrul muhsin, ertuğrul muhsin may, nabi zeki, ibrahim muhsin ertuğrul, ip çeken, servet moray, suflör),
(bkz: behçet necatigil) ( behçet gönül),
(bkz: vedat türkali) ( abdülkadir pirhasan, hüsamettin gönenli),
(bkz: vala nurettin) (akşamcı, hatice süreyya, hikayeci, veli nuri, va-nu),
(bkz: hilmi yavuz) (ali hikmet),
(bkz: yaşar kemal) ( kemal gökçeli, sadık kemal gökçeli, yusuf karataylı),
(bkz: yusuf ziya ortaç) (akbaba, çimdik, kamber, yusuf ziya),
(bkz: nazım hikmet ran) ( ahmet cevat, ahmet oğuz saruhan, ercüment er, ibrahim sabri, kartal, kemal ahmet, m. ihsan, mazhar lütfü, mehmet nazım, mehmet nazım hikmet, mümtaz osman, nazım hikmet, hazım hikmet borjensky, nazım hikmet verzansky, nurettin eşfak, orhan selim), haldun taner (can enişte, haldun hasırcıoğlu),

aziz nesin'in kullandığı takma adların tamamı şöyle: a.n., akbaba, ayşe gül, bahri filbahri, bahrifilefil, battal bataner, bedri birdirbir, d. kırat, daver devletlü, falan, falan filan, fettane şatifil, hakkı haklar, hakkı hukuki, hasan denede gör, hikayeci, ismail ateş, izzet izinde, kasım kahkah, kerim kihkih, kerami pestenkerani, levazımcı kazım, mehmet nusret nesin, naneyedibaşı, şemsettin şaşı, nuri hayat, ord. prof. paf puf, dr. daim değer, oya ateş, öküz aleyhisselam, prof. dr. a. ayvacı, prof, tosun okuyanlar sağolsun, recep kinayi, sarraf mutasarrıf, sıtkı sırılsıklam, sülüman gider, şaban şabaner, şakir şıkırşıkır, taki zoraki, vaiz, el-hac ömer ölçer, vedia nesin, yazar bazen, yüksel damaçık.

Kaynaklar:

Medya Sözlük

Geçmişten Bugüne Müstear İsimler

2o Bin Müstear Tesbit Ettim.





23 Nisan OUT, Türkçe Olimpiyatları IN!

Bir zamanlar bizim topraklarımızda açılmış Robert College'lerin muadili Türk okullarının, IMPERIAL/EMPERYAL duygularımızı coşturan bu muhteşem organizasyonunu her yıl olduğu gibi hayranlıkla izliyoruz.

Şundan eminim, kürt vatandaşlarımız da milli takım maçlarında yaşadıkları coşkunun aynısını bu olimpiyatlarda gösteriyorlar, takdir ediyorlar.

Benim favorim Pakistan.



Tülbent-Türban Tartışması(3)

AYŞE BÖHÜRLER - 'Türk toplumunun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur.' Bu cümlelerinizle bu korkuları anlıyorsunuz ama merak ettiğim gerçekten bunlara hak verip vermediğiniz. Bunları söylerken dindar kadınların bu özgürleşme tarihinin farkında olmadığını mı düşünüyorsunuz merak ediyorum. Üstelik o dönemin kadınlarına ilişkin araştırmaların, kitapların çoğu dindar kadınlar tarafından yazılmış... İslam dünyasında mirastan çokeşliliğe birçok alanda İslami kuralların yeniden yorumlanması gerektiğini savunan kadınları, İslam'ın ataerkil söylemine gönderme yapan, erkek tefsircilerin yorumlarına itiraz eden, neden kadınlar cumhurbaşkanı olmasın diyen kadınları görmüyor musunuz? Mevcut kadın ve erkek arasında İslam'ın ruhuna uymayan yorumlara dindar kadınların getirdiği eleştiriler bir yana; dindar olmak, bir dine mensup olmak örtülü veya örtüsüz, ya da ateist olmak bütün bunlar profesyonel alanlarda insanların yargılarını etkileyebilir mi?

ALEV ALATLI - Ben hak versem ne olur, vermesem ne olur Ayşe hanım? Mesele, türbanın, örtünün ya da her neyse, bir tür özgeçmiş gibi algılanmakta olması; yani, tesettüre giren genç kadının, İslâm'ın emrettikleri olarak bilinenlerin tümüne teslim olan genç kadın olarak algılanmasıdır. Bunların arasında kadınlara eşitliksiz miras hakkından, aklen eksikli olmaya varıncaya kadar pek çok hüküm; doğru, yanlış ya da yoruma muhtaç ama tedavülde olan hüküm vardır. Hal buyken, 'yeni kadın' denilen tipolojinin sadece tanık kürsüsündeki hemcinsinin değil, kendisinin de aklen dûn olduğunu kabul ettiğini giyimiyle ilan eden bir yargıca tepkili olabileceğini söylüyorum. Örnekler daha da çoğaltılabilir, elbet. Öte yandan bir ateist, Allah rızası için hiçbir şey yapmayacağını ilân etmektedir. Gelin birlikte düşünelim, şehadet kavramını tanımayan böyle birisinin kumandasına meselâ erkek kardeşinizi gönül rahatlığıyla emanet edebilir misiniz? Ne ki, ateist gizlenebilir, günahkâr erkek de gizlenebilir ama örtünen kadın meğer ki sahtekâr olsun, kimliğini dışa vuran kadın gibi algılanır.

A.BÖHÜRLER- Siz de türbanı erkek baskısı, erkek egemenliğini güçlendiren bir unsur olarak mı görüyorsunuz?

A.ALATLI- Vallahi, Hint'ten, Buda'dan, eski Yunan'dan bu yana kadının örtünmesinin erkek egemen toplumların değişmez tutumu olduğuna bakılırsa, öyle gibi duruyor. Ya erkekler öyle istedikleri için, ya da onlardan korunmak için, ama son tahlilde hep bir erkek unsuru, cinsellik vurgusu söz konusudur.

A.BÖHÜRLER- Ataerkil düzenden söz ediliyor sadece İslam'a atfen. Laik Türkiye'de ataerkillik sorunu sadece dinin buyruğuna boyun eğenlerle mi sınırlı? Daha düne kadar töre cinayetlerini suçtan saymayan bunun suç olarak kabulüne itiraz eden laik sistemin hukuk adamlarını ataerkillik değil de ne ile suçlayacağız? Türkiye'deki erkeklerin bu cinsiyet bilincine hayran oluyorum. Kadın-erkek eşitliğini sağlayan birçok madde Ak Parti iktidarında çıkarken, güçlenirken ataerkilliğe karşı çıkan seküler erkekler bana komik geliyor ya size?

A.ALATLI- Kim demiş seküler-laik düzen kadınların ataerkilliğe karşı teminatlarıdır diye! Yok öyle bir şey! Töre cinayetlerine yaklaşım konusunda da size katılmamam mümkün değil. 'Hafifletici sebep' ibaresi altında, ne haksızlıklar yapıldığını iyi biliriz. Ne ki, 'laik' yargıçlar da aydan gelmediler. Onlar da bu kültürün şekillendirdiği insanlar. Müthiş bir toplumsal dönüşümün içindeyiz, hiçbirimiz kültürel tortularımızdan kolay kurtulamıyoruz. AKP'nin bu husustaki olumlu icraatına gelince, insanoğlu böyle değil midir, Ayşe hanımcım; dokuz kez iyilik, bir kez kötülük yapın, akılda kalan kötülüktür. Hatırlarsınız, Winston Churchill, İngiltere'yi o korkunç savaşın içinde çekti çıkardı, zaferden sonraki seçimlerde tek oy alamadı. Sequela, ünlü Fransız reklâmcı, seçimleri kazanan geçmiş icraatın mükemmelliği değil, gelecek için vaat edilenlerdir derdi.

A.BÖHÜRLER- Toplumda şöyle şeyleri sıkça duyarız. 'Ya adam Alevi'ydi onun için...' ya da "ya bu adam ateist...' ya da erkek hâkim veya yargıçlar bu ülkede yıllarca töre cinayetlerini suç olarak bile görmediler... ya da .. 'kadın hâkim çok duygusal...' ya da 'kadın âdet döneminde mi neydi aksi davrandı...' gibi birçok alanda benzer bir durum ortaya koymuyor mu? Üstelik dindar bir insan daha çok adil davranma isteği taşımalı değil mi?

A.ALATLI- Sorunuzun son cümlesine kadarki kısmına, yine bütün kalbimle katılıyorum. Evet, temayül budur ve bu temayül kadınlar söz konusu olduğunda daha da vahim boyutlara varır. Ama 'üstelik dindar bir insan daha adil davranma isteği taşımaz mı?'ya gelince, bakın orada dururum. Kerbelâ vakasından, Gonca Kuriş'in katline, Madımak faciasına kadar düşündüğümüzde, kendilerini 'dindar' sayanların diğerlerinden daha adil olabileceklerine dair elimizde veri olmadığını teslim edersiniz.

A.BÖHÜRLER- Elbette bunun tam tersi örnekleri de bulabiliriz. Adalet, ahlaklı olmak, merhamet sadece dindarların tekelinde değil elbette. Ama dindarlığını ilan edenlerden bu özellikler daha fazla beklenmez mi? Ayrıca da tüm bunların üzerine bugünün verimlilik ve profesyonellik algısı işlerini yaparken insanlara zaten objektif kriterler koymuyor mu? Yanlı davrananı işinden edecek kriterler neden olmasın.

A.ALATLI- Peki, sözünü ettiğiniz o kriterleri kimler koyacak? Kimler denetleyecek?

A.BÖHÜRLER - Profesyoneller! İdeolojilere, dinlere bakmadan önyargısız sadece işine bakan insanlar.

A.ALATLI- Bakın, verimlilik, profesyonellik, objektivite, bunlar seküler modernitenin kavramlarıdır. İnsan hem iyi bir Müslüman, hem de Batı anlamında profesyonel olabilir diyorsak, biri de meselâ grafik sanatını örnek alabilir, nü çiziminde ustalaşmayanın bırakın profesyonelliği, amatör bile olamayacağını savunabilir. Veya iyi bir Müslüman, işçilerinden namaz molalarını esirgeyemeyeceği için verimliliğin düşmesi kaçınılmaz olacaktır şeklinde bir argüman geliştirebilir.

A.BÖHÜRLER - İnancınıza uymayan alanda uzmanlaşmayı seçmezsiniz. Bu tercih edilebilir. Ayrıca günlük hayata ilişkin konularda dinin kolaylık getiren birçok hükmü var. Verimlik, kalkınma gibi alanlarda dini ritüeller tek başına engel olarak kabul edilemez.

A.ALATLI.- Ya da eşrefi mahlûkattan olduğunun bilincinde olan Müslüman tıbbi araştırmalarda hayvanların kullanılması meselesinde objektif kalamaz denebilir. Diyeceğim, meğer ki İslâm'ı yeniden ve kendimizce yorumluyor olalım, modernitenin kavramlarını dini değerlerle örtüştürmek kimse için kolay değildir. Bir şeyler ille de esneyecektir. Esneyecektir de, saçının tek telininin görünmesine izin vermeyen bir hanımın neyi esnetip neyi esnetmeyeceği bilinemez olduğu için ürkütücü olabilecektir.

A.BÖHÜRLER- Örtülü olmak neden yasakları çağrıştırıyor? Şehirli kadını korkutan gerçek sebepler neler? Neden hemencecik başı örtüvermekten korkuyorlar.

A.ALATLI- Çünkü, 'İslâm' gerçeğiyle hurafesiyle bir bütün olarak algılanıyor. Çünkü, kadınlar için vazedilen yasaklar ya da ilmihal uygulamaları (ki çok iyi bildiğiniz gibi bunların arasında kedi sidiğinin alkolden daha temiz olduğu şeklindeki söylemden regl dönemlerine dair türlü kurallar vardır) bu bütünün bileşkenleri sayılıyor. Mesele, başı örtüvermenin çok ötesinde, tüm kazanımların kaybının ilk adımı gibi duruyor. Bir de tabii tek başına seyahat edememek gibisinden kısıtlamalar korku uyandırıyor- diye gözlemliyorum, ben.

A.BÖHÜRLER- Tabii burada yine dinin yeterince tanınmadığını fark ediyoruz. Dini bilgi eksikliği inanan kesimde de inanmayan kesimde de yanlış kavrayışlara neden oluyor. 'İslam' ile tarihi koşullarına özgü yorumların, geleneklerin karıştırılmasına neden oluyor. Yalnız başına seyahat etmekten tutun da pek çok konu dindarların kendisi tarafından İslami ilkelere uygunluk noktasında tartışılıyor. Ben buradan siyasete geçmek istiyorum. Sabih Kanadoğlu türban sorunu yoktur, dinin siyasete alet edilmesi vardır diyor... Haklı mı?

A.ALATLI- Hem haklı, hem de haksız. Türban sorunu yoktur derken haksız. Türban sorunu elbette var; her şey bir yana, örtülü hanımların eğitim hakları bağlamında var. 'Dinin siyasete alet edilmesi' hususundaysa haklı, çünkü az önce de konuştuğumuz gibi, seküler demokrasilerde vatandaşlık hakları ırk, dil, din, cinsiyet vs. gözetilmeksizin onurlandırılması gereken haklardır ve 'tesettür' inanç özgürlüğü maddesinin bir alt açılımıdır. Dini nedenlerle başka davranış biçimlerine meselâ, içkiden uzak durmak gibi- de rastlanabilir. Çağdaş bir demokrasinizin olduğunu iddia ediyorsanız, ne seküler hakları tesettür saikleri üzerinden değerlendirebilir, ne de dini gerekçelerle içki yasağı getirebilirsiniz. Bu çerçevede, seküler demokrasiyi savunma adına konuşan Baykal'ın çıkışı ne kadar yersizse, 'tesettür dinin emri olduğu için üniversiteye girmek hakkımdır' türden bir yaklaşım da o kadar yersizdir. Doğrusu: 'Ben vergimi veren bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Yükseköğrenim hakkımdır. Başımı niye örterim, niye örtmem kimseyi ilgilendirmez' olmalıdır. İster dinin emirlerine, ister bir başka değerler sistemine uygun yaşamak istiyor olalım, seküler demokrasinin kurallarını yüceltmek durumundayız. Ben meselenin içinden çıkılmaz hale gelmesinin nedenini dinsel ve seküler alanların katılıp karıştırılmasında görüyorum.

A.BÖHÜRLER- Başörtüsü özgürlüğünün 301-vakıflar gibi diğer özgürlüklerin dışında tekil olarak savunulması sorundur diyenler haklı mı?

A.A. - Bence haklı değiller. Ülkenin güvenliği, bütünlüğü gibi konularla 'eğitim hakkı' meselesinin birbirine karıştırılmasını doğru bulmuyorum. Ha diyeceksiniz ki, meselâ, 'vakıflar' böyle bir sorun mudur? Bilmiyorum, tartışılması gerekir ama ben vatandaşların eğitim haklarıyla bir ilgisini görmüyorum.

SON SÖZ
Ayşe Böhürler: Bu tartışmanın devamında elbette birbirimize pek çok itirazımız vardı. Ancak sayfanın sınırları bu kadarını taşımaya elverdi. Amacımızı; kendi haklılığımızı ispat etmek, ikna etmek değil, anlamak olunca birbirimizden de öğrenecek çok şeyimiz olabiliyor. Birbirimiz hakkında önyargılarımız ispat iddiası yerine diyalog kurarak samimi, dürüst ve içten konuşmalar yapmak zorundayız. Biz kendi hayat tarzlarımızı korumaktan hiç ödün vermeyen iki kadın olarak yıllardır sürdürdüğümüz dostluğumuzu bu meselenin değil yıkmasına; zedelemesine bile izin vermedik. Birbirimize saygıda kusur etmeden, türban ile ilgili pejoratif/aşağılayıcı tanımlara sığınmadan, göz hizasında konuşmalar mümkündür değil mi efendim?

Radikal gazetesinden alıntıdır.

Türban Özgürlük mü (2)

AYŞE BÖHÜRLER - Anadolu kadınları, annelerimiz eğitimsiz mesleksiz kadınlardı. Bizse eğitimli, meslek sahibi, anne ve eş rolüyle kendimizi sınırlandırmayan kadınlarız. Nasıl aynı olabiliriz ki? Ya da neden aynı olmalıyız? Neden başörtülü kadınların geleneksel olması bekleniyor?

ALEV ALATLI - Örtülü ya da örtüsüz, tabii ki annelerimizi aştık, aşıyoruz. Eşyanın tabiatı bu. Ne ki, asıl sorun da burada zaten. Annemiz eğitimsiz olduğu için, kullanacağım kelime pek üstenci olacak, lütfen peşinen affedin, annemiz eğitimsiz olduğu için 'hoşgörülür' ama biz bunca eğitiminize rağmen farklı bir biçimde de olsa örtündüğümüzde kadınlara ilişkin tüm kısıtlamaları, aşağılamaları bilerek isteyerek kendi özgür irademizle kabullendiğimizi ilân ediyor-muşuz gibi duruyoruz. Benim gözlemim, korkutanın, hatta öfke uyandıranın da bu olduğu yönünde. Öte yandan, Semiha hanımın ekolünden olduğunu söylediğiniz hanım size, 'Anadolu kadını gibi örtünseydin' derken (bkz. dün yayımlanan ilk bölüm) bence size özde estetik kaygısını dile getiriyordu. Çıkışının altında ayrıca Arap ve İran kadınlarına maledilen giyim tarzını beğenmemezlik, onlara öykünmenin doğru olmadığı şeklindeki anlayışın ifadesi de var, sanki.

A.BÖHÜRLER - Annem geleneğin öğretisiyle örtünüyordu, bense bilinçli bir tercihle örtünüyorum elbette. Neden dini bir tercihi, inançlı olmayı ya da imanı, insanın kendi var oluşuna ilişkin bir anlam arayışı olarak görmüyorsunuz? Açık olmak norm mudur? Örtünmeyi dindar bir hayat tercihimin içindeki unsurlardan birisi olarak görüyorum ama kadınlara ilişkin tüm kısıtlamaları ve aşağılamaların kabulü olarak hiç görmedim. Bilakis başkaldırı olarak da görüyorum. Türkiye'deki bir ulusal kimlik modeli olarak biçimsel modernlik dayatmasına karşı, beni mutlu edeni seçiyorum. Benim iç dünyamdaki özgürlük tanımımda örtü ayrıksı durmuyor. Siz dışarıdan gördüğünüz resmi belki de önyargılarınızla çözümlüyorsunuz.

A.ALATLI- 'Siz' deyip durmayın, Ayşe hanım, bu defa da ben alınacağım!!! Şaka, şaka! Dışardan görünen resmin önyargılardan nasibini aldığı elbette doğru. Hangi resim olursa olsun, dışardan bakıldığında önyargılarla değerlendirilir; psiko-analizde bile bu nedenle kullanılmaz mı resim? Yeni bir kamuoyu yaratmak dünyanın en zor işlerinden birisidir, bilirsiniz. İletişim başlı başına bir bilim dalı, haksız mıyım? Şimdi, siz bana söyleyin, nasıl oluyor da resmin gerçeği yeterince duyurulamıyor? Engelleyen nedir? Sakın örtünenlerin desteğinde köşebaşlarını tutmuş erkek kanı önderleri olmasınlar?

A.BÖHÜRLER - Ama Alev hanım, yine de erkek kanı önderlerine teslimiyetten söz ediyorsunuz. Sizinle geçen yıl yaptığım bir röportajda feministlerin Türkiye'yle ilgili yorumlarına karşı çıkmış, bu toplumun ataerkil değil, anaerkil olduğunu söylemiştiniz. Şimdi ne oldu da neredeyse onlara yakın görüşleri dile getiriyormuş izlenimi veriyorsunuz. İzlenimi diyorum, çünkü yazınızda, (A.A.'nın dün bu sayfada özeti yayımlanan 'İçeriden Mırıldanmalar' başlıklı tartışma çıkaran yazısı) onlara mesafeniz hissedilse de net fark edilmiyor.

A.ALATLI- Evet, erkek kanı önderlerinin yetersiz tanıtımdaki olası rollerini sorguluyorum, çünkü, türban korkusunun kaynakları arasında kadın eli sıkmayan erkekler gibi, 'Eğer Allah'tan başkasına tapınmak meşru olsa, kadının kocasına secde etmesi gerekir' şeklinde mesajlar içeren mebzul miktarda kaset, DVD vb. yayınların varlığı gibi faktörlerin de bulunduğunu gözlemliyorum. Canı isteyenin, canının istediği çağrıyı yapabildiği bir dönemden geçtiğimizi teslim edersiniz. Öte yandan, anaerkil bir toplum olduğumuzu gösteren verilerin, ataerkil bir toplum olduğumuzu gösterenlerden çok daha fazla olduğu hususunda ısrarcıyım. Ancak, nasıl ki, ataerkil toplumlarda etkili olan kadın kanı önderleri olmuştur ve olacaktır; anaerkil toplumlarda da erkek kanı önderleri vardır ve olacaklardır. Toptancı yargılardan kaçınmak, her meseleyi kendi içinde değerlendirmeyi öğrenmek durumundayız derim.

A.BÖHÜRLER - Türbanın çağrıştırdığı kavramlar; erkeksi yorum, eksik yaratılmak, köpeklerle eşeklerle bir tutulmak. 'Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur' ifadeniz de türbanlı kesime haksızlık olmuyor mu?

A.ALATLI- Diyelim ki, öyle. Nasıl giderilecek bu 'haksız algılama?' Korkuları gidermek için atılması gerekli adımlar neler? Bunları tartışmanın zamanı geldi de, geçiyor diye düşünüyorum. Öte yandan, 'türbanlı kesim' derken, homojen bir bütünden bahsettiğimiz söylenebilir mi?

A.BÖHÜRLER - Bütün başörtülü kadınlar adına konuşamam elbette. Türbanlı kadınlar da dünyadaki kadın özgürlük hareketinden etkilendiler. Yazınızda belirttiğiniz birçok yeni kadın özelliğine onlar da sahipler. Yıllar önce 'Ben İslam'a göre evde ev işi yapmak zorunda değilim' sözünü Ardahan'dan buraya üniversite okumaya gelen başörtülü bir kızdan duymuştum, kendi şehirli ev köleliğime tuhlanarak dinlemiştim onu. Sanırım başörtü kadınların değişimini de örtüyor. Başörtülü kadınların geleneksel rolleri sorgulaması, hayatlarına yansımaları hiç görülmüyor. Herkes değişebilir ama onlar değişmemeli, çünkü 'Elimizde sürekli Müslümanları dövebileceğimiz bir tokmak olarak kalsınlar' deniyor.

A.ALATLI - Türbanlı, türbansız hepimiz dünyadan etkilendik /etkileniyoruz.
'Mahalle baskısı deve ise, globalleşmenin etkileri fildir' derken, ben de aynen bunu ifade etmeye çalışıyorum. 'Herkes değişebilir ama onlar değişmemeli' şeklinde özde oriyantalist bir yaklaşımın varlığından da söz edebiliriz, ama doğrusu bunun Müslümanları sürekli dövmek istemi gibi hınçtan kaynaklandığını gözlemlemiş değilim. Hatta, Müslümanlığın paylaşılamıyor olması gibi bir durumun varlığından söz edilebilir. 'Sen örtündün diye kendini benden daha dindar mı sanıyorsun?' gibisinden bir sitem yani. Galiba, mesele ne biliyor musunuz? Galiba, siz türbanı tülbentten sonraki bir aşama, adeta bir ilerleme gibi değerlendirirken, örtünün hiç olmadığı bir konumdan değerlendirenler için zamanda geriye gidişin, ricatın işareti türban. Bakın, 'galiba' diyorum. Araştırmak, uzun uzun hatta derin-mülâkat teknikleriyle araştırmak lâzım.

A.BÖHÜRLER - Ben türbanı tülbentin aşaması olarak görmüyorum ki. Türban İhsan Doğramacı'nın icadı. Ayrıca örtünün hiç olmadığı bir konumdaki insanların bakışını da anlamaya çalışıyorum. Ama bu bakış Afrikalı kabileyi inceleyen antrapolog yorumlarıyla dile gelince nerede yaşıyorsunuz sorusunu soruyorum.

A.ALATLI - Yabancılaşmanın boyutları şaşırtıyor, değil mi?

A.BÖHÜRLER - Sizin de tesbitinizle bu toplumun belleğinden Müslümanlığı çekip almamız mümkün değil. Bizimkileri dinlerken şimdi ismi aklıma gelmedi şu goriller ile birlikte 25 yıl yaşayan kadın araştırmacı geliyor aklıma. Bizimkiler, okumadan, araştırma yapmadan, tanımadan uzmanlaştılar ama göz göze bile gelmek istemiyorlar. Ayrıca başı açık olmanın özgürleştirici tek unsur olduğu sonucuna nasıl varıyorlar anlamıyorum. Sizin aktardığınız tesbitler arasında da var: 'Türban, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.' İhanet eden açık başlı kadınlar değil mi? Kadın özgürlüğü tanımı içinde tüm sınırların yıkıldığı bir yüzyılda örtülü kadınlar için yasakları savunmanın açıklaması ne olabilir?

A.ALATLI- Yasakları savunmanın nedeni güvensizlik. Ataerkil tutumların üstesinden gelmek için üç-dört kuşak mücadele etmiş, nihayet kendilerince bir yerlere gelmeyi başarmış bir kesim, şimdi kurtuldukları bir konumun dönüp dolaşıp yeniden servise konmasından rahatsızlar. Bunu dayatanın erkekler değil, bizzat kendi hemcinsleri olduğunu görmekten büsbütün rahatsızlar. Ve dolayısıyla kendilerini hemcinslerinin ihanetine uğramış gibi hissediyorlar. Psikolojiyi anlamaya çalışalım. Baş örtmenin simgelediği ikinci sınıflıktan kurtulmanın hiçbir kadın için kolay olmadığını teslim edersek, tedirginlikle de empati kurabiliriz. Gelelim, madalyonun öteki yüzüne: 'Kadın özgürlüğü' ve buna bağlı olarak 'örtülü kadınların eğitim özgürlüğü' altını çizerek söylüyorum seküler haklardır, İslâm'ın emrettiği özgürlükler ya da haklar değil. Seküler hakların örtünmenin saikleriyle ilgisi yoktur; yani, örtülü bir genç hanımın hangi ayet ya da hadis ya da içtihat gereği örtündüğü seküler bir devlet sisteminde kimseyi ilgilendirmez. Bu çerçevede, ne örtülü hanımlar eğitim görme taleplerini dinsel gerekçelerle savunurlar; ne de örneğin Deniz Baykal gibi seküler aktörler, tesettüre dinsel gerekçelerle karşı çıkabilirler. Mesele, bugünkü haliyle Türk demokrasisinde eğitim hakkının cins, ırk, din vs.vs. gözetilmeden var olup olmadığı meselesidir. Örtülü ya da örtüsüzler ya da örtüden muaf olan erkekler tarafından tartışılması gereken, dinin neyi emredip emretmediği değil, seküler demokrasimizin niteliğidir. Bir de şöyle düşünün, yarın bir Musevi kippasıyla, ertesi gün bir Şıh türbanıyla gelse, oturup Tevrad'ı, Talmud'u ya da Hint kutsal metinlerini mi tartışacağız?! Olacak iş midir?

Türban-Tülbent Tartışması (1)

Daha önce, Alev Alatlı'nın Zaman gazetesinde yayınlanmayan yazısından bahsetmiştim.


O yazı üzerine Alev Alatlı ve Ayşe Böhürler'in tartışması:


AYŞE BÖHÜRLER
- Sizin babanızın bir askeri ataşe, benimkinin bir Kayseri esnafı olmasının örtülülük ve açıklığı savunmamızda etkisi var mıdır? Sizi ve beni buluşturan ortak noktalar nerede başlıyor? Neden benzerlerinizin birçoğu ile yolumuz hiçbir yerde kesişemiyor. Neden hemcinsleriniz ya da benzerleriniz örtülü birini görünce bakamıyor, göz göze gelmek istemediklerini söylüyor. Hem de farklılıkların bu kadar çok konuşulduğu bir dünyada. Benzerlerin farklılıkları kabul edilebilir. Ya ötekiler?

ALEV ALATLI - Şu son yazıyla aslıma rücu edip etmediğimi soruyorsunuz, doğru mu anlıyorum? Öyleyse hemen düzelteyim: açık olmam, türban yasağını savunuyorum anlamına gelmiyor. Evet, babam askeri ataşeydi ama annem şöyle dursun, benim ne anneannem, ne babannem, ne de ailenin diğer büyükleri örtülüydüler. Yetiştiğimiz ortamlarda böyle bir fark olduğu anlaşılıyor. Buna karşın, 'Hac mevsimi bu yıl Kurban Bayramı'na denk geldi' diyenlerden değilim; İslâmı öğrenmek için beş yıldan fazla çalıştım, Türkiye yetmedi, El Ezher'den yardım aldım ama tesettür emrinin sizin örtünmenizle sonuçlanan yorumuna katılmıyorum, Ayşe hanım. Ha, katılmıyorum da ne oluyor? Hiç. Son tahlilde, siz de, ben de hesabımızı yüce Allah'a vereceğiz. Bana sorarsanız, Alatlı-Böhürler dostluğunu sağlayan da bu bilinçtir. Uzun yıllardan beri tanışırız, ben sizin dürüst olmadığınız, ne siyasi ne de diğer tercihlerinizde kullacağım kelime için peşinen affınıza sığınırım, 'kıvırttığınızı' görmedim, hele 'gözlerinizi kaçırdığınızı' hiç görmedim. Buna karşın, 'göz kaçırma' Türkiye'de yaygın bir alışkanlıktır, doğru. Bana öyle gelir ki, içten konuşamayacağımızı bildiğimiz/hissettiğimiz durumlarda göz temasından kaçarız, meselâ, nöbet tutan erler böyledir. Galiba birbirimizi kırmaktan korktuğumuzda, ya da ne söyleyeceğimizi tam bilemediğimizde, ya da belki de düpedüz mahcubiyetten de gözlerimizi kaçırırız. Bizler edepli insanlarızdır, Ayşe hanım. Bir açık hanım, örneğin, 'Yani bacım şimdi sen bana kocamın üstüme evlenmesini kabullenmem gerektiğini mi söylüyorsun' gibisinden münakaşaya çanak tutacak bir soru sormaktan kaçınırken, örtülü hanım da 'böyle açılıp saçılıp seks objesi olmayı nasıl içine sindirebiliyorsun' gibi soruyu sormaktan hicap edecektir. Diyeceğim, bu göz kaçırma olayında daha fazla bir şeyler okumamak lâzım. Diyalog olmayınca da taraflar içlerine kapanıp, bir 'öteki' icat ediyor, 'öteki'nin içini önyargılarıyla dolduruyorlar artık.

A.BÖHÜRLER - Ben şimdiye kadar sizi hep yereli savunan ve Batıcıların klişelerine karşı çıkan birisi olarak tanımıştım. Ama tülbent yazınızda yereli savunsanız da, Batıcı kilişeleri hatta oryantalist önyargıları mı taşıyorsunuz şüphesine kapıldık. Siz bir aydınsınız, şimdiye kadar taraftar olmadan bu tavrınızı hep korudunuz ama şimdi yanıldık mı diyoruz. Aslında ben de sizin kendinizi nasıl tanımladığınızı merak ediyorum.

A.ALATLI- Kusura bakmayın ama yazısına örtünme meselesinin İslâm'a özgü olmadığına işaret ederek başlayan birisinin 'oryantal önyargılar' taşıyor olmasından nasıl kuşkulanılır, anlamış değilim! Kendimi nasıl tanımladığıma gelince, yaşadığım dönemi olabildiğince tarafsız kalmaya çaba gösterek çözümlemeye çalışan birisiyim. Ne kimsenin sözcüsüyüm, ne de herhangi bir ideolojinin/inancın apolojetiği.

A.BÖHÜRLER - Tülbent ile türban karşılaştırmasını yaptığınız yazınız tepki de beğeni de aldı. Ama ben tepki verenlerin cephesini daha yakından biliyorum. Türbanı korku unsuru tülbendi ise hayırhah bir örtü olarak tanımlıyorsunuz. Çevremden gelen ilk tepki büyük bir hayret ve Alev Alatlı da mı onlardan oldu?

A.ALATLI - 'Tanımlıyor' değilim, Ayşe hanım, bir gözlemimi ifade ediyorum. Elimde yeterli veri/istatistik olmadan tanımlamaya da kalkışmam zaten. Tülbent neden hoş karşılanırken, türban tedirgin ediyor, bu fenomeni anlamaya ve hissettiğimi örtülü, örtüsüz okurlarımla paylaşmaya çalışıyorum. Hepsi bu.

A.BÖHÜRLER - Tülbent için sıraladığınız işlevler biraz kırsala biraz da geçmiş yüzyıla ait fonksiyonlar değil mi? Bugün için tülbendin hayal ettirdiği işleri zaten yapan da yok. Köyde bile!

A.ALATLI - İşlevle alâkası yok. Metindeki ifade, tülbentin 'derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı' olduğu şeklindedir. Bu bağlamda, türbandan farklı olarak, tülbentin eski bayramlar gibi, Markiz pastanesi gibi, hatta Asrı Saadet gibi, nostaljik bir duygu uyandırdığını gözlemlediğimi ifade ediyorum.

A.BÖHÜRLER - Latife Tekin'de aynı benzetmeyi kullanmıştı. Tülbentle yoğurt yapmak, çocuğun üzerinden sinek kovmak gibi. Bu biraz sınıfsal aşağılama içermiyor mu?

A.ALATLI -Nostaljik duygular tanımları itibarıyla aşağılama içermezler ki, Ayşe hanım. Tersine, özlemlerin ifadesi olurlar. Özlenene yüklenen nitelikler ister gerçekçi olsun, ister olmasın, nostalji böyle bir duygudur. Pastoral şiirler neden yazılır? Nuri İyem'in tablolarının birilerini aşağıladığından söz edilebilir mi?

A.BÖHÜRLER- Aynı şey değil mi, Alev hanım? İyem tablolarındaki köy kadınları tasvir ediliyor. Ayrıca şehirde yaşayan kadınlar o tablolarda tasvir edilen işleri yapmıyorlar ki tülbent taksınlar. Biz saman sapı ayıran kadından değil, doktor, mühendis, avukat olan kadından söz ediyoruz.

A. ALATLI- Efendim, kim diyor tülbent taksınlar diye!? Kimin haddine? Kentli Osmanlı kadınları bile tülbent takmadılar, türlü örtünme biçimleri geliştirdiler! Tekrar söylüyorum, ben türbanın yarattığı tepkinin duygusal içeriğini çözümlemeye çalışıyorum. Niye türban değil de, tülbent ya da işte boyun altından bağlanan eşarp daha az korkutucu duruyor belirli bir kesimin algılamasında.

A.BÖHÜRLER- Çift taraflı empati yapmaya çalışıyorsunuz, anlıyorum.

A.ALATLI - Evet!

A.BÖHÜRLER. - Ancak biz de meseleyi rasyonel ve insani yönüyle konuşabileceğimiz o kadar az insan ile karşılaşıyoruz ki!

A.ALATLI - Bakın bu çok doğru. Rasyonel ve insani diyalog geliştirilemedi, geliştirilemiyor. Ben örtüsüzken bile, türbana ilişkin en ufak bir empati sergilediğimde çevremin hışmını çektiğimi biliyorum. Yerleşik psikolojinin hâkimiyetinden kolay kurtulunamıyor.

A.BÖHÜRLER - Belki de bu durum bizi fazla alıngan yapıyor. Aynı şeyleri 20 yıldır söylüyoruz ama sanki ilk defa söylüyormuşcasına algılanıyoruz. 1987 yılında dindar kadınların erkek egemen islam söylemine ilişkin eleştirileri gazetelere yansıdı. O dönemin Zaman gazetesinde Mualla Kavuncu'nun, Yıldız Ramazanoğlu'nun, Hidayet Tuksal'ın başlattığı tartışmaları ve sonrasını kimse görmüyor. Bunca zamandır kendi cephesinde geleneksel anlayışla mücadele ederek okuyan meslek sahibi olan kadınlar yok sayılıyor. Sanırım 1985'ti ilk tamamıyla örtülü olmaya karar verdiğim bir dönemde hem de Ayverdi ekolünden bir hanımdan duymuştum ilk olarak 'keşke Anadolu kadını gibi örtünseydin' sözünü. Bu söze o zaman da bugün de tepki duyuyorum. Anadolu kadınının ya da annelerimizin örtüleri kendi zamanlarına ait benimkine değil. Ayrıca ben annelerimizin din anlayışına hiçbir zaman sıcak bakmadım. Hatta bende tam tersi bir etki bırakıyor. Onlar sorgulamadan, bir gelenek ve teslimiyet içinde taşıdılar tülbendi.

A.ALATLI - Erkek egemen İslam söylemini tartışmaya açmanın nasıl bir medeni cesaret, direnç gerektirdiğini anlayıp, hayran olmamak mümkün değil. Fakat, siz de takdir edersiniz ki 20 yıl meselelere bakış açılarını dönüştürmek için pek kısa bir süre, hele de bizimki gibi, ekonomik krizdir, depremdir, terördür diye her an sarsılan bir ülkedede... Bakın, Zaman gazetesinden bahsediyorsunuz, yirmi yıl önce Zaman'ın tirajı kaçtı? Sözünü ettiğiniz hanımefendiyi kaç kişi tanıyabildi? İslâmi kadın hareketinin kıpraştığının elbette farkındayım, ama özel ilgi alanıma girdiği için farkındayım. Ama türbanın korku saldığını kesimin kısmı azamı farkında değil. O halde, derin bir iletişim, dilerseniz tanıtım sorunu olduğunu teslim etmeliyiz.


Shalom Aleichem

Kelime kökeni okumak çok keyif aldığım bir hobi benim için. Evvelce Sevan Nişanyan'ın etimoloji sözlüğüyle de bu tutkum sayesinde tanışmıştım. Şimdilerde yazdığı, Taraf gazetesindeki Kelimebaz köşesinin de sıkı takipçilerinden sayılırım.

Kelimebaz Sevan Bey, geçenlerde Cehennem kelimesini kaleme aldı ve --bana kalırsa oldukça ilginç şeyler yazdı. Cehennem kelimesinden yola çıkarak, tek tanrılı üç dinin benzer yanlarını inceleyecek değilim şimdi ama, Sâmi dil ailesi olarak tanımlanan ailenin çocuklarından olan İbranice ve Arapçanın bu denli birbirine yakın olması, şimdilerde birbirlerinden kedi-köpek gibi nefret eden halkların bir zamanlar aynı mahallenin çocukları olduğunun ispatı niteliğinde.

Evet yazık ki, Selam Aleyküm ile Şalom Aleyhem (Shalom Aleichem), Gazze ve Tel Aviv kadar uzak değiller birbirlerine.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...