Başbakan dellendi, Davos'ta One minute! dedi, birilerinin kalbi kırıldı ve belki de şimdi bunun telafisi için uğraşılıyor.
Karşı tepkileri göğüsleyip, bir de antisemitizme bağlayıp sözde demokrasi dersi de verdi kürsüden ama, şunu bilsin ki bu milli meselede en liberal vatandaşının gönlüne bile serinlik veremedi.
Oya Akgönenç'in yazısı mutlaka okunmalı:
SURİYE SINIRINDAKİ MAYINLAR, ZİRAAT VE SİYASET
Bugün dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinde tehlikeli mayın yatakları bulunmakta olup, bunlar Afrika’da, Asya’nın çeşitli ülkelerinde, Avrupa’nın ortasında ki Bosna-Hersek ve Kosova gibi ülkelerde hala büyük bir problem teşkil etmekte ve pek çok insanın ölmesine veya sakat kalmasına sebep olmaktadırlar.
BM kararları bunların temizlenmesi ve dünyanın bir an önce mayınlardan arındırılması kararı alınmışsa da bu son derece yavaş işleyen bir uygulamadır. İşlemin kendisi zordur. Mayınların tespit edilip, tek, tek patlatılması, etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Ne yazık ki mayın döşeme işini sadece birbiri ile problemi olan ülkeler ve devletler değil, çeşitli terör grupları, tedhişçiler ve istikrarsızlık yaratmak isteyen gruplar da kullanmaktadır. Bu sebeple bunların durdurulması ve sonra da temizlenmesi gayet zor bir iştir.
Suriye ile Türkiye arasında uzun yıllar “kapalı sınır politikası” uygulanmış, tel örgüler ve mayın yatakları ile bu yasaklar pekiştirilmiştir. Son yıllarda ki olumlu gelişmeler sonucunda iki ülke arada ki arazinin temizlenmesine ve mayınların kaldırılmasına karar verilmiştir. Ama bu gün daha başka bir problem ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Bu mayın temizleme konusu teknik bir olay olmanın çok ötesinde önemli etkileri olacak bir olaylar dizisinin ilk adımı olarak görülüp, dikkatle izlenmelidir. Muhakkak ki bu konuda daha birçok defa yazılacak ve sizlerin dikkatlerinin bu konuya yoğunlaşması için gayret sarf edilecektir. Bu konuda üzerimize düşen uyarma, aydınlatma, ikaz etme görevlerini yerine getirmeye çalışırken, bu “temizleme işinin” bizatihi kendisinin tam bir gizli mayın yatağı olduğu konusunun da aydınlatılmasına çalışılacaktır.
Olayda ki çelişkiler:
Mayın temizleme konusu:
En az 10-15 yıldır fikri alt yapısı yavaş, yavaş hazırlanan bu olayın eriştiği nokta hem Türkiye ve hem de Orta Doğu açısından tehlikeli bir durum ortaya çıkartmaktadır.
* Mayın temizleme olayına birçok değişik grup sahip çıkmaya veya elde etmeye çalışmaktadır. İşin en garip yanı ise ellerinde bu konuda en son teknolojiye sahip olan ve her türlü imkanı bulunan ve bu mayınların haritalarına da sahip olan Askeriye’nin, bu konu ile ilişkisi kesilmiş bulunmaktadır.
Tekrar ediyorum: elinde teknolojisi ve mevcut mayınların işaretlendiği arazi haritaları bulunduğu halde ve herkesten ve her kurumdan daha ucuza ve daha iyi bir şekilde bu temizleme işini gerçekleştirebilecekleri halde Genel Kurmaya bu görev tevdi edilmemektedir.
* Mayınlı arazinin tüm haritaları Genel Kurmayda bulunmakta ve bu işi 35-36 milyon Dolara halledebileceklerini söylemektedirler. Ama bu da kabul edilmemektedir. Ayrıca, bu işi özelleştirme idaresinin yapmasının önü de hukuken kesilmiştir.
* Tam bu günlerde, TBMM’de bu konuda yeni bir kanun çıkartılmaya çalışılmakta olup, bu kanunla mayın temizleme işi halledilmeye çalışılmaktadır.
Bunun anlamı şudur: kanundaki tarife uyan özel şirketlerin bu işi üstlenme hakları doğacaktır. Adeta “şiparişe uygun şartlarda” hazırlanacak gibi görünen bu kanundan kimlerin yararlanacağı BÜYÜK DİKKATLE İZLENMELİDİR.
Böyle bir durumda herhangi bir paravan şirket olabilir, hatta görünürde TC uyruklu kişiler olabilir ama onların kimlerle ortak olduğu bilinmelidir. Şu anda bu mayın temizleme işine en çok İsrail devleti ilgi göstermektedir. Bu şirketlerin ortaklarının İsrail uyruklu kişiler olması adeta kesin gibi görünmektedir.
Arazi mayından temizlendikten sonra 49 yıllığına da tarım için kiralanmış olacaktır. Burada yapılacak olan tarımdan kazanılacak para çok yüksek bir meblağdır. Bu otomatik olarak, mayını temizleyen kim ise o kimseye gidecek muhteşem bir kar’dır.
Böyle bir “Yabancı İhalenin” Sakıncaları:
* Kendi topraklarımızın üstünde, başka bir ülkenin fiili kontrol ve hakimiyetini kabul etme durumunun ortaya çıkmış olacaktır.
* Mayınlı arazi en az 350,000 dönüm olup, buna Ceylanpınar ve diğer devlet çiftlikleri de eklenince söz konusu kiralanacak arazi yaklaşık 650,000 dekar araziye çıkmaktadır. Kimine göre nerede ise iki KKTC toprakları kadar bir yer. Ama , muhakkak ki Aydın ilinin ekili-dikili topraklarının 2 katı kadar yer olacaktır.
* Bu topraklar yarım asırlık bir dönem için ( 49 yıl) başka bir devleti beslemek üzere tarıma açılacaktır. İlaveten içinden (büyük ihtimalle) petrol çıkarsa, bunun da kullanma ve işletme hakları kiralayan devletin veya firmaların olacaktır.
* Zaten Türk devleti GAP projesi ile buraları suladığı için, kiralayan her kim olursa, onların su getirme zahmeti de olmayacaktır. Yani masraf ve zahmet’in tümünü Türk devleti ve sonuçta Türk halkı karşılamış olduğu halde, faydasını ve kar’ını başkaları kullanacak ve yararlanacaktır.
Gözden kaçan büyük tehlikeler:
* AB 2004 İlerleme Raporuna bakıldığı takdirde Türkiyen’nin GAP sularının belli bir tarihte “uluslarararası bir su yönetim idaresine” yerleştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu husus, hernedense hiçbir zaman TBMM de görüşülüp, tartışılmamıştır. (çok garip bir olay ! ) Yine aynı AB raporu’nun su ile ilgili kısmında adeta bu işlemin gerekçesi gibi yazılan bir diğer husus da, bunun İsrail’in ve komşularının eşit su haklarının korunması olduğu hususudur. (bunu yazan AB devletleridir, kısaca niyetlerini belli etmektedirler).( 2004 İlerleme Raporunun Ingilizce metninde, Meseleler Raporu kısmında, sayfa 10 da original hali ile okunabilir)
* Kıbrıs adası da vaktiyle Ingilizler'e, sadece donanmalarının bakım ve ikmali gayesi ile geçici olarak kiralanmış ama ondan sonra da Ingilizler oradan ayrılmamışlardır. İngilizler halen Kıbrıs’ta askeri üs bulundurmaktadırlar. Bu alınacak büyük bir ders olmalıdır.
* Adı geçen alanlar İsrail veya perde arkasında ki İsrail firmalarına kiralandıktan sonra Israil’in hayali ve ideali olan Dicle-Fırat sularına ulaşmış olacağı da gözden kaçmamalıdır. Acaba hükümet bu hususları göz önünde bulundurmakta mıdır?
* Manavgat suyunu “pahalı“ diyerek almaktan vazgeçen İsrail’in su derdi de böylece halledilirken ilerki yıllarda beklenen “gıda darlığı” sırasında da “gıda derdi” de halledilmiş olacaktır.
* Dünya’nın yakında ”gıda kıtlığı ve su sıkıntısı ile“ karşı karşıya kalacağı Dünya Çevre Raporlarında çokça anlatılmaktadır. Böyle bir dönemde yurdumuzda, sınırlarımız içinde gelişeceği açıkca görünen böyle bir durum, vahim bir gelişmedir.
* Diğer taraftan, ilişkilerimizi geliştirmeye çalıştığımız Suriye açısından da son derece zor bir durum ortaya çıkacaktır. Suriye’nin Güneydeki Golan tepeleri( yine su kaynakları ile dolu olduğu için) zaten İsrail’in işgali altındadır. Şimdi de mayın temizleme ve tarım yapma bahanesi ile Kuzeyinde ki topraklar da İsrail kontrol’ü altına girerse ortaya kabul edilemez bir durum çıkacaktır. Kıralanacak araziye katılması düşünülen Ceylanpınar yöresinin de yer altı suları çok boldur. Bunun da kullanım ve kontrolu yabancıların eline geçmiş olacaktır.
Bu durumda, Suriye’nin Türkiye’ye güvenmesi zorlaşacaktır. Bunun en vahim sonucunun da Türkiye’nin yalnızlığa itilmesi ve tedricen Müslüman ülkelerden ve Ortadoğu’dan kopmasıdır.
Buradan tekrarlıyoruz: bütün bu şartlar altında ihaleyi yabancılara vermenin hiçbir alemi ve ihtiyacı yoktur hatta sakıncalıdır, tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
İşimizi, en iyi ve doğru şekilde, kendimiz yapabiliriz.
Avrupa'nın Töresini Anlatan Film: Magdalene Sisters
Filmler vardır, keyifle izlenir, patlamış mısır eşliğinde hoş vakit geçirmek için bahanedir, bitince tebessümle "hoştu, güzeldi" yorumları yapılır ve DVD koleksiyonuna ek olarak raflarda yerini alıverirler.
Ama filmler vardır ki, sizi koltuğunuza mıh gibi çakar, patlamış mısırlarınız boğazınızdan geçmez olur, izleyip rafa kaldırsanız bile hafızanızı yıllarca işgal eder ve yaş aldıkça o günkü aklınızla tekrar tekrar izlemek iştahı uyandırırlar.
İşte böyle filmlerimden biridir Magdalene Sisters.(Memento'dan sonra)
Gerçek yaşam öykülerinden kurgulanmış bu müthiş filmin senaryosunda adı geçen ve hayatta olan kadınların, ilerlemiş yaşlarında bulunup, belgesel niteliğinde çekilmiş röportajlarını da izledikten sonra; filmin esasen, hem Avrupayı hem kiliseyi ayıplarıyla yüzleşmek zorunda bırakan tarihi bir belge niteliği taşıdığı ve bu gerçekçiliğiyle de "kral çıplak/tı" diye bağıran cesur bir misyon üstlendiğini söylemek mümkün.
Üstelik bu gerçek öyküyü çarpıcı kılan bir diğer unsur da, öykünün ortaçağda filan değil, 1960'lı yıllarda, yani 20.asırda geçiyor olması. Zaten, sözkonusu arınma çamaşırhanelerinin sonuncusu da 1996'da kapatılmış. İnsanın inanası gelmiyor ama, bizdeki töre(!) ayıplarıyla eşzamanlı olarak, 1996 yılına kadar o çok imrendiğimiz medeni batının göbeğinde de bu ayıp halen daha devam etmekteymiş.
(1997 yılında Prenses Diana da bir anlamda töre kurbanı oldu.)
Bizdeki (hoş, "bizim" kim olduğumuz ayrıca tartışma konusu) töre cinayetlerinin ve ezilen kadın örneklerinin --sadece bize has olmadığını, mahalle baskısının, töre/namus cezalarının, o yada bu şekilde, o zamanlar yahut bu zamanlar, dünyanın her yerinde varolduğunu tesbit etmekle birlikte, bir kıyas yapmak gerekirse, bizim töremiz onlarınkinin yanında daha insaflı kalıyor diyebilirim.
Çünkü, filmde kıstırılmış, özgürlüğü alınmış, cinsel taciz dahil en ağır şartlarda karın tokluğuna yaşamaya mahkum edilmiş, çıldırmanın sınırında yaşayan Margaret(Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose(Dorothy Duffy) ve Crispina'nın hayatları öyle sarsıcı anlatılıyor ki illâ bir tercih yapmam gerektiğinde, öyle bir yere verilip, ölünceye kadar köle muamelesi altında yaşamaktansa, tek kurşunla öldürülmeyi yeğlerim diyebiliyor insan.
Hele hele, zavallı Crispina'nın "You are not a man of god!" çığlıklarıyla sinir krizi geçirdiği sahneyi ve öncesini yaşamaktansa, ağabeyimin yada erkek kardeşimin kurşunlarıyla ölmem daha evlâdır diyebilirim.
İnanıyorum ve diliyorum ki, bizde de birgün gelecek, aşiret hukuku tarih olup, yerini hukuk devletine bırakacak. Tecavüz edilen kız, "kirlendi" bahanesiyle tek kurşunla vurulup, "tandıra düşüp öldü" yada "intihar etti" denilemeyecek!
Ve umut ediyorum ki, kuyruk sallamanın sadece dişi köpeklere mahsus olmadığını, erkek köpeklerin de kuyruk sallayabildiklerini önce bu erkeklerin anneleri kabullenip oğullarına öğretecek ve, kızlarını kendi elleriyle töre meclisine değil, tecavüz eden oğullarını da bizzat devlet adaletine teslim edecekleri günler gelecek.
Güldünya'larımız da sadece filmlerde kalacak.
Ama filmler vardır ki, sizi koltuğunuza mıh gibi çakar, patlamış mısırlarınız boğazınızdan geçmez olur, izleyip rafa kaldırsanız bile hafızanızı yıllarca işgal eder ve yaş aldıkça o günkü aklınızla tekrar tekrar izlemek iştahı uyandırırlar.
İşte böyle filmlerimden biridir Magdalene Sisters.(Memento'dan sonra)
Gerçek yaşam öykülerinden kurgulanmış bu müthiş filmin senaryosunda adı geçen ve hayatta olan kadınların, ilerlemiş yaşlarında bulunup, belgesel niteliğinde çekilmiş röportajlarını da izledikten sonra; filmin esasen, hem Avrupayı hem kiliseyi ayıplarıyla yüzleşmek zorunda bırakan tarihi bir belge niteliği taşıdığı ve bu gerçekçiliğiyle de "kral çıplak/tı" diye bağıran cesur bir misyon üstlendiğini söylemek mümkün.
Üstelik bu gerçek öyküyü çarpıcı kılan bir diğer unsur da, öykünün ortaçağda filan değil, 1960'lı yıllarda, yani 20.asırda geçiyor olması. Zaten, sözkonusu arınma çamaşırhanelerinin sonuncusu da 1996'da kapatılmış. İnsanın inanası gelmiyor ama, bizdeki töre(!) ayıplarıyla eşzamanlı olarak, 1996 yılına kadar o çok imrendiğimiz medeni batının göbeğinde de bu ayıp halen daha devam etmekteymiş.
(1997 yılında Prenses Diana da bir anlamda töre kurbanı oldu.)
Bizdeki (hoş, "bizim" kim olduğumuz ayrıca tartışma konusu) töre cinayetlerinin ve ezilen kadın örneklerinin --sadece bize has olmadığını, mahalle baskısının, töre/namus cezalarının, o yada bu şekilde, o zamanlar yahut bu zamanlar, dünyanın her yerinde varolduğunu tesbit etmekle birlikte, bir kıyas yapmak gerekirse, bizim töremiz onlarınkinin yanında daha insaflı kalıyor diyebilirim.
Çünkü, filmde kıstırılmış, özgürlüğü alınmış, cinsel taciz dahil en ağır şartlarda karın tokluğuna yaşamaya mahkum edilmiş, çıldırmanın sınırında yaşayan Margaret(Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose(Dorothy Duffy) ve Crispina'nın hayatları öyle sarsıcı anlatılıyor ki illâ bir tercih yapmam gerektiğinde, öyle bir yere verilip, ölünceye kadar köle muamelesi altında yaşamaktansa, tek kurşunla öldürülmeyi yeğlerim diyebiliyor insan.
Hele hele, zavallı Crispina'nın "You are not a man of god!" çığlıklarıyla sinir krizi geçirdiği sahneyi ve öncesini yaşamaktansa, ağabeyimin yada erkek kardeşimin kurşunlarıyla ölmem daha evlâdır diyebilirim.
İnanıyorum ve diliyorum ki, bizde de birgün gelecek, aşiret hukuku tarih olup, yerini hukuk devletine bırakacak. Tecavüz edilen kız, "kirlendi" bahanesiyle tek kurşunla vurulup, "tandıra düşüp öldü" yada "intihar etti" denilemeyecek!
Ve umut ediyorum ki, kuyruk sallamanın sadece dişi köpeklere mahsus olmadığını, erkek köpeklerin de kuyruk sallayabildiklerini önce bu erkeklerin anneleri kabullenip oğullarına öğretecek ve, kızlarını kendi elleriyle töre meclisine değil, tecavüz eden oğullarını da bizzat devlet adaletine teslim edecekleri günler gelecek.
Güldünya'larımız da sadece filmlerde kalacak.
İlk Taşı Günahsız Olanınız Atsın Lütfen
Bir kibirdir, aldı başını gidiyor yine. Vakit'in cennetlik okuyucuları, yorum sayfalarında, Türkan hanımın cehenneme gidip gitmeyeceğini tartışadursunlar, bir yandan da haber sütunlarına "O İMAM" olarak kayıt düşülen emekli Beyoğlu müftüsünün --zaten DSP'li olduğu haber yapılıp, "cenaze namazını kıldıran imam bizden değil" imâsıyla takvalı gönüllere su serpiliyor!
Aynı gazetedeki Mehmet Şevket EYGİ ise, Türkan Saylan'ı neredeyse Ebu LEHEB'le bir tutan Hasan Karakaya'ya mukabil, Cehennemlik Müslümanlar başlıklı yazısı ile, ya bilinçli ya tevafuk, aynayı dindarlara çeviriyor ve bakın diyor okurlarına:
" Müslüman olmanız cenneti garantilediğiniz anlamına gelmez, sizin böyle böyle böyle hastalıklarınız var, tedavi etmeniz gerek, yoksa cehennem de size de yer var" mânâsında şeyler söylüyor.
Komplo teorileri de cabası. Türkan hocayı Ergenekon öldürmüş ve cenazesini 19 mayıs tarihine özellikle denk getirmiş ki büyük kitleler cenaze etrafında toplanabilsinler/miş.
Hoş, kinlerini bir de yazıya dökmeyenler var. Bilhassa Zaman, vefat haberini basit bir habermiş edâsıyla vererek geçiştirenlerden.
Bilenler bilir, cemaatte Çilli Hoca diye anılır Türkan hanım ve hiç sevilmez. Burs verdikleri çocuklar hıristiyan olacaklar diye diz dövülür. Bir anlamda rakiptirler bu konuda.
Ha, sevmedikleri bir insanı övgüyle ansınlar, yaptığı güzel işler de olmuştur diyerek takdir yazılarıyla timsah gözyaşları döksünler, değil elbette.
Ama şiâr olarak, "taş atana gül atmak" felsefesini benimsemiş insanların, en azından bu cenaze bahanesiyle, hiç değilse "hoşgörü ve diyalog" adına birkaç adım atması yerinde ve şık olmaz mıydı?
Kimse kimseyi sevmek yada yüceltmek zorunda değil.
Fakat, bu toprakların artık kavgadan çok birliğe, kinden arınmış samimi diyaloglara ihtiyacı yok mu?
Türkiye'de yaşıyor olsaydı, ve gönüllü olarak Türkan Hocanın cenaze namazını Fethullah Hoca kıldırsaydı, şu çok tartışılan konuşmayı da o yapsaydı kıyamet mi kopardı?
Hoş görmek nedir?
Diyalog kimlerle kurulacak?
Türkan hanımın kardelen kızıyla, cemaatin şakird çocuğu nikah masasına oturamayacak kadar yabancı mı yetişecekler birbirlerine?
Kürt-Türk
Alevi-Sünni
Ulusalcı-Liberal
Dindar-Laik
Türbanlı-Türbansız
Daha kaç parçaya bölüneceğiz böyle?
Aynı gazetedeki Mehmet Şevket EYGİ ise, Türkan Saylan'ı neredeyse Ebu LEHEB'le bir tutan Hasan Karakaya'ya mukabil, Cehennemlik Müslümanlar başlıklı yazısı ile, ya bilinçli ya tevafuk, aynayı dindarlara çeviriyor ve bakın diyor okurlarına:
" Müslüman olmanız cenneti garantilediğiniz anlamına gelmez, sizin böyle böyle böyle hastalıklarınız var, tedavi etmeniz gerek, yoksa cehennem de size de yer var" mânâsında şeyler söylüyor.
Komplo teorileri de cabası. Türkan hocayı Ergenekon öldürmüş ve cenazesini 19 mayıs tarihine özellikle denk getirmiş ki büyük kitleler cenaze etrafında toplanabilsinler/miş.
Hoş, kinlerini bir de yazıya dökmeyenler var. Bilhassa Zaman, vefat haberini basit bir habermiş edâsıyla vererek geçiştirenlerden.
Bilenler bilir, cemaatte Çilli Hoca diye anılır Türkan hanım ve hiç sevilmez. Burs verdikleri çocuklar hıristiyan olacaklar diye diz dövülür. Bir anlamda rakiptirler bu konuda.
Ha, sevmedikleri bir insanı övgüyle ansınlar, yaptığı güzel işler de olmuştur diyerek takdir yazılarıyla timsah gözyaşları döksünler, değil elbette.
Ama şiâr olarak, "taş atana gül atmak" felsefesini benimsemiş insanların, en azından bu cenaze bahanesiyle, hiç değilse "hoşgörü ve diyalog" adına birkaç adım atması yerinde ve şık olmaz mıydı?
Kimse kimseyi sevmek yada yüceltmek zorunda değil.
Fakat, bu toprakların artık kavgadan çok birliğe, kinden arınmış samimi diyaloglara ihtiyacı yok mu?
Türkiye'de yaşıyor olsaydı, ve gönüllü olarak Türkan Hocanın cenaze namazını Fethullah Hoca kıldırsaydı, şu çok tartışılan konuşmayı da o yapsaydı kıyamet mi kopardı?
Hoş görmek nedir?
Diyalog kimlerle kurulacak?
Türkan hanımın kardelen kızıyla, cemaatin şakird çocuğu nikah masasına oturamayacak kadar yabancı mı yetişecekler birbirlerine?
Kürt-Türk
Alevi-Sünni
Ulusalcı-Liberal
Dindar-Laik
Türbanlı-Türbansız
Daha kaç parçaya bölüneceğiz böyle?
Müslüman ve Gay olmak
İnternet, ruhlarımızın son hızla oradan oraya yürümeye gayret ettiği, koskoca bir İstiklâl caddesi sanki. Bu ruhlar birbirini hem hiç tanımıyor, hem herkesten daha fazla tanıyor.
O kadar kalabalığız ki, her an omzumuza birinin kazara dokunuvermesi, yada "günaydın, merhaba" deyivermesi çok sıradan.
Kimileri, bir tabure üstüne çıkmış bağıra çağıra protestosunu çekiyor memlekete, kimileri şarkılar çalıp, kendince danslar ediyor. Kimileri yemekler pişiriyor herkese, kimileri takmış ayağına dar ve yüksek ökçeli pabuçlarını, memleket manzarasi seyrediyor çay eşliğinde.
Zaman farklı akıyor bu caddede, vaktiniz hep kısıtlı. Bunca sesi susturmak da dünyanın en kolay işi, bir "tık" sesi yetiyor neredeyse.
Ve bunca hengâme arasında, bazı ruhlar öyle naif cümleler kuruyorlar ki, tınısıyla, üslûbuyla bir anda dikkatinizi cezbedip, sizi yanına doğru çekiveriyor ses sahibi.
Ezberinizi bozan şeyler söylüyor. Evet öyle şeyler ki, o zamana kadar inandıklarınızı, tutunduklarınızı tepetaklak ediveren, cadde gezmesini bitirip evinize döndüğünüzde bile hâlâ zihninizde tekrarı dönen, tabiri caizse, sizi şöyle iki eliyle tutup, hızlıca sarsıp sallayan türden.
Ben işte Sevgili Eflatun'un bloğuyla karşılaştığım zaman aynen bu duyguları yaşamıştım.
Benden daha samimi ve temiz bir imân gücüyle ALLAH'a inanmış, kendi renkleri olan eflatun rengine boyanmış bir evden seslenen, çok zarif, bir o kadar da kırılgan bir üslûpla derdini anlatmaya çabalayan ve tam anlamıyla ezberimi bozan bir gay-müslümandı kendisi.
Gay ve İslâm olmak üzerine birşeyler anlatıyordu bizlere. "Birşeyler" diyorum zira ben o birşeyleri henüz daha okumamışken, neredeyse oksimoron olan bir ifadeye takılı kalmaktaydım hâlâ.
Evet, dindar eşcinsel, müslüman gay, ifadeleri kelimenin tam anlamıyla oksimorondu benim için.
Yanyana nasıl olurdu bu kelimeler. Günahtı, haramdı, lanetliydi.
Eflatun'un önce arşivini okumak gerekliydi fakat bende o sabır ne gezer, hemen ve derhal konuşmak, sorularımı sıralamak istiyordum bir an evvel.
Benden önce başkaları da uğramıştı sitesine ve sorular sormuşlardı doğal olarak.
Klasik lût kavmi sorum elbette kendisinin de beklediği bir soruydu ve bir başkası tarafından zaten sorulmuştu. Muhataplarına çok kibar cevaplar vermeye gayret ediyordu fakat ortodoks müslümanların (benim de) ikna olması çok zordu.
Ama o tutunduğu dalın sağlamlığına ve kendisini kucaklayıcılığına o kadar imân etmişti ki, onca sorularımıza rağmen nihayetinde haddimizi bilip susmak düşüyordu.
İşte şu son Bülent Ersoy- Ali Bulaç polemiğinde de, çok saygı duyduğum Ali Bulaç beye haddini bilip susmak düşüyor.
Mezhepler, âlimler şimdiye kadar bilinen tüm islâmi kayıtlar ne diyorlarsa desinler, eşcinsel insanlar Allah tarafından böyle yaratılmışlar ve bu kadar zor bir imtihanı kendileri tercih etmiş olamazlar.
Hâsılı,
Bülent Ersoy çok ama çok yerinde bir soru sordu ve onikiden vurdu.Üzerine daha ne söylenebilir ki!
ALLAH DİLEMEZSE, YAPRAK KIMILDAR MI?
O kadar kalabalığız ki, her an omzumuza birinin kazara dokunuvermesi, yada "günaydın, merhaba" deyivermesi çok sıradan.
Kimileri, bir tabure üstüne çıkmış bağıra çağıra protestosunu çekiyor memlekete, kimileri şarkılar çalıp, kendince danslar ediyor. Kimileri yemekler pişiriyor herkese, kimileri takmış ayağına dar ve yüksek ökçeli pabuçlarını, memleket manzarasi seyrediyor çay eşliğinde.
Zaman farklı akıyor bu caddede, vaktiniz hep kısıtlı. Bunca sesi susturmak da dünyanın en kolay işi, bir "tık" sesi yetiyor neredeyse.
Ve bunca hengâme arasında, bazı ruhlar öyle naif cümleler kuruyorlar ki, tınısıyla, üslûbuyla bir anda dikkatinizi cezbedip, sizi yanına doğru çekiveriyor ses sahibi.
Ezberinizi bozan şeyler söylüyor. Evet öyle şeyler ki, o zamana kadar inandıklarınızı, tutunduklarınızı tepetaklak ediveren, cadde gezmesini bitirip evinize döndüğünüzde bile hâlâ zihninizde tekrarı dönen, tabiri caizse, sizi şöyle iki eliyle tutup, hızlıca sarsıp sallayan türden.
Ben işte Sevgili Eflatun'un bloğuyla karşılaştığım zaman aynen bu duyguları yaşamıştım.
Benden daha samimi ve temiz bir imân gücüyle ALLAH'a inanmış, kendi renkleri olan eflatun rengine boyanmış bir evden seslenen, çok zarif, bir o kadar da kırılgan bir üslûpla derdini anlatmaya çabalayan ve tam anlamıyla ezberimi bozan bir gay-müslümandı kendisi.
Gay ve İslâm olmak üzerine birşeyler anlatıyordu bizlere. "Birşeyler" diyorum zira ben o birşeyleri henüz daha okumamışken, neredeyse oksimoron olan bir ifadeye takılı kalmaktaydım hâlâ.
Evet, dindar eşcinsel, müslüman gay, ifadeleri kelimenin tam anlamıyla oksimorondu benim için.
Yanyana nasıl olurdu bu kelimeler. Günahtı, haramdı, lanetliydi.
Eflatun'un önce arşivini okumak gerekliydi fakat bende o sabır ne gezer, hemen ve derhal konuşmak, sorularımı sıralamak istiyordum bir an evvel.
Benden önce başkaları da uğramıştı sitesine ve sorular sormuşlardı doğal olarak.
Klasik lût kavmi sorum elbette kendisinin de beklediği bir soruydu ve bir başkası tarafından zaten sorulmuştu. Muhataplarına çok kibar cevaplar vermeye gayret ediyordu fakat ortodoks müslümanların (benim de) ikna olması çok zordu.
Ama o tutunduğu dalın sağlamlığına ve kendisini kucaklayıcılığına o kadar imân etmişti ki, onca sorularımıza rağmen nihayetinde haddimizi bilip susmak düşüyordu.
İşte şu son Bülent Ersoy- Ali Bulaç polemiğinde de, çok saygı duyduğum Ali Bulaç beye haddini bilip susmak düşüyor.
Mezhepler, âlimler şimdiye kadar bilinen tüm islâmi kayıtlar ne diyorlarsa desinler, eşcinsel insanlar Allah tarafından böyle yaratılmışlar ve bu kadar zor bir imtihanı kendileri tercih etmiş olamazlar.
Hâsılı,
Bülent Ersoy çok ama çok yerinde bir soru sordu ve onikiden vurdu.Üzerine daha ne söylenebilir ki!
ALLAH DİLEMEZSE, YAPRAK KIMILDAR MI?
Yorumsuz: Nihal B. Karaca'nın Habertürk'teki Yazısı
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Hüseyin Gülerce, Star gazetesinden Fadime Özkan'a Gülen hareketi ile ilgili bir beyanat vermiş. Oldukça tatmin edici bir beyanat. Gülerce, ABD'de ikamet eden Gülen Hoca'nın nasıl yaşadığı, ne zaman döneceği, Ergenekon davası, Türkiye'deki demokratikleşme zemini ve Gülen'in bu zemine kattığı artılar, Gülen'in eğitim hayatına ve Türkçe'yi bir dünya dili yapma çabasına ilişkin hasbi çabaları konusunda bir hayli bilgi veriyor.
Gülen'e duyduğu sevgiyi gayetsamimi ifadelerle anlattığı bölüm, özellikle çarpıcı. Gülen'i yakından tanımayanlara ve sempati duymayanlara, "Ne buluyorlar bu adamda hiç anlamıyorum" diyenlere, "Hayatta her şeyi anlamak zorunda değilsiniz" gibi bir cevap oluyor o sevgi. Aynı zamanda bir tabuyu yıkıyor. Gülen'i sevmenin neredeyse suç olduğu, Gülen'e sempati beslemenin ayıplanır bir şey haline geldiği bir ülkede, çok az kimse sevgisini bu kadar samimi ve bu kadar gerçekçi bir tonlama ile aktarmayı başarabilmiştir. Sistem içi bültenden değil, geniş bir kitlenin okuduğu Star gazetesinden bahsediyoruz çünkü. "Herkes görecek, hiiii" endişesi taşımadan, eteğinde taş saklamadan konuştuğu için takdir ediyoruz. Ama bu takdirin bir sınırı var. O sınır, başörtülü kadınların "kendilerini aldatılmış hissettiği" yerde başlıyor. Bu satırları okuduğunda, okursa tabii, hiç alınmasın, bilsin ki, bu kendimi tutmuş halimdir. Kendimi "aman ters bir cevap alırım" endişesiyle de tutuyor değilim. Zira bilirim ki Zaman gazetesi geleneğinde lâf dalaşına girme, polemiğe heves etme türü şeyler hoş karşılanmaz. Edeptendir. Bir kadınla polemiğe girmek ise hiç ama hiç hoş karşılanmaz! Hem edeptendir, hem kibirden...
HÜSEYİN GÜLERCE ÇYDD YETKİLİSİ GİBİ...
Gülerce, Fadime Özkan'ın F. Gülen'in 28 şubat döneminde başörtüsüyle ilgili yaptığı "füruattır" açıklaması üzerine sorduğu soruya şöyle bir cevap veriyor:
"Füruat demek, öncelikli değil demektir. İslamın şartı 5, imanın şartı 6. Burada başörtüsü var mı, yok... Sayın Gülen, bu minval üzere konuşunca toplumdaki tansiyon düşüverdi. Hiç unutmuyorum, Nazlı Ilıcak, gazetesinde 'Sayın Gülen'i tanımıyorum, bu sözü ilk defa duydum ve ilk defa kendimi İslam dairesinde hissettim' diye yazdı"...
Şimdi ben günlerdir, bir din, hem de halis bir dindar tarafından, nasıl bu kadar "indirgenebilir" hale getirilir, ve Gülen'in 28 Şubat döneminde belki birtakım toplumsal endişelerle yaptığı bir açıklama, nasıl bu kadar hoptirilaylaylom bir tefsire maruz kalır, onu düşünüyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Sormazlar mı, "Sayın Gülerce, 'emri bil ma'ruf nehyi anil münker' yahut 'dini tebliğ' iyiliği yayma, kötülükten caydırma da İslam'ın 5 şartı arasında değil, ama Kur'anda çok anlam yüklenilen bir meseledir, nasıl yani?" diye.
Sormazlar mı, "Allah'a şirk koşmak, yani dünyevi mevzuları, dünyevi arzu ve tamah nesnelerini, dünyevi otoriteleri Allah'ın ilahlığı ile yarışacak denli önemli saymak imanı yer bitirir, ama elimize tutuşturulan bu 'imanın 6 şartı'adlı reçetede'şir-k'ten bahsedilmez bile" diye. Sayın Gülerce'ye sormazlar mı, "Dünyanın dört bir yanında okul açmak da İslam'ın, ya da imanın şartlarından biri değil, o zaman niye yapıyoruz ki bunları?" diye.
Gülerce'nin Emevi-Abbasi döneminde uydurulan ve ümmete kakalanan, Kur'anın mesajını hükümden düşürüp İslam'ın yaşanışını birkaç kalem ibadetle ve birkaç temel esasla sınırlama amacı güden bu yaklaşımı benimsemesi çok tuhaf. Çünkü bu argüman, Türkiye'de, Gülerce'nin röportaj boyunca şikayet ettiği kesimin, dinden ve dindarlardan nefret eden ve dini yaşantının kısıtlanmasını talep eden kimselerin kullandığı argümanın aynı. Onlar da "İslam'ın şartı 5, bunların arasında başörtüsü yok" diyorlar. İleri gidip, Kur'anda başı da örtmeyi gerektiren bir tesettür emrinin olmadığını da söylüyorlar, ilahiyatçı olmadığım için emin olduğum bir şey var: Nur suresi 30-31 ve Ahzab suresi 59. ayetler "Baştan aşağı örtünme" konusunda yeterince açık. "Efendim, ben başımı boynumun altından başlatıyorum, demokrasi var" gibi çocuksuluklar teskin edicidir, insanı rahatlatır, ama gerçek değildir. İnanın buna, çünkü dini modernizme uyduracağız diye tepinip duran ilahiyatçılardan değilim. Acı gerçekleri görebilen herhangi biriyim.
Kur'an emrediyor, inkar etmemek şartıyla bu emri yerine getirmeyebilirsin; emri yerine getirmemen, yahut gerektiği şekilde yerine getirememen, bu satırların yazarı gibi nefesinin kıytırıktan tesettüre yetiyor olması ya da türlü türlü bahanen olabilir, "Allah affetsin" dersin ve kendinden umudu kesmeden devam edersin. Doğru, Allah'ın rahmeti sonsuz, dilerse hayatı boyunca her melaneti işleyen, ama tek bir kere içtenlikle/samimiyetle "Allah" diyeni affedebilir. Ama bu durum ayrı şey; bu durumdan yola çıkarak, "hem zaten İslam'ın şartları arasında da yok" şeklindeki hava boşluğunu "rasyonalize etmek", bu tutumu "akılcılaştırmak" başka şey.
Kaldı ki bu ülkede inandığı gibi yaşamak, örtünebilmek isteyenlere engel olanlar herhalde "Allah'ın rahmeti" gerekçesiyle yapmadılar bunu. Yüzbinlerce genç kızın hayatı mahvoldu, olmaya da devam ediyor. Bir Nihal Bengisu Kara-ca'nın şimdilik "yırtmış" gibi görünmesi, birkaç babadan kalma sermayenin, işyerinin başında durup hasbelkader "iş kadını" görüntüsü veren başörtülünün "kaliteli" bir yaşam sürüyor olması, bir miktar başörtülünün "bakan karısı" filan olmuş olması, yüzbinlerce kadının içe dönük, kocaya bağımlı, eğitimsiz ve ekonomik özgürlükten "muaf" bir hayata mahkum kaldığı gerçeğini hükümden düşürecek değil. Haa tabii, sonuçta bu "kadının meselesi", öyle değil mi?
Herşey bir yana, bu kızlar çıkıp demezler mi, "Madem hiç de şart değildi bu başörtüsü, o zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız? Bıraksaydınız o zaman, hepimiz Nazlı Ilıcak gibi olsaydık, derdiniz neydi?" diye... Tamam. Sustum.
Gülen'e duyduğu sevgiyi gayetsamimi ifadelerle anlattığı bölüm, özellikle çarpıcı. Gülen'i yakından tanımayanlara ve sempati duymayanlara, "Ne buluyorlar bu adamda hiç anlamıyorum" diyenlere, "Hayatta her şeyi anlamak zorunda değilsiniz" gibi bir cevap oluyor o sevgi. Aynı zamanda bir tabuyu yıkıyor. Gülen'i sevmenin neredeyse suç olduğu, Gülen'e sempati beslemenin ayıplanır bir şey haline geldiği bir ülkede, çok az kimse sevgisini bu kadar samimi ve bu kadar gerçekçi bir tonlama ile aktarmayı başarabilmiştir. Sistem içi bültenden değil, geniş bir kitlenin okuduğu Star gazetesinden bahsediyoruz çünkü. "Herkes görecek, hiiii" endişesi taşımadan, eteğinde taş saklamadan konuştuğu için takdir ediyoruz. Ama bu takdirin bir sınırı var. O sınır, başörtülü kadınların "kendilerini aldatılmış hissettiği" yerde başlıyor. Bu satırları okuduğunda, okursa tabii, hiç alınmasın, bilsin ki, bu kendimi tutmuş halimdir. Kendimi "aman ters bir cevap alırım" endişesiyle de tutuyor değilim. Zira bilirim ki Zaman gazetesi geleneğinde lâf dalaşına girme, polemiğe heves etme türü şeyler hoş karşılanmaz. Edeptendir. Bir kadınla polemiğe girmek ise hiç ama hiç hoş karşılanmaz! Hem edeptendir, hem kibirden...
HÜSEYİN GÜLERCE ÇYDD YETKİLİSİ GİBİ...
Gülerce, Fadime Özkan'ın F. Gülen'in 28 şubat döneminde başörtüsüyle ilgili yaptığı "füruattır" açıklaması üzerine sorduğu soruya şöyle bir cevap veriyor:
"Füruat demek, öncelikli değil demektir. İslamın şartı 5, imanın şartı 6. Burada başörtüsü var mı, yok... Sayın Gülen, bu minval üzere konuşunca toplumdaki tansiyon düşüverdi. Hiç unutmuyorum, Nazlı Ilıcak, gazetesinde 'Sayın Gülen'i tanımıyorum, bu sözü ilk defa duydum ve ilk defa kendimi İslam dairesinde hissettim' diye yazdı"...
Şimdi ben günlerdir, bir din, hem de halis bir dindar tarafından, nasıl bu kadar "indirgenebilir" hale getirilir, ve Gülen'in 28 Şubat döneminde belki birtakım toplumsal endişelerle yaptığı bir açıklama, nasıl bu kadar hoptirilaylaylom bir tefsire maruz kalır, onu düşünüyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Sormazlar mı, "Sayın Gülerce, 'emri bil ma'ruf nehyi anil münker' yahut 'dini tebliğ' iyiliği yayma, kötülükten caydırma da İslam'ın 5 şartı arasında değil, ama Kur'anda çok anlam yüklenilen bir meseledir, nasıl yani?" diye.
Sormazlar mı, "Allah'a şirk koşmak, yani dünyevi mevzuları, dünyevi arzu ve tamah nesnelerini, dünyevi otoriteleri Allah'ın ilahlığı ile yarışacak denli önemli saymak imanı yer bitirir, ama elimize tutuşturulan bu 'imanın 6 şartı'adlı reçetede'şir-k'ten bahsedilmez bile" diye. Sayın Gülerce'ye sormazlar mı, "Dünyanın dört bir yanında okul açmak da İslam'ın, ya da imanın şartlarından biri değil, o zaman niye yapıyoruz ki bunları?" diye.
Gülerce'nin Emevi-Abbasi döneminde uydurulan ve ümmete kakalanan, Kur'anın mesajını hükümden düşürüp İslam'ın yaşanışını birkaç kalem ibadetle ve birkaç temel esasla sınırlama amacı güden bu yaklaşımı benimsemesi çok tuhaf. Çünkü bu argüman, Türkiye'de, Gülerce'nin röportaj boyunca şikayet ettiği kesimin, dinden ve dindarlardan nefret eden ve dini yaşantının kısıtlanmasını talep eden kimselerin kullandığı argümanın aynı. Onlar da "İslam'ın şartı 5, bunların arasında başörtüsü yok" diyorlar. İleri gidip, Kur'anda başı da örtmeyi gerektiren bir tesettür emrinin olmadığını da söylüyorlar, ilahiyatçı olmadığım için emin olduğum bir şey var: Nur suresi 30-31 ve Ahzab suresi 59. ayetler "Baştan aşağı örtünme" konusunda yeterince açık. "Efendim, ben başımı boynumun altından başlatıyorum, demokrasi var" gibi çocuksuluklar teskin edicidir, insanı rahatlatır, ama gerçek değildir. İnanın buna, çünkü dini modernizme uyduracağız diye tepinip duran ilahiyatçılardan değilim. Acı gerçekleri görebilen herhangi biriyim.
Kur'an emrediyor, inkar etmemek şartıyla bu emri yerine getirmeyebilirsin; emri yerine getirmemen, yahut gerektiği şekilde yerine getirememen, bu satırların yazarı gibi nefesinin kıytırıktan tesettüre yetiyor olması ya da türlü türlü bahanen olabilir, "Allah affetsin" dersin ve kendinden umudu kesmeden devam edersin. Doğru, Allah'ın rahmeti sonsuz, dilerse hayatı boyunca her melaneti işleyen, ama tek bir kere içtenlikle/samimiyetle "Allah" diyeni affedebilir. Ama bu durum ayrı şey; bu durumdan yola çıkarak, "hem zaten İslam'ın şartları arasında da yok" şeklindeki hava boşluğunu "rasyonalize etmek", bu tutumu "akılcılaştırmak" başka şey.
Kaldı ki bu ülkede inandığı gibi yaşamak, örtünebilmek isteyenlere engel olanlar herhalde "Allah'ın rahmeti" gerekçesiyle yapmadılar bunu. Yüzbinlerce genç kızın hayatı mahvoldu, olmaya da devam ediyor. Bir Nihal Bengisu Kara-ca'nın şimdilik "yırtmış" gibi görünmesi, birkaç babadan kalma sermayenin, işyerinin başında durup hasbelkader "iş kadını" görüntüsü veren başörtülünün "kaliteli" bir yaşam sürüyor olması, bir miktar başörtülünün "bakan karısı" filan olmuş olması, yüzbinlerce kadının içe dönük, kocaya bağımlı, eğitimsiz ve ekonomik özgürlükten "muaf" bir hayata mahkum kaldığı gerçeğini hükümden düşürecek değil. Haa tabii, sonuçta bu "kadının meselesi", öyle değil mi?
Herşey bir yana, bu kızlar çıkıp demezler mi, "Madem hiç de şart değildi bu başörtüsü, o zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız? Bıraksaydınız o zaman, hepimiz Nazlı Ilıcak gibi olsaydık, derdiniz neydi?" diye... Tamam. Sustum.
Bu Ne Sansürü yahu?
TRT'de yada STV'de yapılsa neyse diyeceğim ama, sırf Ramazan ayında yapılan bir çekim diye, güzelim esere bu yapılır mı, şaşkınım!
Dikkatle dinlerseniz, şarkının orjinal hali, Zeki Müren'in yorumundaki gibidir ve "öksüz sanırım kendimi ben, sensiz içerken" cümlesi vardır.
Umut Akyürek yorumunda ise, şarkının bu bölümü resmen sansürlenmiş ve "öksüz sanırım kendimi ben, sensiz geçerken" gibi abuk bir hale getirilmiş, pes! diyorum.
Dikkatle dinlerseniz, şarkının orjinal hali, Zeki Müren'in yorumundaki gibidir ve "öksüz sanırım kendimi ben, sensiz içerken" cümlesi vardır.
Umut Akyürek yorumunda ise, şarkının bu bölümü resmen sansürlenmiş ve "öksüz sanırım kendimi ben, sensiz geçerken" gibi abuk bir hale getirilmiş, pes! diyorum.
Terk-i Zaman
Tv'lerde onun reklamı dönüyor ve Habertürk televizyonu ballandıra ballandıra ilk yazısını yayınlıyor --hem de büyük puntolarla.
Yazısının başlığı da rating iştihâsını kabartacak kadar çekici:
YA KARIM BAŞKASINA ÂŞIK OLURSA!
Elif Şafak'tan bahsediyorum elbette. Hani kitapları peynir ekmek gibi satan, o mahçup ve kelime milyoneri kadından.
Nihâl Bengisu Karaca'dan sonra, o da Zaman gazetesinden ayrıldı.
Niye ayrıldılar, teklif edilen paraya mı hayır diyemediler, henüz bu konuda pek birşey bilmiyoruz fakat, yeni gazetelerindeki köşelerinde, --tıpkı Elif'in bugünkü yazısından belli olduğu üzre, Zaman gazetesi câmiâsına abes gelebilecek her konuyu --artık, rahat rahat yazabileceklerini pekâlâ söyleyebiliriz.
Evet Elif Ş. böyle bir başlığı Zaman gazetesinde asla yayınlatamazdı. O da zaten bunu bildiğinden olsa gerek,-- belki de sansürlenmiş yada sansürlenebilecek yazılarını bir klasörde toplayıp heybesine attı ve şimdi yeni gazetesinde günyüzüne çıkartmaya başladı.(Kim bilebilir!)
Mâlum, Zaman gazetesi her ne kadar demokrat olduğunu iddia etse de, sonuçta dinsel kutsalları olan ve bu kutsallarına dokundurMamak konusunda oldukça titiz davranan bir cemaatin gazetesi.
Demokrat davranmakla, dinsel açıdan titiz olmak konusunda tercihe zorlandıklarında hangisini tercih edeceklerini görmek içinse, yine bir süre önce bu gazeteden ayrılan, başka bir kadın yazara, yani Alev Alatlı örneğine bakmak kâfi.
Hatırlarsanız, Alev hanımın Zaman'dan ayrılışı hiç de şık olmamıştı. Kendisi geçen yıl, Türban ve Tülbentin farkına değinen, yanısıra, cemaatin günde beş vakit yaptığı namaz tesbihatında geçen tevbe istiğfar duasında yer alan kadına dair cümlelerini de ince bir ayarla eleştiren, İçeriden Mırıldanmalar başlıklı bir yazı yazmış ve sayfa editöründen, "Bizim okurumuz buna hazır değildir" cevabını almıştı. Sonrasında da, tabi ki Zaman'la ipleri kopartıp, kendi sitesinden Ekrem Dumanlı'ya Açık Mektup yazmıştı.
Alev hanım cemaatin yumuşak karnına dokunmuştu ve cemaatte kimsenin yapmayacağı bir günah işleyip, tesbihattaki o üç cümleyi eleştirmişti.
Ne diyordu bu üç cümle peki?
Allâhümme ecirnâ min şerri'n-nisâ
Allâhümme ecirnâ min belâ'in-nisâ
Allâhümme ecirnâ min fitneti'n-nisâ
yani,
Allahım kadınların şerrinden, belâlarından, fitnelerinden beni koru.
Cemaat kendi gazetesinde böyle bir eleştiriyi görmeye tahammül edemezdi...
Sonuçta Alev Alatlı'nın yazısı ve kendisi fedâ edildi.
Şimdilerde Bejan Matur yazıyor Zaman'da ve kendisi Kürt. Zaman'ın bu sansürcü liberalliği devam ederse, onun da Taraf'a yada Habertürk'e transferi mümkündür.(Bakalım Zaman ne gösterecek.)
Hâsılı, Nihâl Bengisu --her ne kadar başörtülü olsa da, zihniyet olarak, cemaat mensubiyetini reddetmiş özgür bir ruha, bir o kadar da dobra bir tarza ve liberâl bir kaleme sahip. (Nitekim son günlerde, katıldığı tv programlarındaki rahat tavrı da bunu teyid eder nitelikte. Bu özgün tavrıyla Habertürk'ün okur kitlesini arttıracağı da kesin.)
Elif Şafak da giderek parlayan kariyerinde liberal bir çizgiyi seçmiş gözüküyor. Habertürk'e kazandıracağı kitle de hazır ve peşinde.
Eğer Zaman, cemaat kültüründe yetişMemiş bu özgür ve özgün kadın kalemlerini bilerek ve isteyerek fedâ etmiyorsa, neden gittikleri konusunu bir kez daha düşünüp, sıkı bir tevbe istiğfar çekip, kalanlarına sahip çıkmalı ki,onca yüksek tirajına rağmen gerçekten okunan bir gazete olabilsin.
Elif Şafak'ın veda yazısı
Nihal Bengisu Karaca'nın veda yazısı
Alev Alatlı'nın sakıncalı yazısı
Ekrem Dumanlı'ya açık mektubu
Namaz Tesbihatı Nasıl Yapılır?
TDK SÖZLÜĞÜNDEN:
ŞER
FİTNE
BELÂ
Yazısının başlığı da rating iştihâsını kabartacak kadar çekici:
YA KARIM BAŞKASINA ÂŞIK OLURSA!
Elif Şafak'tan bahsediyorum elbette. Hani kitapları peynir ekmek gibi satan, o mahçup ve kelime milyoneri kadından.
Nihâl Bengisu Karaca'dan sonra, o da Zaman gazetesinden ayrıldı.
Niye ayrıldılar, teklif edilen paraya mı hayır diyemediler, henüz bu konuda pek birşey bilmiyoruz fakat, yeni gazetelerindeki köşelerinde, --tıpkı Elif'in bugünkü yazısından belli olduğu üzre, Zaman gazetesi câmiâsına abes gelebilecek her konuyu --artık, rahat rahat yazabileceklerini pekâlâ söyleyebiliriz.
Evet Elif Ş. böyle bir başlığı Zaman gazetesinde asla yayınlatamazdı. O da zaten bunu bildiğinden olsa gerek,-- belki de sansürlenmiş yada sansürlenebilecek yazılarını bir klasörde toplayıp heybesine attı ve şimdi yeni gazetesinde günyüzüne çıkartmaya başladı.(Kim bilebilir!)
Mâlum, Zaman gazetesi her ne kadar demokrat olduğunu iddia etse de, sonuçta dinsel kutsalları olan ve bu kutsallarına dokundurMamak konusunda oldukça titiz davranan bir cemaatin gazetesi.
Demokrat davranmakla, dinsel açıdan titiz olmak konusunda tercihe zorlandıklarında hangisini tercih edeceklerini görmek içinse, yine bir süre önce bu gazeteden ayrılan, başka bir kadın yazara, yani Alev Alatlı örneğine bakmak kâfi.
Hatırlarsanız, Alev hanımın Zaman'dan ayrılışı hiç de şık olmamıştı. Kendisi geçen yıl, Türban ve Tülbentin farkına değinen, yanısıra, cemaatin günde beş vakit yaptığı namaz tesbihatında geçen tevbe istiğfar duasında yer alan kadına dair cümlelerini de ince bir ayarla eleştiren, İçeriden Mırıldanmalar başlıklı bir yazı yazmış ve sayfa editöründen, "Bizim okurumuz buna hazır değildir" cevabını almıştı. Sonrasında da, tabi ki Zaman'la ipleri kopartıp, kendi sitesinden Ekrem Dumanlı'ya Açık Mektup yazmıştı.
Alev hanım cemaatin yumuşak karnına dokunmuştu ve cemaatte kimsenin yapmayacağı bir günah işleyip, tesbihattaki o üç cümleyi eleştirmişti.
Ne diyordu bu üç cümle peki?
Allâhümme ecirnâ min şerri'n-nisâ
Allâhümme ecirnâ min belâ'in-nisâ
Allâhümme ecirnâ min fitneti'n-nisâ
yani,
Allahım kadınların şerrinden, belâlarından, fitnelerinden beni koru.
Cemaat kendi gazetesinde böyle bir eleştiriyi görmeye tahammül edemezdi...
Sonuçta Alev Alatlı'nın yazısı ve kendisi fedâ edildi.
Şimdilerde Bejan Matur yazıyor Zaman'da ve kendisi Kürt. Zaman'ın bu sansürcü liberalliği devam ederse, onun da Taraf'a yada Habertürk'e transferi mümkündür.(Bakalım Zaman ne gösterecek.)
Hâsılı, Nihâl Bengisu --her ne kadar başörtülü olsa da, zihniyet olarak, cemaat mensubiyetini reddetmiş özgür bir ruha, bir o kadar da dobra bir tarza ve liberâl bir kaleme sahip. (Nitekim son günlerde, katıldığı tv programlarındaki rahat tavrı da bunu teyid eder nitelikte. Bu özgün tavrıyla Habertürk'ün okur kitlesini arttıracağı da kesin.)
Elif Şafak da giderek parlayan kariyerinde liberal bir çizgiyi seçmiş gözüküyor. Habertürk'e kazandıracağı kitle de hazır ve peşinde.
Eğer Zaman, cemaat kültüründe yetişMemiş bu özgür ve özgün kadın kalemlerini bilerek ve isteyerek fedâ etmiyorsa, neden gittikleri konusunu bir kez daha düşünüp, sıkı bir tevbe istiğfar çekip, kalanlarına sahip çıkmalı ki,onca yüksek tirajına rağmen gerçekten okunan bir gazete olabilsin.
Elif Şafak'ın veda yazısı
Nihal Bengisu Karaca'nın veda yazısı
Alev Alatlı'nın sakıncalı yazısı
Ekrem Dumanlı'ya açık mektubu
Namaz Tesbihatı Nasıl Yapılır?
TDK SÖZLÜĞÜNDEN:
ŞER
FİTNE
BELÂ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)